Biz Hangi Sınıftayız?..

B

       “Sadece bizler değil, dünya varolduğundan beri tüm insanlar, kendilerini birtakım sınıflara, gruplara ayırmak yolunu seçmişler, hatta zaman zaman bundan zevk alır hale gelmişlerdir. İnkâra kalkışıp da, ben tertemiz, pür-u pak biriyim demeyin. Bir araya gelmek, örgütleşmek demokrasinin gereğidir ve birçok sorunun giderilmesinin tek çaresidir. Öyle de, ülkenin mevcut ortamında tarafsız görev yapma zorunluluğunda olanların da hiç olmazsa birbirlerine soracağı bazı sorular vardır!..”

       Ülke, gün geçtikçe korkunç bir uçuruma doğru sürükleniyordu. Hü­kümetler geliyor, hükümetler gidiyor, koalisyonlar kuruluyor, ama hiçbiri, bütün bu olaylara çare bulamıyordu. Sokaklarda esen anarşi rüzgârı, artık bir fırtınaya dönüşmüş gibiydi. Karşılıklı saldırılarda her gün on­larca insan hayatını kaybediyordu. Henüz resmen ilan edilmemiş olmasına rağmen, devletin iflas ettiğine ilişkin ortalıkta söylenenlere, herkes inanmaya başlamıştı…
       Millet, sanki sınıflara ayrılmış durumdaydı. Nötr kimse kalmamış­tı. Kalması da mümkün değildi! Biz bile, boş zamanlarımızda, kendi aramızda birtakım tartışmalara giriyor ve böylelikle nerede bulundu­ğumuzu veya bulunmamız gerektiğini tespit etmeye çalışıyorduk.
       Öncelikle, sağ veya sol tanımlamalarını iyi kavramak ve iyi anla­mak durumundaydık. Çünkü bu iki kelimeyi ağızlarına alan insanların yüzde doksanı, gerçek tanımlarını bilmeden öylesine konuşuyor, her cümlenin içinde, gerekli veya gereksiz, doğru veya yanlış, “Sağcı” ve “Solcu” kelimelerini rahatlıkla kullanabiliyorlardı.
       Dininin gereklerini yerine getiren, uzun tarihi geçmişinden günü­müze taşıdığı örf, âdet ve geleneklerine saygılı, ülkü-vatan-millet-bayrak gibi değerlere sıkıca bağlı insanlar, normal birer vatandaş sayılma­yıp, genel anlamda “Sağcı” olarak değerlendirilebiliyorlardı.
       Aynı şekilde, insanın insanı sömürmesine karşı çıkan, emeğe say­gılı, sosyal adalet ve temel insan haklarına bağlı, yabancı devletlerin müdahaleci ve sömürgeci zihniyetlerine karşı mücadele edenler, acaba yanlış bir yolda mı yürüyorlardı da, yine genel anlamda birer “Solcu” olarak tanımlanabiliyorlardı? Onları bu şekilde tanımlamak, doğru bir davranış mıydı?
       Sağcılar solculara, “Kahrolsun Komünistler!” diye bağırıyor, sol­cular da onlara, “Kahrolsun Faşistler!” diye cevap veriyorlardı. Her iki tarafın sesi, o kadar fazla çıkıyor ve ortalığı kaplıyordu ki, bir üçüncü sesin varlığını henüz hissedemiyorlardı. O ses, şimdilik cılız çıkıyor­du, ama daha sonra yükselecek ve ortalık “Tekbir! Allahüekber!” sesleriyle dolacaktı.
       Sağcı ve solcu tanımlamaları yetmemiş olacak ki bu kez, “Aşırı sağ­cı” ve “Aşırı solcu” terimleri kullanılmaya başlanmıştı. Bunlar, millete yine birilerinin armağanıydı, ama hadi neyse! Memleket, onlarca gö­rüş, yüzlerce fraksiyon, binlerce dergi-gazete ve milyonlarca sempatizan-drijan ve militanla doldurulmuştu.
       Her şey, bu aşırılıkların içerisine sığdırılmış, herkes, kendisine bir kapı buluvermişti. Açıkta kalanlar da, mutlaka birer kapı bulmak zorun­daydılar. Yoksa ortada kaldıklarından dolayı, bu kez bütün grupların tepkisine hedef olabilirlerdi, ilim-irfan, kitap-kürsü sahibi, yaşlı-başlı, akıllı-uslu insanlar bile, açık buldukları bu kapılardan içeriye dalmakta gecikmemişler, hatta en ön saflarda yerlerini almışlardı. Ne de olsa, öncelikleri vardı ve protokolde yerleri ayrılmıştı. Önde bulunmakta haklıydılar. Bütün bu hareketlerin de mimarı onlar değil miydi? Ama ileriki yıllarda, olayların biraz olsun kontrol altına alınmasından sonra nasıl da sessizce yerlerinden kalkmışlar ve tekrar kürsülerinin arka­sına geçivermişlerdi!
       Peki, ama biz neredeydik? Kendimizi hangi sınıfa koymamız ge­rekiyordu?
       Tecrübeli müdürüm;
       “Geçmiş deneyimlerime dayanarak, bizim, milliyetçi ve vatanse­ver çizgiden ayrılmamamız gerektiğini düşünüyorum,” diyordu.
       Ben ise, ısrarla;
       “Ne yani, diğerleri vatan haini mi? Memlekette eşitlik ve sosyal adalet olmasın mı? Her alanda sürdürülen sömürü düzenine bu millet daha ne kadar dayanabilir? Temsilci seçiyor, Millet Meclisi’ne gönde­riyorsun, hatta bakan bile yapıyorsun… Adam ise kaçakçılık yapıyor, hem de TIR’larla! Hırsızlardan, soygunculardan, ahlâksızlardan, sah­tekârlardan ve bunların maşalarından kim hesap soracak?” diye cevap veriyordum.
       “Ben onlardan hesap sorulmasına karşı değilim ki!”
       “Ben de vatanımı ve milletimi gerçek bir Türk milliyetçisi kadar seviyorum.”
       “Eee, ne olacak şimdi?”
       Olacaklar bir türlü olmadı, bizim çizgimiz hiç bozulmadı. Biz, yine aynı eski sınıfımızda çalışmaya devam ettik. Geçen zaman içinde, diğer sınıflarda bulunanların kimisi kaybetti, kimisi kazandı ya da kazandığını zannetti! Oyun hâlâ devam ediyor… Sahne aynı, roller aynı, oyuncular aynı… Aradan yirmi yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen, değişen pek bir şey yok! Yine kaybedenler ve yine kazananlar ya da kazandığını zanne­denler olacak! Tarih, her dönem yine tekerrür edecek!
       Hani, bir atasözümüz vardır: “Her koyun, kendi bacağından ası­lır!” der. Doğrudur, ama asılışının gerçek nedeni, onun “koyun” olma­sından değil midir? Öyleyse hep beraber biz de bağıralım; “Kahrolsun Koyunlar!” diye. Belki, ders alacak birileri çıkar!

Yazar hakkında

Yorum Ekle