Ruslarla Dans!..

R

       “Rusların ünlü KGB servisinin faaliyet şemsiyesi altında, tüm dünya ülkelerinin yanı sıra ülkemiz de yer alıyor ve Rus istihbaratçıları birkaç bölgenin dışında bizim oralarda da cirit atıyordu. Onları yoğun bir şekilde izliyorduk; günün 24 saati yetmiyordu. Bu takip uğruna nelere katlandık bilseniz; gruplara rehberlik etmenin yanı sıra, kilo ortalaması 120’nin üzerindeki insanlara gece kavalyelik etmenin sıkıntısını tahmin bile edemezsiniz… Üstelik bunların bazıları da erkek olursa!..”

       Servisin, sayıları yüzleri bulan çalışma alanları arasına, her geçen gün yenileri ekleniyordu; ama biz, yine de bunlar içerisinde, yabancı uyruklu şahısların faaliyetlerinin izlenmesinden zevk alıyorduk. Bu izle­me; çok değişik ortamlarda gerçekleştirildiğinden ve muhtemel bir ca­susluk faaliyetine engel oluşturmasından dolayı, hevesle ve zevkle yaptığımız bir çalışma oluyordu.
       Casusluk faaliyeti, öyle duvarlara afiş yapıştırmakla veya inşaat­lara pankart asmakla kıyaslanacak bir faaliyet değildi. Yapan da, yap­tıran da, karşı koyan da çok dikkatli davranmak zorundaydı…
       Yabancılar içerisinde, tek başına gezenler olduğu gibi, grup olarak dolaşanlar ve bu şekilde ülkemizi ziyaret edenler de bulunuyordu. Bu grup­lar içerisinde en dikkati çekenler ise, her zaman olduğu gibi Ruslardı!
       “Canım, gezerse gezer, ne var bunda? Seyahat etmek, onun da hakkı değil mi?” diyebilirsiniz. Ancak durumu, hiç de öyle sizin sandığınız kadar basit görmemek gerekiyor. Çünkü o zamanki komünist idarede, yurtdışına çıkış yapmak, öyle her kula nasip olan bir şey değildi! Yurtdışı gezilerine çıkanlar; ya parti tarafından faydalı çalışmaları için ödüllendirilenlerden, ya da KGB veya GRU(*) tarafından, istihbarat çalışmalarına yardımcı olması amacıyla bir araya toplanmış uzmanlardan oluşuyordu.
       Bu gibi uzman-turist(!) grupları ile sık sık karşılaşıyorduk. Bizim kasaba gibi, kuş uçmaz kervan geçmez yerlere ne amaçla gelmiş olduklarını bilemiyorduk. Ama geldiklerine göre bir amaçları vardı herhalde!
       Ruslar; gündüz dolaşmaları sırasında, birbirlerinden asla ayrıl­mazlar, kendi aralarında konuşmazlar, hele hele hiç gülmezlerdi. Grup şeflerinin bir bakışı, konuşmak veya gülmek isteyenleri derhal sustururdu. Onlar, –benzetmek gibi olmasın– sanki çoban tarafından güdülen bir koyun sürüsü örneği, ne tarafa götürülürse, o tarafa gi­derlerdi. Aramızda kalsın, ama aslını soracak olursanız, grup halinde gezen bütün turist kafileleri de öyle değil midir?
       Sadece akşamları, içlerinden birçoğunun içki içerek hafif tertip neşe­lendiklerini görmek mümkün oluyordu. İşte o zamanlar, bağıra bağıra ko­nuşurlar ve kaba saba kahkahalar atarlar, ama asla sarhoş olmazlardı! Daha doğrusu, bizim anladığımız anlamda bir Rus’un sarhoş olması, yani küfelik olması için herhalde bir fıçı içki içmesi gerekiyordu.
       Son gelen Rus kafilesinde de böyle olmuştu. Ben, kaldıkları otelin bir görevlisi olarak onlara rehberlik ediyor, ayakta zor duran taş sur­larımızın sözde tarihi geçmişini ve çatısına kadar ot kaplamış olan iki kümbetimizin tahmini(!) sahiplerini anlatmaya çalışıyordum. Beni, ses­sizce ve dikkatli bir şekilde dinliyorlardı. Hepsinin, az çok bir-iki ya­bancı dil bildiklerine emindim, ama hiç belli etmiyorlar ve kendi arala­rında sadece Rusça konuşuyorlardı.
       Bu göreve başlamadan önce müdürüm;
       “Ruslar çok dikkatli çalışırlar. İyi eğitilmişlerdir. Onların istihbara­ta ayırdıkları bütçe ile biz en az on yıl idare ederiz. Zayıf oldukları tek nokta ise içkidir. Onu görünce dayanamazlar ve içtiklerinde de fıçı gibi içerler, ona göre!” demişti.
       Bunları ben de biliyordum. Hatta KGB’nin eğitim çalışmalarında kullanılmak üzere bir Türk ilçesini(**), evleriyle, sokaklarıyla, çarşısındaki çeşitli dükkânlarıyla aynen inşa ettiğini ve orijinalinden farksız olan bu yapma ilçe içerisinde, uzmanlarını eğittiğini de biliyordum.
       Konaklamalarının son gecesiydi. Sabah erken saatlerde oteli terk edecekler ve bizim sorumluluk bölgemizden ayrılacaklardı. Şu ana ka­dar, herhangi bir sakıncalı durumlarını tespit edememiştik. Son ak­şamları olması dolayısıyla, otel müdürü ile anlaşarak onlar için müzikli bir gece düzenlemek istedik. Tabii, gece boyunca bol bol içki de ikram edilecekti. Belki, son anda bir şeyler yakalamak mümkün olabilirdi!
       Otelin salonunda toplanmış bulunan Rusların gözleri, daha şim­diden pırıl pırıl parlamaya başlamıştı. Yedisi kadın, toplam on sekiz Rus, biraz sonra başlayacak olan küçük eğlence için kendilerini hazır­lıyorlardı. Kim bilir nasıl içecekler, nasıl eğleneceklerdi?
       Aslında eğlence dediğimiz de, pek öyle abartılacak bir şey değildi. Davul-zurna eşliğinde bir halk oyunları ekibi, saz çalıp türkü söyleyen kendi halinde iki mahalli sanatçı ve karışık müzik eşliğinde sunulan içki ve dans!
       Program normal olarak sürüyor, zaman ilerledikçe gruptaki tansi­yon da yükseliyordu. Kafalar artık iyice dumanlanmaya başlamıştı. Yüksek çıkışlı hoparlörden yayılan müzik, birbiri ardından yuvarlanan bedava votka dubleleri ve yaratılan sıcak ortam, Rus vatandaşlarını neşelendirmeye yetmişti.
       Artık dans ediyorlardı. Koca gövdeleriyle, kızarmış yanakları ve burun uçlarıyla, tepiniyorlar, zıplıyorlardı. Bu arada, kadınların sayıca az olması nedeniyle, erkek kadın karışık, kimin kiminle dans ettiği belli olmuyordu.
       İşte ne olduysa o anda olmuş ve bir kenarda onları seyrederken, kendimi birdenbire pistin ortasında buluvermiştim. Hem enine, hem bo­yuna, maşallahı olan bir adam, partner olarak beni piste çekivermişti. Eh, ne de olsa rehberleriydim ve onlar için yabancı sayılmazdım.
       Adamcağız aslında dans falan etmiyordu. Fazla içkinin de etkisiyle elini kolunu rastgele sallıyor, bu arada da kendi kendine bir şeyler homurdanıyordu. Gürültünün fazlalığından, ne söylediğini anlamama imkân yoktu. Ben de, üç beş kelimenin dışında Rusça bilmiyor, ancak arada bir, sözde onu teşvik etmek için “Da! Da!”(***) diye bağırıyordum. Ben öyle bağırdıkça, adam daha bir coşuyordu.
       Zaman zaman bana çarpan kolları, eski pehlivanların birbirlerine elense çekmelerini andırırcasına, beni yerimden oynatıyordu. Bu ara­da diğer Ruslar oturmuş ve tempo tutarak bizi alkışlamaya başlamış­lardı. Bu sırada, müziğin ritminin de hızlandığını fark etmiştim. Pistte, sadece ikimiz dans ediyorduk.
       Rus partnerim ortalık yerde tepiniyor, zıplıyor, çömelip kalkıyor, mesafeyi biraz aralayacak olsam, hemen ellerimden tutarak beni ken­dine doğru çekiyordu. İyice kızarmış ve ter içinde kalmıştı. Artık, Çar­liston mu yoksa Kazaska mı oynadığı belli değildi!
       Bir ara, sağ ayağımın üstünde bir acı hissettim ve can havliyle; “Ah!” diye bağırdım.
       O ise, iri ve ağır gövdesiyle ayağıma basmış olduğunun farkında değildi. Benim can acısıyla bağırışımdan sonra, o da aynen;
“Ah!” diye haykırdı.
Benim bağırışımı, herhalde İspanyolların “Ole…”sine benzer bir nara falan sanmıştı.
       Dansımız bütün hızıyla devam ediyordu. Tükendiğimi hissediyor­dum, ama onun elinden kurtulmam imkânsızdı. Çok geçmemiş, ben öteki ayağımın acısıyla tekrar bağırmıştım;
       “Ah!”
       “Ah!”
       Bu kez, onun dışında, oturan bütün Ruslar hep beraber ayağa kalkarak arkamızdan;
       “Ah! Ah!” diye bağırmışlar ve ellerindeki votka kadehlerini, bir dikişte fondip yuvarlanışlardı…
       Artık ne yapacağımı bilemiyordum. Her iki ayağımın parmakları kırılmış gibiydi ve müthiş canım yanıyordu. Böyle giderse, daha me­muriyetimin ilkbaharında, malulen emekli olacaktım. Aksi gibi, bizim yardım sandığı da, her iki ayak parmağının kaybına yüzde on’dan faz­la ödeme yapmıyordu.
       Tam kaçıp kurtulmak için fırsat kolladığım bir anda, gene;
       “Ah!” diye bağırmak zorunda kaldım.
       “Ah!”
       “Ah! Ah!”
       Sonunda müzik bitmiş, ancak ben de bitmiştim. Birkaç Rus, al­kışlar içerisinde yanıma geldiler ve ceplerinden çıkardıkları bir şeyleri, orama-burama iliştirmeye başladılar. Herhalde beni tebrik ediyorlar ve bu küçük armağanları vererek ödüllendiriyorlardı. Ancak benim onları kabul edecek halim yoktu. Ayakta doğru dürüst duramıyordum ki!
       Nihayet, kendimi zorlukla müdür odasına atabilmiştim. Neyse ki, çoraplarımı çıkardıktan sonra, tek tek saydığım parmaklarımın yerli yerinde olduğunu görerek rahatladım. Hiçbiri eksik değildi!
       Bu arada, ceketimin yakasına ve çeşitli yerlerine gelişigüzel ilişti­rilmiş madalya, rozet ve iğnelere de bakma fırsatını bulmuştum. Ken­dimi, dünya savaşına katılmış mareşaller gibi görüyordum! Lenin’li, orak-çekiçli, kızıl yıldızlı bir sürü hediyenin birkaçını, o gece yaptığımız dans gösterisinin anısına saklamaya karar verdim. Tabii birkaç örnek de, yazı ekinde üst makamlara gönderilmişti…
       Şimdi ne zaman onlardan birini elime alsam, kim olduğunu bile bilemediğim bu Rus vatandaşının, belki de meslektaşımın(!) yaptığı müthiş figürler aklıma gelir ve her seferinde istemeyerek de olsa içim­den;
       “Ah!” diye bağırırım.

(*)    GRU, Rus Askeri İstihbarat Servisidir.
(**) Bu ilçe, Seydişehir’dir. Burada bulunan alüminyum tesisleri, Ruslar tarafından kurulmuş ve uzun yıllar, bu tesislerde Rus uzmanlar görev yapmışlardır. Eğitim amacıyla inşa edilen benzer yer ise, Moskova yakınlarındadır. Sonradan burası, başta Türkiye’den gidenler olmak üzere, çeşitli ülkelerden gelen militanların yerleşim ve eğitim kampı olmuştur. Burası, son zamanlarda, bazı tanıdık şahsiyetlere de(!) ev sahipliği yapmıştır. Seydişehir görünümünü artık kaybetmişse de, halen faaliyetine devam etmektedir.
(***) Rusça karşılığı “Evet! Evet!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle