Turizm Patlayacak!..

T

       “Turizm, bir ülkenin ekonomik girdi sağlayan en önemli değerlerinden biridir. Bugünkü turizm verilerine baktığımızda, ne kadar büyük mesafeler katettiğimiz yadsınamaz. Yıllar süren çalışmalar sonucu varılan bu noktaya kolay gelinmediğini bilmeniz, hele bu konuda canla başla çalışan bazı ülke turizmcilerini de kutlamanız gerekir. Kutlayın, kutlayın… Kutlamaktan zarar gelmez!..”

       Bir insanın hayatında, dışarıdan bakıldığında başkalarına “Olamaz böyle şey!” dedirten öyle olaylar meydana gelebilir ki, hayretler içeri­sinde kalır ve derhal, neden-sonuç ilişkilerini düşünmeye başlarsınız. Sonuç ne olursa olsun, bu olay sizi çok etkiler ve bir daha hiç unutul­mayacak şekilde anılarınız arasındaki sağlam yerini alır. Anlatacağım da, işte bu unutulmayan anılardan birisidir.
       Bizim sorumluluk bölgemizde, yerli ve yabancı turist gruplarının öyle ilgisini çekecek bir şey olmadığını daha önce de söylemiştim. Roma-Bizans döneminden kalma, ayakta zor duran birkaç küçük sur parçası ile kimin için yapıldığı bile belli olmayan iki adet Osmanlı küm­beti… İşte bizim bütün turistik varlığımız bunlardan ibaretti. Dolayısıyla ilçenin gelecek turistlerden bir medet umması da gerekmiyordu. İlçe­miz, sadece içinden geçip gidilen bir mola noktasından, ya da hazır şuradan geçerken bir girip çıkalım dedirten, olağan bir kasabadan başka bir yer değildi.
       Buna rağmen, turistik belgeli bir otelimiz vardı.
       Servisin faaliyet alanına giren, dış ülkelerden gelenler arasından şüpheli hareketleri tespit edilerek takip altına alınması gereken yaban­cı uyruklular için bu otel ile zaten temas halindeydik. Sağ olsun, otel müdürü de bu konuda elinden gelen yardımı esirgemiyordu. Memle­ket, kendi arasında bölünmüş olabilirdi, ama elin gâvuruna(!) karşı birlik halinde olmamız gerekmiyor muydu?
       Uzun bir süredir kendisiyle görüşme imkânı bulamadığım için, onunla biraz olsun konuşmak arzusunu duymuştum. O gün, vaktim de uygun olduğundan, bu boşluğu doldurmak amacıyla otel müdürünü ziyaret etmeye karar verdim.
       Burası, otuz yataklı bir oteldi. İlave yataklarla birlikte, elli yatağa ulaşılabiliyordu. Resepsiyonun önünden geçip arkadaki müdür odası­na doğru kıvrılırken, anahtar dolabına şöyle bir göz attım ve otelin müşteri sıkıntısı içinde olduğunu anladım. Gerçekten, bütün anahtar­lar, üzüm salkımı gibi yerli yerinde asılı duruyorlardı…
       İçeriye girdiğimde, müdür;
       “Buyurun, buyurun!” diyerek beni karşıladı.
       “Nasılsınız?” diye sordum. Herhalde işlerinizin yoğunluğundan olacak, bizi aramıyorsunuz?”
       O kadar dalgın bir haldeydi ki, yaptığım ufak serzenişin bile far­kında değildi. Onu rahatlatmak için, biraz olsun konuşturmam gere­kiyordu;
       “Kafanızı kurcalayan bir mesele olduğuna eminim… Yardımım dokunursa sevinirim,” dedim.
       “Şunu bir okur musunuz?” diyerek bir teleks metnini uzattı. İn­gilizce yazılan metni okudukça hayretler içerisinde kalıyordum. Böyle bir şey olabilir miydi? Belki olabilirdi, ama ben rastlamamıştım.
       Teleks metninde özetle;
       “… Otuz ilâ kırk beş yaşları arasında, İsveç ve Norveç uyruklu er­keklerden oluşan, yirmi sekiz kişilik karma bir grup için, on günlük bir rezervasyon talep ediliyor. Bu grubun, ortak bir kulüp üyesi olmaları dolayısıyla, kaldıkları süre içerisinde, kendilerine aktif erkek refakatçiler(!) bulunması isteniliyordu. Ayrıca, bunların her türlü masraflarının yine grup tarafından karşılanacağı ve maddi olarak da memnun edile­cekleri bildiriliyordu…”
       Şaşkınlık içerisinde;
       ‘Turizm sektöründe böyle teklifler aleni yapılabiliyor mu?” diye sordum.
