Denetleme Böyle Olur!..

D

       “Bir hazırlık, bir telaş… Hazırlıklar yapılıyor, brifing metinleri tekrar tekrar gözden geçiriliyor. Aman hiçbir şey unutulmasın; temizlik bitirildi mi, dosyalar tamam mı, faaliyet raporları hazır mı… Eve haber verildi mi? Öyle demeyin, denetleme bir başka şey canım; isterlerse adamın canını alırlar, geleceğini karartırlar! Sıkıysa hazırlıklarınız eksik olsun, sunumda ufak bir hata yapın, bakın neler oluyor?..”

       Telsizci arkadaşımız hızla kapıdan içeriye girdi ve “Geliyorlar!” diye bağırdı.
       Biz de, oturmakta olduğumuz müdürümle birlikte hemen ayağa fır­ladık ve bir zamanlar Hunların kovaladığı barbar kavimlerin önünden kaçan Avrupalılar gibi, korkuyla birbirimize dönerek;
       “Geliyorlar… Geliyorlar!” diye seslendik. Kimler geliyor, neler oluyordu?
       Oysa öyle telaşa düşülecek bir durum yoktu. Bölgemiz bu yıl, periyodik denetleme takvimi ve programı içerisinde yer aldığından, merkezden görevlendirilen(*) üst seviyedeki amirlerimiz tarafından denetlenecekti, o kadar!
       Ben, yeni bir personel olduğum için hiç denetleme geçirmemiştim ve nasıl yapıldığını da bilmiyordum. Ancak duyduğum kadarıyla, nasıl olabileceğini tahmin edebiliyordum. Kim bilir bizi nasıl didik didik ede­ceklerdi? Müdürüm ise, bu konuda daha tecrübeliydi. Geçmişinde, iki-üç denetleme geçirmiş, ama hepsinden de başarıyla çıkmasını bil­mişti. Denetleme geçirmenin zor bir olay olduğunu söylüyor, ama ba­şarılı olmamamız için bir neden göremiyordu. Bu denetleme, onun müdür olduktan sonra vereceği ilk sınav olması dolayısıyla da ayrı bir önem taşıyordu.
       Önümüzde daha iki günümüz vardı ve biz, hazırlıklara hemen başlar ve geceli gündüzlü çalışırsak, ancak yetiştirebilirdik. Eksiksiz bir denetleme verelim istiyorduk.
       Denetleme geçirmek, öyle kolay bir şey değildi! Bu konuda başa­rısız olanların başlarına neler gelebileceğini, tecrübeli ağabeylerimiz­den, birer umacı hikâyesi dinler gibi dinlemiş ve ürperen tüylerimizi zorlukla yatıştırabilmiştik. Adamın hiç gözünün yaşına bakmazlar, hem terfide hem de tayinde gereğini yapıverirlerdi.
       Bu denetlemede bölge personeli, hem mesleki konularla ilgili denetimden geçirilecek hem de alınan güvenlik tedbirleri ve personel güvenilirliği hususlarındaki sorulara muhatap olacaktı. İki yüze yakın resmi soruya cevap vermenin yanı sıra herhalde bir sürü de özel soru sorulacaktı…
       Gelenler ayrıca sağa sola bakınacaklar, orayı burayı karıştıra­caklar, aksayan bir şeyler bulmak için ellerinden gelen çabayı göstere­ceklerdi. Aklıma, ister istemez eskiden ilkokullarda yapılan tırnak, diş ve hatta bit kontrolleri geliyor; ancak bir türlü emin olamadığım için böyle bir denetimden geçip geçmeyeceğimizi müdürüme soramıyordum.
       Hemen aramızda bir görev bölümü yaptık. Erler, telsizci arkada­şımızın nezaretinde binanın, mobilya ve döşemelerin, araç ve gereçlerin temizliği, tertip ve düzeninden sorumlu olacaklardı. Ben, tüm dos­yaları hazırlayacak ve sorulacak sorulara anında cevap verebilecek bir hale getirecektim. Müdürüm ise, kısa bir brifing verecekti. Şimdiden terlemeye başlamıştık. Zordu işimiz… Çok zor!
       İki gün süresince yememiş-içmemiş, gece-gündüz çalışarak tüm hazırlıklarımızı tamamlamıştık. Allah için, hiçbir şeyimiz eksik değildi! Hatta müdürüm, “Kâğıttan okumak ayıp olur!” diyerek, otuz altı sayfa tutan kısa(!) brifing raporunu, dün gece sabaha kadar oturarak ezber­lemeyi başarmıştı.
       Sabah, en güzel elbiselerimizi giymiş ve pırıl pırıl parlayan ayak­kabılarımızla müdür odasında toplanmıştık. Benim ayakkabılarım, diğerlerine göre daha çok parlayıp dikkati çektiğinden olacak, patro­nun gözüne takılmıştı da, onun için kendisine;
       “İki kez boyadım da ondan…” şeklinde açıklayıcı bilgi vermek zo­runda kalmıştım.
       Müdürüm bizlere son talimatlarını verdikten sonra gelenleri ilçe­miz sınırında karşılamak üzere çıkıp gitmişti. Hepimiz, büyük bir tedir­ginlik içerisinde yola bakan pencerenin kenarında bekleşiyorduk. Saatler çok çabuk geçiyordu, ama halen ortalıkta gelen giden yoktu.
       Saat tam on ikiye gelmişti ki, beklediğimiz misafirlerimiz kapıdan içeriye girmişlerdi. Geniş bir steyşın aracın içerisine oturmuşlardı. Şo­för ve sivil korumanın dışında iki kişiydiler. Herhalde, altmış yaşların­da olacaklardı. Bembeyaz saçları, titiz giyimleri ve vakur tavırlarıyla, saygı uyandırıyorlardı.
