Yaylalar… Yaylalar!..

       “Fırsat bulup da yattığınız sıcacık yatağınızdan, bir sabah ‘Yaylalar… Yaylalar!..’ ezgisiyle uyandığınızda ne yaparsınız? Ne yapacaksınız, fırlayıp kalkarsınız! İnsanın içinden, bir grup komando askerinin sabah eğitimini içeren ve kulaklarda birtakım anıları çağrıştıran bu ezgiyi duyup da hâlâ yatağından kalkmamış olanlara insanın içinden yuh olsun demek geliyor. Memleketi bu hale getirdikten sonra hâlâ ‘demokrasi’de ısrar edenler, gerektiğinde tersine işleyebilen demokrasi çarkının kurbanı olacaklarını bilemediler, hiçbir dönemde de bilememişlerdir!..”

       Taze bir ilkbaharın güzel günlerinin gelmesini hasretle bekliyor­duk. Cemreler uzun süre önce düşmüştü, ancak hava sıcaklığı henüz mevsim normallerine ulaşmamıştı. Güneşin doğuşu ile batışı arasında­ki sürenin, yavaş yavaş da olsa uzamaya başladığı fark ediliyordu.
       Eskiden beri, erken kalkmaya gayret eder, sabah mahmurluğunu mümkün olduğunca yatakta bırakır ve güne öyle başlamayı tercih eder­dim. Bunu alışkanlık haline getirdiğim için de çok sıkıntı çekmiyordum.
       O gün de yeni uyanmıştım. Göz kapaklarımı günün ilk görüntülerine açarken bir yandan geriniyor, bir yandan da göz ucuyla hanı­ma bakıyordum. O, daha uyuyordu!
       “Sabahın bu sessizliği içerisinde ne de güzel uyuyor! Aman, bi­raz daha uyusun,” derken, birdenbire, dışarıda sanki bir top patla­mıştı.
       “Yaylalar… Yaylalar!”
       Duymuş olduğum bu ses, apartmanın hemen önünden geçmekte olan ana caddeden geliyordu;
       “Komşu kızını zapt eyle!”
       Hanım da silkinerek uyanmış ve korku ile merak karışığı gözlerle bana bakmaya başlamıştı. Dışarıda neler olduğunu, o da merak et­mişti.
       “Yaylalar… Yaylalar!”
       İkimiz birden pencereye atıldığımızda, gördüklerimiz karşısında donup kalmıştık. Dışarıda, üst tarafları tamamen çıplak yirmi asker, başlarında, aynı şekilde soyunmuş büyük bir olasılıkla rütbeli biri, hem koşuyor hem de koşunun ritmine uygun bir şekilde;
       “Bizim oğlan âşıktır… Yaylalar… Yaylalar!” diye bağırıyorlardı…
       Sabahın bu kör saatinde, ilçe sokaklarına düşen bombanın sırrı çözülmüştü. Bizim Jandarma Komutanlığı’nın askerleri, bu soğukta, sabah sporlarını yapıyorlardı; ama ilk kez böyle yapıyorlardı!
       Yüzbaşı, farklı gruplara ve ideolojilere ayrılmış bulunan ilçe halkı üzerinde askeri otoritenin varlığını hissettirmek amacıyla, masum bir gösteri yapmak istemiş ve bunu da başarmıştı.
       Sokaklarda yaklaşık bir saat kadar koşan askerin postal sesleri, aslında, gelmekte gecikmeyecek olan askeri idarenin ayak seslerinden başka bir şey değildi.
       “Yaylalar… Yaylalar!”
       Sonradan, kendi kendime çok düşünmüştüm bu dizeler üzerinde;
       Ülkemizde en çok sevilen ve kullanılan sözcüklerden biriydi yaylalar! Üzerine yüzlerce türkü söylenmiş, nice ağıtlar yakılmıştı…
       Zengini de severdi yaylaları, fakiri de! Oralarda, zenginlerin ev­leri, fakirlerin de kulübeleri vardı…
       İnsanlar da seviyordu yaylaları, hayvanlar da… İnsanlar, eğlen­meye çıkarlardı oralara, hayvanlar da karınlarını doyurmaya…
       İlk fidanlar, ilk tomurcuklar, yaylalarda açar; ilk kar taneleri, yine yaylalara düşerdi…
       Büyük nehirler, ilk su damlacıklarını yaylalardan alırlar, uzak ülke­lere kanat çırpan göçmen kuşlar, yaylalarda soluklanırlardı…
       Yaylaların balı da tatlı olurdu, balığı da…
       Şimdi ise, ne yazık ki, evet, ne yazık ki, başkaldırmaların gizli yu­vaları, askerlerin de zorunlu eğitim alanları olmuştu…
       Yaylalar… Yaylalar!..