       “Benim başıma ilk defa geliyor,” diye cevapladı. “Ancak, bu tür homoseksüel grupların, her yıl değişik ülkelere seyahat ettiklerini bili­yorum. Sayıları hiç de az değil! Bu kez, piyango bize isabet etti.”
       “Peki, neden burası? Deniz kenarlarında çok daha güzel turistik bölgeler yok mu? Burasını tercih etmelerinin ayrıca bir sebebi var mı?”
       “Var elbette! Bu gibi gruplar, yani özel kulüp üyeleri, daha iç böl­gelerde, sessiz ve sakin yerleri tercih ediyorlar. Amaçları gezip gör­mek değil ki! Sahillere gidenlerin çoğu, alışveriş amaçlı… Ama iç böl­gelere gelenler ise…”
       Konu, ilgi çekici bir boyuta oturmuştu. Şaka ile karışık;
       “Yoksa… Buranın tercih edilmesinin özel bir nedeni olmasın sa­kın? Ha, ne dersin?” diye sordum.
       Otel müdürü, gözlerimin içine bakarak güldü. Bu olay, belki CIA’nın, özellikle de İngiliz istihbaratının ilgi alanına girebilirdi, ama bizim servisin faaliyet alanına girmiyordu. Bizim yapacak daha önemli işleri­mizin olduğu bir gerçekti!
       Yine de otel müdürünün yerine kendimi koyarak düşünmeye baş­ladım.
       Öncelikle teklif, otele bir hareket getirecekti. Bu inkâr edilemez­di… Tur operatörü, otobüsün şoförü, muavin vs. hariç, tam yirmi sekiz kişi, on gün süre ile konaklama yapacaklar, on kez kahvaltı edecekler, yirmi defa yemek yiyeceklerdi. Ekstralarla, bu rakamlar daha da büyü­yecekti. Kazanç güzeldi… Otele malzeme veren esnaf da kazanacaktı, otelin kendi de!
       İş, bununla da kalmayacaktı. Temin edilecek aktif refakatçiler de yiyip içeceklerdi. Nasıl olsa ücretleri grup tarafından karşılanacaktı. Onların yeteri kadar güçlü olmaları(!) gerekeceğinden, belli ki daha fazla yiyeceklerdi. Bu fırsatı kaçırmamak gerekiyordu. Nereden ba­kılırsa bakılsın, teklif iyiydi, iyi!
       Yalnız… Ortada tek bir sorun(!) kalıyordu. O da, bu kadar refa­katçi adamın nereden bulunacağıydı? Gerçi, sokaklarımızda çok sayı­da “Baltalı İlah!” dolaşıyordu, ama yine de tek tek toplanamazdı ki! Üstelik bu işi kim yapacaktı? Öyle, sokakta yürüyen herkesin koluna girilip, kalk gidelim denilebilir miydi? Acaba, belediyenin hoparlörünü kullanarak anons yaptırılırsa, bir faydası olur muydu? Ne kadar gırt­lağını yırtsan, bu küçük kasabadan o kadar adam çıkmazdı. O za­man, komşu kasabalardan yardım istemek gerekebilirdi.
       Tekrar rolleri değişip otel müdürünü kendi düşünceleri ve hesap­larıyla baş başa bırakıp oradan ayrıldım. Böyle bir olaya meydan ve­receğini pek tahmin etmememe rağmen, meraktan olacak(!), yine de gö­züm kulağım bir müddet için bu otel üzerinde yoğunlaşmıştı…
       Bir hafta sonra, yine yanındaydım. Düşündüğüm gibi, teklifi geri çe­virmişti. Sonradan, onun da meraktan öğrendiğine(!) göre bu özel grup, Türkiye’ye gelmekten vazgeçmiş ve İspanyolların Ibiza Adası’nı tercih et­mişti. Demek ki oralarda, ıskartaya çıkmış erkek matador bulmak müm­kündü! Eh, bu da bizi değil, oradaki otel müdürlerini ilgilendiriyordu.
       Otelde yine hiç müşteri yoktu, ama müdür, sanki rahatlamış gibiy­di. Ben de hınzırlık olsun diye;
       “Tüh… Turizm açısından büyük kayıp,” dedim. “İyi gelir getire­cek bu gibi fırsatların kaçırılmaması gerekiyor! Öyle değil mi?”
       Gülmüş ve yarı ciddi bir tavırla bana;
       “Doğru söylüyorsunuz, kaçırılmamalı, ama işten anlayan adam te­min etmek o kadar zor ki! Asıl sorun burada işte!” demişti. “Otelde iki turist karı var desem, ilçenin resmi-sivil, genç-yaşlı bütün hızlı çap­kınları o gece otele doluşuverir. Kadınlar yaşlı mı, hastalıklı mı diye sormazlar bile! Ama bu iş başka… Bu işe gönül verecek kişileri bul­mak lâzım. İşte, siz o zaman görün bakın, turizm nasıl patlayacak!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle