Bugün Balık Günü!..

       “Bir gizli servis mensubunun günü asla boş geçmez, geçmemelidir. Yapılacak işleri mutlaka arar, bulur… Bulamazsa buldururlar! Programını çok önceden yapmış, kendini güne hazırlamıştır. Aniden gelişiveren olaylara bile hazırlıklı olma konusunda acemiliğini üzerinden atmış, yeteneklerini gösterme çabasına girmiştir. Göstereceği çabayla müdürünün gözüne girme ümidini taşıyorsa, olaya bir kat daha fazla asılacaktır!..”

       Hiç unutmuyorum, günlerden cuma idi. O gün, patron biraz geç gelmiş ve geldiğinde de acele ile odasına geçerek, erleri yanına ça­ğırmıştı. Neler olduğunu pek anlayamamıştım, ama daire içinde bir telaş yaşandığı kesindi. Birkaç kez dışarıya telefon edilmiş, daha son­ra, erlerin ikisi de arabaya binerek ortadan kaybolmuşlardı. Acaba, gelecek olan birinin hazırlıkları mı yapılıyordu?
       Bildiğim kadarıyla, öyle telaşı gerektirecek bir ziyaretçimiz yoktu. Gelenler de zaten, arka sokaklardan dolaşarak, sessiz sedasız gelir ve biraz oturduktan sonra, bir gölge gibi ortadan kaybolurlardı.
       Peki, bu telaş niçin yaşanıyordu? İlçede, miting-yürüyüş-toplantı vs. falan yapılmayacaktı. Hatta müdürümün saygıdeğer eşinin “Altın Günü” bile değildi. O, geçen hafta yapılmış ve bu arada hepimiz, ak­şam saat yediye kadar, yani misafirler dağılana kadar, fazla mesai yapmak zorunda kalmıştık.
       Dakikalar ilerledikçe, merakım daha da artmaya başlamıştı. Bir süre sonra, giden araba geri gelmiş ve yine erlerden biri telaşla onun odasına girmişti.
       Ben, ‘neler oluyor’, diye ihtimal hesapları yaparken, oda kapısın­dan başını uzatan müdürüm;
       “Hadi, sen gelmiyor musun?” diye seslendi.
       Hiç gelmez olur muydum? Şu anda merakımı yenmek için, dün­yanın öteki ucuna bile gitmeye hazırdım. Tam kapıdan çıkarken, bir­den kafamda şimşekler çaktı. Galiba bu telaşın nedenini anlamıştım ya da anladığımı zannediyordum.
       Gerçi, daha “Cuma Namazı”na epey vakit vardı, ama biz herhal­de önceden gidip yerimizi ve tertibatımızı alacaktık! Çünkü son za­manlarda camilerdeki vaazlarda, halka çok özel nasihatler(!) verilmeye ve cemaatin zaten karışık olan aklı, daha da karıştırılmaya başlan­mıştı. Camilerimiz, birer kutsal mekândı ve öyle de kalmalıydı; ama ne yazık ki öyle olmuyor, sadece kendilerini din adına konuşmaya yetkili görenler, Allah’ın evinde, o güzelim mekânlarda, hiç utanmadan dini paravan olarak kullanarak siyasi borazanlarını öttürmeye ve temiz Müslümanların temiz ibadetlerini lekelemeye çalışıyorlardı…
       Bu arada, biz de pazar yerine varmıştık. Büyük meydanın alt ta­rafında bulunan caminin önü pek kalabalık değildi. Asıl kalabalık ise pazarın üst ucunda toplanmıştı. Yaklaşık altmış kişi vardı. Kenarda duran polis arabalarının yanı sıra bir sürü resmi aracın da bulunması, önemli bir olayın meydana geldiğinin veya geleceğinin açık bir göster­gesiydi.
       Düşüncelerimi sözcüklere dökerek;
       “Eyvah,” diye bağırdım. “Bu kez, karşıt görüşlü kişiler, herhalde camiyi basacak ve ‘Cuma Namazı’ndan çıkan insanlara saldıracak!”
       Müdürüm gayet sakin bir tavırla ve gülerek;
       “Ne tahmin ama! Ben hiç ihtimal vermiyorum!” dedi.
       “Nasıl olur? Bağırışlarını duymuyor musunuz?”
       “Duyuyorum, duyuyorum! Biraz sonra, hepimiz birden onlar gibi bağırmaya başlayacağız, hele sabret!”
       Hiçbir şey anlamamıştım, ama olayın benim için sürpriz bir sonuca bağlanacağını da yavaş yavaş tahmin etmeye başlamıştım…
       Nasıl olurdu? Yanına yaklaştığımız kalabalık, malûm sloganları atacağı yerde;
       “Palamut ver! Hamsi tart!” diye bağırıyordu.
