Büyücünün Kalbi

B

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Bundan yüzyıllarca önce, Fransa’da bir dağ kasabasında anasız babasız yedi erkek kardeş yaşarmış. Bu kardeşlerin geniş arazileri ve çok sayıda hayvanları varmış. Hayvan beslemek ve çiftçilikle geçinirlermiş. Halleri vakitleri yerindeymiş, ama büyük bir dertleri varmış. Aralarında, yedi kız kardeşle evlenmeye karar vermişler, fakat bulundukları bölgede, yedi kızı olan bir aile bulunmuyormuş. Bu yüzden de yedi kardeş bir türlü evlenemiyorlarmış.
       Bir gün, kardeşlerin en büyüğü demiş ki:
       “Sevgili kardeşlerim, bu gidişle biz ömrümüzün sonuna kadar bekâr kalacağız. Ben düşündüm, taşındım, karar verdim. En küçük kardeşimiz Robert evde kalsın, çiftliğimizin işleri ile uğraşsın. Kalan altı kardeş yola çıkıp kent kent bütün ülkeyi gezelim. Yedisi de güzel ve zengin yedi kız kardeş bulalım. Alıp buraya getirelim.”
       Küçük kardeş Robert de dahil olmak üzere hepsi bu düşünceyi yerinde bulmuşlar. Ertesi gün altı kardeş yola çıkmışlar.
       Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, derken büyük bir kır evine gelmişler. O evde yaşlı bir adam oturuyormuş. Üzerinde altı kardeşe gülünç gelen bir elbise varmış. Çok kısa boylu, uzun beyaz sakallı, siyah gözlüklüymüş. Bütün yüzü buruş buruşmuş. Yaşlı adam kardeşlere sormuş:
       “Nereye gidiyorsunuz delikanlılar?”
       Kardeşlerin en büyüğü karşılık vermiş:
       “Biz yedi kardeşiz. Yedi kız kardeşle evlenmeye gidiyoruz. En küçük kardeşimiz evde kaldı. Altı kardeş yola çıktık. Kendimize eş arıyoruz. Küçük kardeşimizin eşini de beraber götüreceğiz.”
       Yaşlı adam bu sözleri dikkatle dinlemiş. Sonra demiş ki:
       “Yolunuz açık olsun. İnşallah aradığınızı bulursunuz. Aklınızda kalsın. Eğer benim için de genç ve güzel bir eş bulursanız buraya getirin. Bu kır evinde yalnız başıma çok canım sıkılıyor.”
       Kardeşler çok iyi kalpli ve terbiyeli oldukları için bu sözlere karşılık vermemişler. Ama ihtiyardan biraz uzaklaşınca hep birden gülmeye başlamışlar. Demişler ki:
       “Amma da komik bir ihtiyar… Bütün yüzü buruş buruş olmuş. Sakalları yerleri süpürüyor. Hâlâ da evlenmek istiyor. Onun gibi bir buruşuğa hangi kız varır ki?”
       Böylece gülerek yollarına devam etmiş ve iki gün sonra büyük bir kente ulaşmışlar. O kentte aradıklarını bulan gençler hemen yedi kız kardeşten altısı ile evlenmiş, en gencini de en küçük kardeşlerine götürmek üzere yanlarına alıp yola koyulmuşlar.
       Dönüş yolları yine ihtiyar adamın evinin önünden geçiyormuş. Sakalı yerde sürünen ihtiyar gençlere sokulup sormuş:
       “Nasıl? Benim istediğim eşi getirdiniz mi?”
       Kardeşlerden en büyüğü karşılık vermiş:
       “Hayır… Kusura bakmayın, ama sizin için eş aramayı unuttuk.”
       İhtiyar bu cevaba kızmış. Hiddetle yerinden sıçrayıp bağırmış, tepinmeye başlamış. Sonra demiş ki:
       “Yanınızdaki kadınların en genç ve güzel olanını istiyorum. Ya onu bana verirsiniz ya da hepinizi taş haline sokarım!”
       Delikanlılar ve genç kızlar, adamın bir büyücü olduğunu anlayıp korkmuşlar. Yine de en küçük kızı büyücüye vermek istememişler. Bunu anlayan ihtiyar adam hemen elindeki sihirli değneği sallamış. Bir anda, altı erkek ve altı kız kardeş beyaz taşlar halinde yerlere düşmüşler. Yalnız küçük kız ayakta kalmış. İhtiyar onu elinden tutup eve sokmuş.