       Gülümseyen ve sıcak bir ifadeyle;
       “Nasılsınız çocuklar?” diyerek hatırımızı sordular.
       Ben ve telsizci arkadaşım;
       “Sağ olun efendim, hoş geldiniz!” diye cevap verdik.
       Ancak erlerimiz, yine alışkanlıktan olacak, sorulan soruyu hep bir ağızdan;
       “Sağ olun komutanım!” diyerek cevaplandırdılar…
       Acaba ilk olarak denetlemeye nereden başlayacaklardı. Ağızla­rından çıkacak tek kelimeyle, atılmaya hazır bir vaziyette, aportta bek­liyorduk!
       Ancak onlar, birbirlerine bakarak;
       “Yahu, uzun yoldan geldik. Hem yorulduk hem de biraz acıktık. Yol üzerinde doğru dürüst bir yer yoktu, ne yapsak acaba?” şeklinde, “Kızım sana söylüyorum, müdürüm sen anla!” kabilinden sözler et­meye başlayınca, müdürüm fırsatı kaçırmadan atılıp;
       “Yemek hazır olmalı başkanım! Şuradan, bizim eve geçiverelim. Hanımın da gözü yollarda kalmıştır,” dedi.
       “Hiç gerek yoktu, ama eh, mademki hanımefendi hazırlık yap­mış, biraz bir şeyler atıştırıverelim bari!”
       Öğle yemeği çok neşeli geçmiş ve tam bir buçuk saat sürmüştü. Her ikisi de konuşkan ve hoşsohbet insanlardı. O yüzden, zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştık. Ama servis prensiplerinin dışına çıkmamışlar, hanımefendinin yanında hiçbir resmi konuya değinmemişlerdi. Herhalde, öğleden sonra bizi tam olarak sıkıştırmayı, suyumuzu çıkarmayı planladıklarından olacak, kuvvet topluyorlardı.
       Tekrar makam odasında bir araya gelmiştik. Müdürüm, önceden hazırlamış olduğu projeksiyon perdesinin önünde otuz altı sayfalık küçük(!) raporunun ilk satırlarından, çaktırmadan biraz kopya çekip söze girmeye hazırlanıyordu ki, denetçilerden biri;
       “Bu yemeğin üstüne, şöyle oturaklı, bol köpüklü bir kahve iyi gi­der! Ha, kahveniz yok mu yoksa?” diyerek arzularını dile getirmişti…
       Ne demek? Kahvemiz hiç olmaz mıydı? Ta bilmem nereden, “Hacı Baba Kahvesi”ni boşuna mı getirtmiştik? Bu hazırlıkları boşuna mı yapmıştık? Hemen, bol köpüklü kahveler hazırlandı ve yanlarında birer bardak suyla birlikte, peçeteli olarak kendilerine sunuldu. Erler, bir gün önce, kahve pişirmek konusunda hanımefendiden özel ders aldıkları için kahveler de çok güzel olmuştu hani!
       Bir süre sonra da boşlar alınmış ve ortalık yeniden sütliman ol­muştu ki, bu kez öteki denetçi, patronun kulağına doğru eğilerek bir şeyler söyledi;
       “Ne demek, tabii, buyurun başkanım! Tuvalet bu tarafta!”
       Saat, neredeyse üç buçuğa geliyordu. Tuvalete gitmiş olan de­netçi, bir süre sonra içeriye girince, öbürü ayağa kalkmış ve ona;
       “Hadi bakalım! Hazırsan, yola çıkalım… Yolumuz uzun, hava ka­rarmadan varmalıyız,” dedikten sonra, müdürüme dönerek, “Sizin re­fakat etmenize gerek yok,” diye de ilave etmişti…
       On dakika sonra, ortalıkta hiç kimse kalmamıştı. Müdürüm, masa­sının başında, herhalde sinirinden olacak, gece sabaha kadar ezberle­diği brifing raporunu yüksek sesle okuyor, erler ise bir köşeye çektik­leri telsizci arkadaşımıza ısrarla;
       “Gelenler paşaydı… Ha, paşaydı değil mi?” diye soruyorlardı.
       Bense, ayakkabılarıma gözlerimi dikmiş, öylece uzun süre oturmuş ve en az üç ay boyunca onları boyamama gerek olmadığını düşünüp durmuş ve hatta duyamayacağıma dair de içimden yemin etmiştim…
       Bir ay sonra da, denetleme sonuçları bize gönderilmişti. Einstein’ın “İzafiyet Teorisi Denklemi”ne benzettiğim bir formülden(!) hare­ketle yapılan hesaplama sonucu Bölge Müdürlüğümüz, yüzde doksan iki oranında başarılı bulunmuştu! Başkanlık makamı bile bize tebrikle­rini iletiyor ve başarılı çalışmalarımızın devamını diliyordu…
       Çok memnunduk. Başarılı bir denetleme geçirmiştik, ama uzun süre, yüzde sekizlik olumsuz puanın nereden ve niçin verildiğini bir türlü çözememiştik.
       Müdürüm inatla;
       “Hanım yüzündendir, hanım! Dairede hiçbir eksiğimiz yoktu ki! Ona, püreyi etin yanına koymasını söylemiştim, ama beni dinlemedi. Görmüş geçirmiş insanlar bunlar. Patates püresi salata gibi öyle or­talığa konulmaz ki,” diyerek kendi kendine uzun bir süre söylenip dur­muştu. 

(*) Teftiş Kurulu Başkanlığı’ndan

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz