İki Yüzlü Politika

İ

       Dünya çapında kuvvetler dengesini sosyalizmden yana kaydırmak ve sosyalist ülkeler arasındaki birliği güçlendirmek için elden gelen her şeyin yapılmasını kaçınılmaz bir olay olarak gören SSCB’nin; Reagan-Gorbaçov zirvesinde ortaya konulan problemleri de göz önüne alarak sürekli bir dünya barışı çığırtkanlığına kalkışmasını nasıl değerlendirmeliyiz?
       Varşova Paktı’na ve Comecon’a üye ülkelerle birlikte, uluslararası komünist ve işçi sınıfı hareketini daha ileriye götürmek ve kendi deyimleriyle “Dünya devrimci sürecini” geliştirmek yolunda dünya sosyalist toplumunun koordine dış politikasını başarı ile yürütmek için aktif çaba harcamakta olan ve buna paralel olarak savaş ve barış tezadını aynı ustalıkla sürdüren Sovyetler Birliği liderlerini yeniden “Barış Havariliğine” bürünmüş görmekteyiz.
       Bugün Sovyetler Birliği’nin, muhtemel bir savaşa karşı “kardeş sosyalist ülkelerinin” ordularının yakın işbirliğini sağlamak yolunda düzenli bir biçimde çalıştığı, askerî gücünü arttırmak amacıyla milyarlarca rublelik ekonomik yatırımlar yaptığı ve her türlü savaş silahlarıyla donatılmış bir ordu geliştirmek yolunda yoğun çabalar harcadığı –her ne kadar resmî istatistiklerde yer almasa da– bilinen bir gerçektir.
       Hal böyle iken aynı ülke liderleri, geliştirilen bir teknolojik keşfin uygulama sahasına konulmasıyla veya en basitinden yapılan herhangi bir NATO manevrası sonunda taraf çevreleri “barış havasını zehirlemekle” suçlamaktadırlar.
       Aslında konunun temelinde Lenin’in “Barış içinde birlikte yaşama” görüşü yatmaktadır. Lenin bu görüşü ortaya atarken; kaçınılmaz durumlarda her türlü anlaşmaya başvurulmasını öğütlemiştir.
       Yani demek oluyor ki, Sovyetler Birliği bir yandan politika icabı barışçı görünmeyi gerektiren beyanatlar verirken, diğer yandan bu barışçılığın zaman kazanmak için bir taktik uygulama oyunu olduğunu da kabullenmek zorunda kalmaktadır.
       Bir taraftan, uluslararası anlaşmazlıklarda, bu anlaşmazlıkları görüşme yoluyla çözme, karşılıklı anlayış ve güven, iç işlerine karışmama, bütün ülkelerin hükümranlık haklarına kesin saygı, karşılıklı menfaat ve tam eşitlik temeline dayanan ve kültürel işbirliğinin ilerletilmesi amacından hareketle savaştan vazgeçilmesi hususu toplantı masalarında karar altına alınırken, diğer taraftan Sovyet askerî uzmanları “Yıldız Savaşları” namı altında ABD tarafından yürütülen projeye de alternatif bulduklarını ileri sürerek tehdit dolu bir dil ile saldırmaktadırlar.
       Sayın okuyucu; çok kısa da olsa Sovyet politikasının nasıl bir amaca hizmet ettiğini ve bir masa etrafına oturmasına ve silahsızlanma müzakerelerine yaraşır bir tavır takınmasına rağmen, gerçek amaçlarından bir nebze olsun sapmayacaklarını gözler önüne sermeye çalıştık.
       Şurası bilinmelidir ki; Sovyetler Birliği ve peykleri dünyayı baştan aşağı komünistleştirme yolundaki gayretlerinden asla feragat etmiş değillerdir.
       Onların sözlüğünde barışla savaş eş anlama gelmektedir.
       Bu nedenle, hür ülkeler ve aynı camia içerisinde yer alan ülkemizin de daima uyanık bulunması ve olayları iyi değerlendirmek zorunda olması gerekmektedir. Bu durumun, ekonomik ve politik çıkarlardan da üstün olduğu ve bir devletin milletiyle beraber yaşama ve yok olma kavgasına dönüşebileceğini de hiçbir zaman gözden uzak tutmamalıyız.
       Sovyet liderlerinin iyi niyet mesajlarını hüsn-ü kabul ile karşılarken, o ifadelerin gerisinde neler düşündüklerini keşfetmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Öyle olsaydı, 6 yıl önce Sovyet askerlerinin Afganistan’a barış için girdiklerini kabul etmek gerekirdi!..

Köşe Yazısı (Ankara, Türkiye Gazetesi, 14 Ocak 1986)

Yazar hakkında

Yorum Ekle