       “Gel bakalım,” demiş. “Artık sen benim karımsın. Evimin temizliğine bakacak, yemek pişireceksin. Ben çok zengin bir adamım. Altınım elmasım çoktur. Seni mutlu edeceğim…”
       Zavallı genç kız, korkusunu yenebilse adama çok şeyler söyleyecek, altın ve elmasla mutluluğun sağlanamayacağını anlatacakmış, ama ihtiyarı kızdırmaktan çekindiği için sesini çıkaramamış.
       Böylelikle zavallı genç kızcağız, garip görünüşlü büyücünün karısı olmuş. Adam sabahları erkenden evden çıkıp gidiyor ve ortalık kararıncaya kadar görünmüyormuş. Evde yalnız kaldığı zamanlar, kızcağız ev işleriyle uğraşıyor, büyücünün çok değerli eşyalarını seyrediyor, vakit geçiriyormuş. Ama büyücü eve dönünce kız çok korkuyormuş. Ablalarının ve kayın biraderlerinin başına geleni bildiği için hiç ağzını açmıyormuş.
       Böylece bir hayli zaman geçmiş. Sonunda kızcağız içine dönük, yaşamaktan zevk almayan bir insan olmuş. Başına gelenleri düşünüp ağlıyormuş.
       Günlerden bir gün, büyük kır evine genç bir adam gelmiş. İhtiyar evde olmadığı için genç kız misafiri karşılamış ve ağırlamış. Yemek vermiş, su vermiş, rahatını sağlamış. Sonra sormuş:
       “Nereden gelip nereye gidiyorsun Tanrı misafiri?”
       Delikanlı içini çekerek demiş ki:
       “Ah güzel hanım, hiç sormayın. Benim altı kardeşim vardı. Evlenmek ve bana da eş bulmak için aylarca önce evden ayrıldılar. O zamandan beri onlardan bir haber alamadım. Şimdi sağ olup olmadıklarını bile bilmiyorum. Onları aramak için yola çıktım.”
       Bu sözler üzerine genç kız merak ve heyecanla sormuş:
       “Senin adın ne?”
       “Robert.”
       Kız ağlamaya başlamış. Birkaç kelimeyle genç adama kendisinin kim olduğunu, başlarına nelerin geldiğini anlatmış. Evin önünde duran taşları göstererek;
       “İşte,” demiş. “Büyücünün taş haline soktuğu kardeşlerin ve yengelerin burada yatıyor.”
       Bu durumu öğrenince, Robert elini alnına dayayıp düşünmüş. İhtiyar büyücüden nasıl kurtulabileceklerini hesaplamış. Sonunda kıza bir akıl öğretmiş. Kız, öğrendiği şeyleri eksiksiz yapacağına söz vermiş.
       Akşam olup da büyücünün dönüş saati yaklaşınca, kız Robert’i bir dolabın içine saklamış. Büyücü hiçbir şeyden habersiz eve dönmüş. Yemek istemiş. Kız o gün pişirdiği yemekleri getirmiş. İhtiyar karnını doyururken, karısının her zamankinden daha üzgün göründüğünü fark edip sormuş:
       “Neden üzgün duruyorsun? Ağlamanın üzülmenin bir faydası var mı sanıyorsun? İstesen de istemesen de benim evimden ayrılamazsın!”
       Kız, kendisine genç delikanlının öğrettiği şekilde karşılık vermiş:
       “Benim üzüntüm ondan değil efendim,” demiş. “Ben sizin çok yaşlı bir adam olduğunuzu gördüğüm için üzülüyorum. Tanrı korusun bir gün ölüverirseniz ben ne yaparım? Yeryüzünde hiç kimsem yok!”
       Büyücü bu sözlerle ilgilenmiş ve demiş ki:
       “Bunun için hiç üzülme. Ben ölümsüz bir yaratığım. Beş yüz yıldan beri yaşıyorum. Daha kim bilir kaç yüz yıl yaşayacağım.”
       “Nasıl olur?” diye kız hayret içinde sormuş. “Hiç insan beş yüz yıl yaşayabilir mi?”
       “Yaşar,” demiş büyücü. “Eğer benim gibi kalbi olmayan bir insansa yaşar. Çünkü benim kalbim yoktur!”
       Kız daha çok şaşırarak sormuş:
       “İmkânsız bu… Kalbi olmayan insan yoktur ki dünyada… Sizin kalbiniz nerede?”
       Büyücü cevap vermiş:
       “Benim kalbim şuradaki yatak örtüsünün içinde. Eğer bir gün ölürsem, hemen kapının arkasında asılı duran sihirli değneğimi alıp taş haline getirdiğim kardeşlerine dokun. Hepsi geri canlanır ve sen de kimsesiz kalmamış olursun.”
       Kız bu sözlere inanmış. O gece rahat rahat uyumuş.
       Ertesi gün büyücü evden ayrılıp gidince, Robert dolapta çıkmış:
       “Dün konuştuklarınızın hepsini duydum,” demiş. “Büyücü sana yalan söyledi. Kalbinin yatak örtüsünün içinde olmadığı muhakkak… Ama sen inanmış gibi görün. Yatak örtüsünü renk renk ipek ibrişimle süsle. Kocan bunu neden yaptığını sorarsa, ‘Sizin kalbiniz orada olduğu için o yatak örtüsünü çok sevdim, içimden süslemek geldi,’ de; bakalım sana neler söyleyecek.”
       O akşam da büyücünün geleceği saatte Robert dolaba saklanmış. İhtiyar eve girer girmez hemen karnının aç olduğunu, yemek getirmesini söyleyerek karısına seslenmiş. Kızcağız yemek getirip kocasına yedirmiş. Karnı doyduktan sonra yatmaya giden büyücü, bir de bakmış ki yatak örtüsü ipekli ibrişimlerle süslenmiş.
       Bunu neden yaptığını kıza sormuş. Kız yalan söylediğini belli etmeden karşılık vermiş:
       “Kalbiniz orada olduğu için. Sizi o kadar seviyorum ki, kalbinizin olduğu yeri süslemek istedim.”
       Bu sözler büyücünün çok hoşuna gitmiş. Kızın başını okşamış.
       “Sen çok tatlı bir kızsın,” demiş. “Ama ben dün sana yalan söyledim. Kalbim orada değil…”
       “Ya nerede?” diye kız sormuş şaşırmış görünerek.
       Büyücü biraz düşündükten sonra;
       “Çok uzak bir yerde,” demiş. “Buradan bir günlük mesafede; sana nerede olduğunu söylerim. Çünkü sen beni çok seviyorsun. Ama sakın kimseye benim kalbimin nerede olduğunu söyleme…”
       Kız hemen atılmış:
       “Hayır, söylemeyin,” demiş. “Yanlışlıkla ağzımdan kaçırırsam… Bir yabancıya söylersem… Belki de başınıza bir felâket gelir…”
       Büyücü gururla gülümsemiş:
       “Hayır, hayır,” demiş. “Merak etme. Hiçbir şey olmaz. Kalbim uzaktaki bir kilisenin kubbesi altında, kilisenin geniş salonunda uçmakta olan küçük bir kuşun içindedir. O kuş hiçbir yere konmadan koskoca kilisenin içinde uçup durur. Hiçbir insan o kiliseye giremez. Girse bile kuşu yakalayamaz. Onun için bana hiçbir şey olmaz. Sen hiç merak etme…”
       Bu sözleri söyledikten sonra büyücü yatıp uyumuş.
       Ertesi sabah kocası gider gitmez genç kız Robert için bol bol yol azığı hazırlamış. Robert demiş ki:
       “O kiliseyi bulup kocanın kalbini taşıyan kuşu yakalamam gerekiyor. Haydi, hoşça kal…”
       Kızcağız boynunu bükmüş:
       “Sağlıkla git,” demiş. “Tanrı yardımcın olsun!”
       Robert yola çıkıp saatlerce yürümüş. Öğleye doğru yorulmuş. Oturup karnını doyurmak istemiş. Yiyecek torbasını bir de açıp bakmış ki, içinde olmayan bir şey yokmuş! Etler, sebzeler, meyveler, tatlılar… Her şey, ama her şey varmış. Genç adam neşe ile haykırmış:
       “Bu kadar yemeği ben yalnız başıma nasıl yiyeceğim? Karnı aç olan varsa gelsin; beraber yiyelim.”
       Bu sözler üzerine, uzaktaki ağaçların arasından korkunç bir ses duyulmuş. Kocaman ağaçlar birer birer devrilmiş; büyük bir fil görünmüş. Ağır ağır yürüyüp Robert’in karşısında durmuş:
       “Benim karnım aç,” demiş. “Yiyecek ne vereceksin bakalım?”
       Robert gülmüş:
       “İşte torbam burada,” diye karşılık vermiş. “Ne kadar istersen ye…”
       Fil kocaman hortumunu uzatıp torbadan tek bir küçük elma almış. Ağzına atıp çiğnemeden yutuvermiş. Sonra yine konuşmaya başlamış:
       “Of… Amma çok yedim… Neyse sana çok teşekkür ederim delikanlı. Eğer bana ihtiyacın olursa aklından geçirmen yeter. Hemen yardımına koşarım.”
       Bunları söyledikten sonra fil, ağır ağır uzaklaşıp gitmiş.
       Delikanlı az sonra torbasını toplayıp tekrar yola koyulmuş. Akşama kadar yürümüş. Yorulunca bir kenara oturup akşam yemeğini yemek istemiş. Torbasını çıkarmış; yine seslenmiş:
       “Bu kadar yemeği ben tek başıma nasıl yiyeceğim? Karnı aç olan varsa beri gelsin, birlikte yiyelim…”
       Bu sözler ağzından çıkar çıkmaz, ağaçları devire devire gelen bir gergedan ortaya çıkmış. Toprağı titreten adımlarla Robert’e yaklaşarak;
       “Benim karnım aç,” demiş. Yiyecek ne var bakalım?”
       Robert gülümsemiş:
       “İşte torbam burada,” demiş. “Ne istersen ye…”
       Gergedan kocaman burnunu torbaya sokmuş. Bir salkım üzüm çıkarıp yemiş. Sonra da;
       “Öf… Amma da çok yedim ha…” demiş. “Neyse… Sana çok teşekkür ederim genç adam. Eğer başın darda kalırsa aklından ‘neredesin gergedan?’ diye geçirmen yeter. Yıldırım gibi yardımına koşarım.”
       Bunları söyledikten sonra gergedan uzaklaşıp gitmiş.
       Robert o geceyi ağaçların arasında geçirmiş. Ertesi sabah uyandığında hemen kahvaltı yapmak istemiş. Torbada hâlâ çok yiyecek olduğunu görünce sevinç içinde bağırmış:
       “Bu kadar yemeği ben yalnız başıma nasıl yiyebilirim ki? Karnı aç olan varsa yanıma gelsin… Birlikte yiyelim.”
       Daha bu sözler ağzından çıkar çıkmaz, bulutların arasından korkunç kanat sesleri gelmiş. Kocaman bir yaratık havadan yere doğru süzülmüş. Yaklaşınca, Robert onun baş tarafı kartal, arka tarafı da aslan şeklinde bir Griffin olduğunu görmüş. Griffin ona demiş ki:
       “Benim karnım aç… Yiyecek neler var?”
       Robert gülümseyerek karşılık vermiş:
       “İşte torbam burada… Ne istersen ye…”
       Griffin kocaman gagasını torbaya sokmuş. Kızarmış bir tavuk çıkarıp yutuvermiş. Sonra;
       “Of… Amma da çok yedim ha…” diye homurdanmış. “Neyse, sana çok teşekkür ederim genç adam. Bana ihtiyacın olursa, başını gökyüzüne kaldırıp adımı aklından geçirmen yeter. Hemen rüzgâr hızıyla yardımına koşarım.”
       Bu sözlerden sonra, canavar tembel kanat çırpışları ile havalanmış, uçup gözden kaybolmuş.
       Robert karnını doyurduktan sonra, fazla yol almasına gerek kalmadan, büyücünün sözünü ettiği kiliseyi görmüş. Bu kilise, çatıları gökyüzüne doğru yükselen çok büyük bir yapıymış. Robert kocaman binanın çevresini dolaşıp bakmış. Kilisenin dört bir yanı yüksek duvarlarla çevrili olmanın ötesinde, bu duvarlar geniş ve derin bir hendekle çevriliymiş. Üstelik hendeğin içi de su doluymuş.
       Robert bir süre ne yapacağını şaşırmış. Sonra aklına fil gelmiş. Tam onu düşündüğü anda, fil kocaman kulaklarını sallayarak genç adamın yanında belirivermiş.
       “Benden ne gibi bir yardım istiyorsun genç adam?” diye sormuş.
       Robert demiş ki:
       “Şu kilisenin içine girmek istiyorum, ama etrafı derin bir hendekle çevrili. Hendek de suyla dolu. Eğer bu suyu hortumunla boşaltırsan sana teşekkür borçlu olacağım.”