       Evet… Sadece deniz balıkları satan bir kamyonet gelmiş ve her zaman olduğu gibi, ilçeyi yine ayağa kaldırmıştı. Yaşanılan bütün telaş ondandı. Ben, ilk kez tanık oluyordum. Kamyonet pek sık gelmezdi. Eğer bu insanlar bir şeyler alamazlarsa, kimbilir kaç ay daha küçük arabanın gelmesini beklemek zorunda kalacaklardı.
       Erler dahil, müdürümün kendisi de bağırmaya başlamıştı. Kalaba­lık geldiğimiz için, aslında avantajlı olduğumuzu düşünüyorduk, ama yanılıyorduk. Çünkü herkes bir-iki çığırtkanını yanında getirmişti. Ne olur ne olmaz diye düşünmüşlerdi…
       Bağırışlar bir taraftan devam ediyordu:
       “Bana dört kilo istavrit ver!”
       “Olmaz abi! İki kilodan fazla vermiyoruz. Bütün vatandaşa yet­sin, diye!”
       “Yahu, benim tam yedi çocuğum var! İki kilo balık hangi birisine yetecek?”
       “Bir şey olmaz abi! İki tane de palamut alıverirsin. Kuzu bunlar, ku­zu!”
       Kahraman erlerimiz, yine görevlerini yapmış ve ön cephede dövü­şerek, başkomutanları için yeteri kadar balık almayı kısa sürede ba­şarmışlardı.
       Müdürüm, bir yandan elinde tuttuğu dört iri palamudu sallıyor, di­ğer yandan da memnun memnun sırıtıyordu. Sonunda farkına varıp;
       “Sen kendine bir şey almadın mı?” diye sordu.
       Hayır, henüz almamıştım, daha doğrusu alamamıştım! Kalabalı­ğın biraz daha azalmasını bekliyordum. Bilmem nedendir, bu kadar insanın arasına girmeyi ve sonra gırtlağımı paralarcasına;
       “İki tane palamut sar!” diye bağırmayı, kendime uygun bulmamıştım.
       Bu sırada, kamyonetin önü yavaş yavaş tenhalaşıyordu. Birden­bire telaşa kapıldım. Bu durum, balıkların da tükenmiş olmasının bir işareti değil miydi? Sonra, arabanın içinde beni bekleyen müdürüme ne derdim? Onca hazırlık ve koşuşturmadan sonra, eğer bir balık alamazsam; atılgan ve girişimci bir MİT mensubu olmadığım için(!), patro­num sicilime olumsuz not düşebilirdi!
       Sonunda, bütün gücümü toplayıp, elimden geldiği kadar yüksek bir sesle;
       “Bana da iki palamut sar, bir kilo da hamsi ver!” diye bağırdım.
       “Yok, kalmadı!”
       “Öyleyse, iki kilo istavrit ver!”
       “O da kalmadı!”
       “Uskumru falan!”
       “Yok! Şurada iki tane ezilmiş var… Ama yaramaz!”
       Eyvah, işte şimdi gerçekten hapı yutmuştum. Bizimkiler, biraz ileride, arabanın içinde, elimde paketlerle dönüşümü büyük bir sabırla bekliyorlardı. Ne yapacaktım?
       “Sana, şundan vereyim?”
       ‘Ver, ver! İki, hatta üç kilo ondan ver!”
       Neyse ki, arabaya elim boş dönmüyordum. Hepimiz, aylar sonra, unuttuğumuz deniz balığının tadını anımsayacak ve biraz olsun ken­dimizi mutlu hissedecektik.
       Evin kapısını çalarken, yine de tereddütlüydüm. İçeriye girer girmez, en tatlı sesimle;
       “Bak canım… Sana balık getirdim!” diye seslendim.
       Ben odada elbiselerimi değiştirirken, çok geçmeden mutfaktan, tahmin ettiğim ve beklediğim ses yükselmişti. Bizim hanım, avazı çık­tığı kadar bağırıyordu;
       “Ay! Bu ne balığı böyle? Yılan gibi… Hem, kılçıkları da mavi mavi görünüyor!”
       “Aaa… Zargana balığı bu hanım! Çok nefis olur. Senin için özel­likle aldım!”
       Ertesi gün işyerime gittiğimde, balıkların yarısını hemen akşam yemeğinde halletmiş olduğu anlaşılan müdürüm;
       “Nasıl, palamutlar çok tazeydi, değil mi?” diye sordu.
       Hiç bozuntuya vermeden;
       “Evet!” dedim. “Palamutlar çok tazeydi, ama istavritler de hiç fe­na değildi hani!”
       Ne diyebilirdim ki? Savaş meydanında geri planda kalmanın cezası­nı çekiyordum. Açık veremezdim; sessizce odama çekildim ve bir dahaki balık gününün stratejik planlarını şimdiden hazırlamaya başladım!