Tavşan Yahnisi!..

T

       “Soğuk ve karlı bir kış günü düşünün; her tarafta 50-60 santim kar var… Yollar kapanmış; ortalıkta in cin top oynuyor; pencerelerden, kapılardan burnunun ucunu gösteren yok! Peki, siz ne demeye yollardasınız? O ünlü Land/Rover’ımızın gücünü göstermek için mi attınız kendinizi dışarıya? Bu ve benzer sorulara verilecek yanıtlarınız ya da birtakım haklı gerekçeleriniz mutlaka vardır. Öyle de, yolunuzun üstüne çıkan zavallı hayvanın ne günahı vardı be kardeşim!..”

       Yine, eskinin şiddetli kışlarından birini geçiriyorduk. Neredeyse diz boyu kar vardı. Dışarıya çıkmak olanaksızdı. İlçe merkezinin için­deki yollar açık tutulmaya çalışılıyorsa da, diğer yerleşim bölgelerine gitmek bayağı cesaret istiyordu. Zaten, şehirlerarası otobüs seferleri de iki gündür yapılamıyordu.
       Halk, ancak zorunlu ihtiyaç maddelerinin temini amacıyla sokağa çıkıyordu. Durum, gerçekten çok berbattı. Hatta bizim erler bile, kara­vanalarını almak için Jandarma Komutanlığı’na gitmemişlerdi, iki gün­dür, yandaki bakkaldan aldıkları birkaç parça kahvaltılık malzeme ile idare ediyorlardı. Biz de üstelememiştik. Değişiklik, onları belki bir sü­re için karavananın tekdüzeliğinden kurtarabilirdi…
       Üçüncü gün akşama doğru, üst makamlardan gelen bir telsiz me­sajı, bizim harekete geçmemizi zorunlu kılmıştı. Ankara’daki merkezden gönderilen ve birtakım gerekli teknik malzemeyi getirecek olan kurye aracı, ertesi gün öğle saatlerinde, altmış kilometre öteden geçen bir anayol ağzında karşılanacak ve getirilen malzemeler teslim alına­caktı. Araç ise, oradan yoluna devam ederek başka bir bölgeye gide­cekti.
       Müdürüm, o her zamanki sakinliğiyle;
       “Sen gidersin artık,” dedi. “Böyle havaları seversin… Hem, deği­şiklik olur!”
       Gerçekten sevip sevmediğimi bilmiyordum, ama böyle bir emir karşısında, birdenbire sevdiğimi anlayıvermiştim!
       Hemen gerekli hazırlıkları yaptık. Ön tekerleklere zincir takıldı. Yaklaşık iki yüz kilogram tutan kum torbalarını, aracın arka tarafına güzelce yerleştirdik. Sıkı sıkı giyindik ve yanımıza birkaç battaniye al­mayı da ihmal etmedik…
       Gideceğimiz yer, normal havalarda taş çatlasa bir saatlik uzaklıktay­dı. Ama böyle bir havada, ilk kez yola çıkıyorduk. Ne kadar sürece­ğini bilemez, tahmin bile edemezdik!
       “Hakkınızı helâl edin. Ne olur, ne olmaz,” diyerek, sabah erken­den yola çıktık.
       Land Rover’imiz, sanki “Bu hava benim havam,” dercesine bü­yük bir güç ve cesaretle ileri atılıyor, karayolunun çeşitli yerlerine öbeklenmiş kalın kar yığınları içerisine pervasızca dalıyordu. Ancak kendini ne kadar zorlarsa zorlasın, saatteki ortalama hızı, 25 ilâ 30 ki­lometreyi geçemiyordu…
       İlçe merkezinden uzaklaştıkça, kar yağışı daha da etkili olmaya başladı. Zaman zaman yol, ortadan tamamen kayboluyor, bu gibi du­rumlarda ancak göz kararı ile ilerleyebiliyorduk…
       Şoför, bir ara;
       “Siz de duyuyor musunuz komutanım?” diye sordu. “Rüzgârın uğultusunun dışında başka sesler de duyuyorum.”
       “Herhalde tepemizde gezinen Azrail ile beraberindeki meleklerin kanat çırpması olacak,” diye sorusunu cevapladım.
       Korkuyla yüzüme baktı… Başka ne diyebilirdim ki? Duyduğu ses, aslında, tekerlere takılı zincirlerin çıkardığı sesti. Kalın kar tabakası­nın içinde, gerçek sesini kaybediyor ve “plaff… plaff…” diye, büyük bir kuşun kanat çırpması gibi ses çıkarıyordu.
       Nihayet, tam iki saat kırk dakika sonra hedefe varabildik ve belirlenen noktada beklemeye başladık. Öğleye doğru gelen askeri kurye aracı, kocaman bir REO’ydu.(*) Hava şartları, doğal olarak onu hiç etkilemiyordu. Daha, çok uzun bir yolu olmasına rağmen, yolda bizim kadar sıkıntı çekeceğini zannetmiyordum.
       Malzemelerimizi teslim aldıktan sonra, tekrar dönüş yoluna koyul­muştuk. Yükümüz nedeniyle, biraz daha kıymete bindiğimizden, daha dikkatli ve daha yavaş hareket ediyorduk. Akşam olmasına daha iki saat vardı, ama hava da iyice kararmaya başlamıştı. Farlarımız yanık olarak ilerliyor, kuvvetli ışığın yerdeki karlar üzerindeki yansımasına, tipi halinde uçuşan kar taneciklerinin yoğun görüntüsünü delmeye çalışmasına hayranlıkla bakıyorduk.
       Sürekli böyle bir görüntüyü izlemek, insanı hipnotize edebilir, diye düşünüyordum ki, şoför, biraz sert bir frenle aracı durdurdu. Ne olduğunu, neden durduğumuzu anlamaya çalışıyordum ki, birden onu gördüm!
       Koyu gri tüyleriyle, yolun tam ortasında duruyor, uzun kulaklarını ve iri tespih tanesi gözlerini hiç kıpırdatmadan bize bakıyordu. Kaç­mıyordu! Farların ışık demeti karşısında, sanki donmuş gibiydi!
       “Yakalayalım mı komutanım?”
       “Becerebilecek misin?”
       Gerçek bir köy çocuğu olan şoför, “Şimdi ayıp ettin,” dercesine yüzüme bakmış ve ses çıkarmadan aşağıya inmişti. Kalın battaniye elinde, geniş bir yarım daire çizdikten sonra, arkadan tavşana yaklaş­mış ve tek bir hamlede hayvanı yakalamıştı.
       Zavallı hayvancağız, ayaklarımızın altında hiç ses çıkarmadan oturuyor ve ara sıra kocaman kulaklarını sağa-sola çeviriyor, korku­dan mı, yoksa âdetten mi olduğunu bilemediğim bıyıklarını durmaksı­zın titretiyordu…
       Kazasız belasız geri dönmüştük. Akşam yemeğinden sonra, tam bu maceramızı eşime anlatmak üzere koltuğa oturmuştum ki, kapı çalındı.
       Kapıyı açmaya giden eşimin;
       “Ay! Bu da ne böyle?” diye bağırması üzerine kapıya doğru atıldım.
       Kapıda; yaya olarak geldiği, kardan adam haline bürünmesinden hemen anlaşılan bizim şoför duruyor ve elindeki gazete parçaları ara­sında, yolda yakaladığı tavşanın kesilmiş ve yüzülmüş cansız vücudu bulunuyordu.
       “Rahatsız ettim komutanım! Ama yenge bunu bizim için pişire­bilir mi?”
       Bizim hanım, benden hikâyeyi dinlemiş ve biraz üzüntülü, bundan dolayı da biraz isteksiz olarak bu hizmeti yerine getirmişti. Gece bek­letilen tavşan, ertesi gün ancak öğle saatinde yahni haline gelmişti. Biraz aceleye geldiği için tam kıvamında olmamıştı, ama yine de böyle bir havada, erlerimizi bir gün daha karavanaya talim etmekten kurtar­mıştı.
       Bir süre sonra, bina içerisine yayılan kokudan etkilenen ve ye­mekhaneye kadar tam bir izci gibi kokunun izini süren patronum ise, yüzünden hiç eksik etmediği sevimliliğiyle;
       “Yahu, sizi bu göreve gönderen benim. İnsan bir budunu bari bana getirir. Hak etmedim mi yani?” dercesine, kapıda durmuş, ye­meklerini büyük bir iştahla atıştıran erlere bakıyordu! 

(*) İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra daha da geliştirilen ve Amerikan ordusu tarafından Türkiye’ye hibe edilen, 10 tekerlekli ağır askerî araç.

Yazar hakkında

Yorum Ekle