       Fil hiç karşılık vermeden kocaman hortumunu hendeğe daldırmış. Bir çekişte suyun büyük bir kısmını almış, sonra hortumunu sudan çekip suyu uzaklara püskürtmüş. Böylece, birkaç çekişte hendekteki suyu boşaltıp oradan uzaklaşmış.
       Robert hendeği geçip kilisenin duvarına yanaşmış. Ama bir de bakmış ki, içeri girmesine imkân yok. Çünkü kilisenin hiç kapısı yok! İçeri, duvarlarını delip girmekten başka çare bulunmuyormuş.
       Robert o anda gergedan dostunu hatırlamış ve “Neredesin gergedan?” diye seslenmiş. Aynı anda, tozu dumana katan koskoca bir hayvan gelip Robert’in yanında durmuş:
       “Benden ne gibi bir yardım istiyorsun genç adam?” diye sormuş.
       Robert kilisenin kalın duvarlarını göstererek;
       “İçeri girmek istiyorum, ama duvarlar çok kalın,” demiş. “Belki sen boynuzunla vurarak benim geçebileceğim kadar bir delik açabilirsin diye düşündüm.”
       Gergedan bu sözler üzerine hemen gerisin geri gidip hız almış. Tüm gücüyle gelip kafasını duvara vurmuş. Duvarlar sarsılmış, ama delik açılmamış. Gergedan bir daha, hız alıp tekrar vurunca, duvarın taşlarından birkaç tanesi yere düşmüş; kocaman bir delik açılmış.
       Gergedan uzaklaşıp giderken, Robert içeri dalmış. Kilisenin içinde sürekli uçan kuşu görmüş. Ancak kubbe o kadar yüksekmiş ki, Robert’in kuşu yakalaması mümkün değilmiş. “Ah Griffin, burada olsaydın, ufak bir kanat çırpışınla bu kuşu yakalayıp bana verirdin,” diye düşünmüş.
       Bu sözler aklından geçer geçmez Griffin, gergedan tarafından açılan delikten içeri süzülüvermiş.
       “Benden ne gibi bir yardım istiyorsun genç adam?” diye sormuş.
       Robert karşılık vermiş:
       “Şu kuşu yakalamak istiyorum, ama uçmasını bilmediğim için başaramıyorum. Belki sen yakalar bana verirsin diye düşündüm…”
       Kartal başlı, aslan gövdeli yaratık hemen kuvvetli bir kanat vuruşuyla kubbenin en üst kısımlarına doğru yükselmiş. Biraz kovaladıktan sonra kuşu yakalamış. Getirip Robert’in eline teslim etmiş. Sonra demiş ki:
       “Şimdi istersen seni istediğin yere götüreyim. Haydi, atla sırtıma…”
       Robert hemen canavarın sırtına binmiş. Griffin uzun yolu kısaltan birkaç kanat vuruşuyla gökyüzünde hızla yol almış. Kısa zamanda genç adamı büyücünün evine bırakmış.
       Robert hemen genç kıza koşup kuşu göstermiş. Daha ne olup bittiğini anlatmasına fırsat kalmadan ihtiyar büyücü eve girmiş. Gözlerinden ateşler fışkırıyormuş. Hemen genç kızın üzerine yürümüş:
       “Seni ahlaksız kız seni!” diye bağırmış. “Kalbimin olduğu yeri kime söyledin bakayım? Birisi gidip kalbimi taşıyan kuşu yakalamış. Bak ellerim titriyor, dizlerim tutmuyor. Ölüme mahkûm oldum ben… Ama ölmeden önce senin icabına bakacağım, sen benden önce öleceksin!”
       Tam konuşmasının burasına geldiği sırada Robert’i görmüş. Elinde tuttuğu kuşun kendi kalbini taşıyan kuş olduğunu da anlamış. Fakat genç adam, onun saldırmasını beklemeden avucunda tuttuğu küçük kuşun boynunu sıkıp öldürüvermiş.
       Aynı anda büyücü yere düşmüş. Birden bire toprak gibi dağılan vücudu halının üstüne yayılmış.
       Bu büyük tehlikeyi de atlattıktan sonra Robert ve genç kız koşup büyücünün sihirli sopasını almışlar. Evin yakınındaki taşlara dokundurarak kardeşlerini ve eşlerini hayata döndürmüşler.
       Böylelikle hepsi bir arada mutlu bir grup halinde dağ kasabasındaki evlerine doğru yola çıkmışlar. Gitmeden önce büyücünün evindeki değerli eşyaları, altın ve elmasları da almayı ihmal etmemişler…

(Fransız Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi