Dachau Toplama Kampı-MÜNİH

D

     Salon kararıyor ve film başlıyor… Siyah beyaz kareler beliriyor perdede ardı ardına… Önce hırsla, öfkeyle ellerini, kollarını sallayarak konuşmalar yapan Adolf Hitler ve SS subayları geliyor görüntüye, sonra trenler dolusu insanlar… Şaşkın, anlamakta güçlük çeken ifadeler, “Neden?” diye soran bakışlar, acı içinde kıvranan yüzler ve üst üste, yığın yığın cesetler… Film bitiyor… Naziler’in ilk toplama kamplarından biri olan Münih yakınlarındaki Dachau’un ana binasındaki gösterim salonu sessizliğe bürünüyor… Çünkü buradaki film gerçek, çünkü burada bulunmak, insanın insana neler yapabildiğine tanık olmak gerçekten zor.
     Yemyeşil bir kasaba olan Dachau’un içinde şimdi bir müze olan kampın girişine doğru, ayağımın altındaki minik çakıllardan çıkan sesleri dinleyerek yürümüştüm. Buraya trenlerle getirilen insanların da bu yoldan yürüyerek geldiği kampın giriş kapısı önünde durdum. Arkasında masmavi bulutların göründüğü, siyah demir kapının üzerindeki “Arbeit Macht Frei/Çalışmak Özgür Yapar” yazısıydı beni bir süreliğine durduran…
     Kapıdan geçerken, kampa gelenlerin bu kapıdan içeri adım atarken yalnızca özgürlüklerini değil, tüm insan haklarını, mal varlıklarını ve kimliklerini dışarıda bıraktıklarını düşünerek, yaşananları anlamakta güçlük çektim. Çünkü aslında içeri girdikten sonra izlediğim film ve burada yaşananlar öğrenmek için değil, daha çok unutmak istenecek cinsten… Ama burada son bulan yaşamlar anımsanmayı ve saygıyla anılmayı hak ediyor. Burada sayıları binlerle ifade edilen yaşamların, bilmediğimiz nice adların da bir zamanlar yaşadığını, nasıl ve neden öldüklerini bilerek onları andığımız, buradaki acının bir kez daha, hiçbir zaman, hiçbir yerde yaşanmamasını yürekten dilememiz gereken bir yer Dachau…
     Tutukluların yaptığı, kampın ana binası olan taş binanın çatlamış zemini ve boyası dökülmüş duvarları arasındaki müzede gerçek yaşamın bittiği yer olan Dachau’daki yaşam özetleniyor; bilgilerin yazılı olduğu panolar, fotoğraflar ve birkaç parça eşyayla…
     İlk bölümdeki Dachau kamp tarihçesi, 22 Mart 1933’teki açılışla başlayıp, 29 Nisan 1945’te Amerikan askerlerinin tutukluları kurtarışıyla son buluyor. İkinci odada, bu kamplara zemin hazırlayan ekonomik ve politik durum özetlenmiş. 1929’daki ekonomik krizden sonra 1932’de Adolf Hitler’in partisinin iktidara gelişi ve 1934’de Hitler’in führer ve reichskanzler olması anlatılıyor. Bu bölümdeki bir gazete kupürü, 21 Mart 1933 tarihli bir haberi içeriyor:
     “Dachau’da 5000 kişilik bir kamp kuruldu, soruşturmaları devam ederken koruma altında olabilmeleri için tutuklular burada alıkonulacak.”
     Bu haberin, sonraki yıllarda bu kampın nasıl bir duruma geleceğinden habersiz olduğu kesin gibi… Ve ilk aşamada komünistler, sosyal demokratlar ve Hitler’e karşı olanların tutuklanmalarıyla kamp doldurulmaya başlıyor…
     Taş binanın bir sonraki odası oldukça geniş, burası tutukluların bedenleri dışında her şeylerinin alındığı salon; yanlarında getirdikleri, mutlu günlerinde çekilmiş siyah beyaz fotoğrafları dahil. Bu fotoğraflarla, kamp lideri Josef Jarolin’in “Burada haksız, gurursuz ve savunmasızsınız,” ifadesi yanyana panolarda sergileniyor. Salondaki kolonların ortasına yerleştirilen masalarla salon ikiye ayrılmış. Gelenlerin bedenleriyle, onlardan alınanları ve masaların ardında oturan üniformalı görevlileri ayıran bir çizgi oluşmuş sanki…
     1940’da buraya getirilen tutuklu Edgar Kupfer-Koberwitz’in ifadesiyle, görevlilerin “Daha hızlı ilerleyin, soyunun, giysilerinizi ve çamaşırlarınızı bırakın,” sözleri salonda yankılanıyor. Salonda o günden bugüne kalansa, yaşananlara tanık olan çatlak duvarlar, duvardaki “Sigara İçmek Yasaktır” yazısı ve tahta bir masa…
     Buradaki panolardan birinde 1930’ların kabare yıldızı Fritz Grünbaum’un da Yahudi ve Nazi karşıtı olduğu için buraya getirildiği ve Ocak 1941’de 60’ıncı yaş gününe 3 ay kala burada öldüğü yazılı…
     Dachau, Avrupa’nın dört bir yanına dağılmış toplama kamplarının ilklerinden ve Naziler’in 12 yıllık iktidarı boyunca çalışan tek kamp. Şimdi kendi halinde bir kasaba olan Dachau adı, bir zamanlar Almanya’da korku ve terörü ifade ediyormuş. 1933-1945 yılları arasında 206.000 kişinin giriş yaptığı, insanların ölesiye çalıştırıldığı, kimin yemek yiyeceğine, kimin yaşayacağına SS subaylarının karar verdiği, ölümün sıradan bi8r olay gibi kanıksandığı bu kamp, zamanın gazetelerinde de bambaşka tanıtılmış. Müzedeki bir bölümde bu gazeteler de sergileniyor. Dachau’un yüzme havuzlu, eğitim veren ve çalışmayı öğreten yararlı bir kamp olduğu haberleri sürekli tekrarlanıyor…
     Dachau’da Yahudilerin, Çeklerin, Avusturya, Alman, göçmen ve politik suçluların, Yehova Şahitleri mensuplarının olduğunu gösteren panoların arasından yürüyerek, duşların bulunduğu odaya geçiyorum. Duvarlarında eskiden duşların takılı olduğu bölümleri olan, zemini oluklu bu odadaki panolarda “Dachau’da Yaşam” anlatılıyor. Günlük rutinin en önemli parçasını tutukluların saatlerce, bazen günlerce kıpırdamadan durmak zorunda oldukları ve sayım için toplanmaları oluşturuyor. Buradaki her bir pano insanı üzüntüye boğan görüntülerle dolu. Ağır çalışma koşulları, sınırlı yemek ve giysi, yok denecek denli az tıbbi tedavi, barakalardaki iç içe yataklar ve bir bölümü salonda da sergilenen farklı işkence aletleri ve cezalandırma sistemleri… Tüm bu karanlık panolar arasındaki tek ışık, tutukluların gizlice birbirlerine yardım ettiklerini gösteren, kamp kütüphanesinden bir kitabın da sergilendiği  “Güven, Dayanıklılık, Direniş” başlıklı pano. Bu salonda “Yaşam” ile başlayan panolar “Ölüm” başlıklı pano ile son buluyor. Ölüm ve sürekli ölüm korkusu her yerde hissediliyor…
     Bir sonraki salon boğazımdaki düğümü daha da büyütüyor. 1939’dan sonra savaşın etkisiyle kamptaki yaşamın daha da kötüleşmesi, ölümlerin artışı ve toplu yok edişlerin başlamasını gösteriyor buradaki fotoğraflar. Ölünceye değin çalıştırılanlar, içinde soluk alınması bile güçleşen barakalar, insanı bir deri bir kemik bırakan ağır açlık ve her yerde ölüm! Dachau’da ölüm günlük yaşamın alışılmış bir parçasına dönüşmüş zamanla. 1941’de buraya getirilen bir tutuklu olan Stanislav Zamécnik’in ifadesiyle, “Ölüm, normal bir şeydi, her yerde oluyordu; içtimada, iş’te, yolda, tuvalette. Normal yaşamda sokakta ölen bir kedi dikkatimizi çeker ve acıma duygusu uyandırır. Buradaysa bir deri bir kemik kalmış enkaz halindeki tutuklunun ölümü dikkat çekmiyordu bile…”
     Kamptaki yaşamın ayrılmaz bir parçası olan müzik için de müzede küçük bir oda ayrılmış. Zorba SS sisteminin bir parçası olan müzik aynı zamanda tutukluların da yaşama istekleri ve direnme gücüymüş de… SS sistemi, hoparlörlerle sürekli ulusal marşlar çalarak, yürürken ve çalışırken tutuklulara zorla marşlar söyleterek güçlerini gösterirken, tutuklular da gizlice ya da özel izinle müzik yapabilmiş. 1938’de yasal olmayan bir tutuklu orkestrası insanlara moral verirken, 1941’de kurulan yasal müzik grubu da hafta sonları konser vererek, işkence uygulamaları sırasında verilen emirler doğrultusunda zorunlu müzik yapmış. O yıllarda çalınan marşları, şarkıları dinleyebileceğiniz müzenin küçük odasındaki kulaklıktan yayılan ses, müziğin bile zorbalığa alet edilebildiğini haykırıyor sanki…
     Odada fazla kalamıyor insan. Zaten bu taş binanın salonlarında yürümek, panoları okumak ve fotoğraflara bakmak gerçekten çok zor. 1040-1943 yılları arasında yalnızca buradaki krematoryumda 10.000 kişinin öldürüldüğünü, 1942’den sonra buraya İspanya, İtalya, Fransa, Hollanda, Belçika ve Yugoslavya’dan da yeni tutuklular geldiğini gösteren panoların önünden hızlıca geçiyorum. Kampın planını gösteren maket ve tüm bu tutukluların savaş endüstrisini kalkındırmak için öldüresiye çalıştırıldığını gösteren panolar da böylelikle arkamda kalıyor.
     Şimdi geldiğim oda bu kampların tarihte kapkara bir leke gibi durmasını sağlayan bir başka yüzünü sergiliyor. “Araştırma Programı” adı altında kamplardaki tutuklular üzerinde yapılan ölümcül tıbbi deneyler… Sıtma deneyleri, biyokimyasal deneyler, insan yaşamının sınırlarını ölçen soğuk suda, alçak basınçta, yüksek basınçta yapılan ölümcül deneyler… Ve çalışamayacak durumda olanların öldürülmesi…
     Binanın öteki köşesine yaklaştığımda 29 Nisan 1945 tarihli Dachau kampının en mutlu fotoğrafını görüyorum. Bu tarihte kampa gelen, kampın kurtuluşunu sağlayan Amerikan askerlerini karşılayan tutukluların gülen yüzleri var bu fotoğraflarda… Bu yüzler buradaki karabasandan sonra evlerine döndüklerinde ne duyumsadılar acaba? Burada yaşananlar yaşamlarının geri kalanına nasıl yansıdı tahmin etmek zor… Şimdi müze iken bile burada bulunmak insanı yaralarken, çaresizliği duyumsattırırken, buradaki yaşamdan sonra yeni bir yaşama başlamak da zor olmalı…
     Son odada sergilenen, tutukluların acı, umutsuzluk, çaresizlik yüklü kara kalem çalışmalarını gördükten sonra dışarı çıkıp biraz temiz hava almak istiyorum. Masmavi göğün altında olsa bile içime çektiğim hava dahi ağır geliyor bana… Bu ağırlığı, dışarıdaki 3 katlı iç içe tahta ranzaların, tuvaletlerin olduğu barakaları, değişik anıtları ve kiliseyi ziyaret ederken de duyumsuyorum; bir an önce dışarı çıkmak ister gibi adımlarımı sık ve hızlı atıyorum. Krematoryumdaki “Duş Odası” yazılı loş gaz odasında soluğum birden kesiliyor sanki. Bir zamanlar bu odada insanların suyla arınacaklarını beklerken, ölümü soluduklarını bilmek, bunu yapanların yine insan olduğunu düşünmek beni ürkütüyor. Kimi tutukluların kurtuluş olarak ölmeyi seçtiği elektrikli dikenli tellerin yanından yürüyerek, kamptan dışarı çıktığımda, suratımın darmadağın, yüreğimin de paramparça olduğunu hissediyorum…

Yazar hakkında

Yorum Ekle