Devrimciye Kız Gerek!..

D

       “Kadın-erkek eşitliği vardır, deriz; her iki tarafın da mevcut haklardan eşit olarak yararlanması gerektiğini yeri geldikçe vurgularız; yasalarda bu yönde değişiklikler yaparız; ünlü feminist yazarların köşe yazılarını okur, kitaplarını kapışırız… Peki, Anadolu kadınının ezilmişliğini ortadan kaldırabildik mi? İmam nikâhlı yaşama dur diyebildik mi? Yasalara rağmen kuma üstüne kuma getirenleri dize getirebildik mi? Üç çeyrek yüzyılda ne kadar mesafe katettik? Hele bir başka konu var ki, o da işin en acı yönü!..”

       Evet! Patronumun, “Hoca bu, işini bilir!” sözü, tam yerine otur­muştu. Diğerleri gibi, o da bir parti lideriydi. Büyük kitleleri peşinden sürüklemek, kendi grubunun siyasi görüşleri doğrultusunda iktidar ol­mak ve hükümet etmek arzusundaydı. Bunu da tabii karşılamak ge­rekiyordu. Biz de eğer demokrasiye ve demokrasinin kurallarına ina­nıyorsak, buna katlanmak zorundaydık!
       Okuyucunun affına sığınarak, ısrarla, tekrar aynı konuya dönmek istiyorum. Ülkemiz, bugüne kadar nice hocalar görmüş ve bu millet, yine nice hocaların arkasında namaz kılmış, onların vaazlarını dinle­mişti. Peki, ama abdesti bozan veya sakatlayan hususları anlatırken, doksan dokuz neden gösteren, yine bu hocalar değil miydi?
       Sabahın erken saatlerinden beri yollara dökülen, koşuşturan, ter­leyen, sıkışan, yorulan vs. bunca insanın abdestinin hâlâ geçerliliğini koruduğuna inanmak gerçekten güçtü. Peki, abdestsiz namaz kılınır mıydı? Günahı boynuna… Demek ki, kılınabiliyordu! Hal böyle olunca, tarihte İslam’a hizmet etmiş o kadar değerli bilginin ve gerçek Müslü­manların mezarlarında kemikleri sızlamayacak mıydı?
       Burada doğru olmayan husus, milletin bu gibi gösterilerle gözü­nün boyanması ve aldatılmış olmasıydı!
       Basın-yayın organları, bu gibi hataları, yanlışlıkları, zaman zaman dile getirmişler ve millete gerçekleri gösterir olmuşlardı, ama gerçek neydi? Kim kaybetmişti de onlar bulmuşlardı? Sağın hataları, sol basın için propaganda malzemesi oluyor, solun yanlışlıkları ise, sağ basın tarafından yine aynı amaçlarla kullanılıyordu. Tarafsız basının var ol­duğunu söylemek mümkün müydü? Peki, millet doğruyu ve gerçeği nereden ve kimden öğrenecekti?
       Türkiye’de temiz siyaset yapmak ve seçilenlerden temiz siyaset yapmalarını beklemek de mümkün değildi! Siyaset, içine düşeni dibine çeken bir çamur yığınıydı. Ona bulaşan, bir daha iflah olmuyordu! Gerçek bir devlet adamı formasyonuna sahip üç-beş değerli şahsiyetin dışında, bunca yıllık çalışma hayatımda, hep aynı sonuca ulaşmış ve bundan herkes gibi ben de büyük üzüntü duymuştum. Ne yazık ki, hangi taşı kaldırsak, altında siyasilerimizden birini veya birkaçını bul­mak durumundaydık. Çamurlu siyaset yapmak, niçin onlar için bu ka­dar gerekliydi?
       Bu gibi kişiler için en yakışanı, herhalde;
       “İşime geleni söyler, işime geleni yaparım… Önce kesemi doldu­rur, sonra yan gelir yatarım!” şeklindeydi. Millet Meclisi’ndeki kürsü­den ettiği yeminin altından kalkacak acaba kaç kişi vardı?
       Bir gün, Jandarma Komutanı’nın acele daveti üzerine, yanına git­miştik. Makam odasındaki büyük toplantı masasının üzeri; bir sürü do­küman, bildiri, gazete, dergi, kitap vs. ile doluydu. İlk bakışta, içlerinde yasaklanmış yayın kapsamına girmiş olanların büyük çoğunlukta oldu­ğu göze çarpıyordu.
       Yüzbaşı, vakit kaybetmeden hemen anlatmaya başladı;
       “….filan yerde, normal devriye görevi yapan askerleri görünce, bir genç kaçmaya başlamış. Kovalamışlar… O da, korku ve telaş içerisin­de, Halkevi binasına sığınmış. İşte, bütün bunlar orada yapılan ara­mada ele geçti. Üç kişi de gözaltında…”
       Bir yandan, Halkevlerinin düşürüldüğü durum nedeniyle Atatürk’ün kemiklerini sızlatırken, bir yandan da ciltler dolusu kitabı ve yasak­lanmış süreli yayınları inceliyorduk. Onların birer listesini çıkardık, afiş­lerden birer örnek aldık. Fakat en çok diğer dokümanlarla ilgilendik. Bunlar içerisinde neler yoktu neler?
       “….falan yerde yapılan ortak bir eylemi kutlayan sendika ve der­nek başkanlarından, siyasi parti il örgütlerinden gönderilen destek ya­zılarının fotokopileri, örgüte mali katkıda bulunduğu anlaşılan bir mil­letvekilinin bağış makbuzunun sureti, dağıtılmak üzere hazırlanmış çe­şitli bildiriler, yine çeşitli şahıslara yazılmış, amaçlarını ve maddi des­tek taleplerini içeren tehdit kokan mektuplar, bilmem hangi liseye ait öğretmen ve öğrencilerin sempatizan listesi ve … En önemlisi, illegal bir örgütün talimatı!”
       Bu doküman, benliğime o kadar işlemiştir ki, ne zaman gazete­lerde veya televizyonlarda yasadışı örgüt üyesi olarak yakalanmış bir kızı görsem, hemen o talimat aklıma gelir ve bir tuhaf olurum…
       Ne diyordu bakın o talimat:
       “… Marksist-Leninist düzeni, aşamalı olarak gerçekleştirmek amacında olan ve kırlardan başlatılacak gerilla savaşı ile iktidara el koyma azminde ve kararlığında olan THKO…(*)
       Devrimci savaşımız sırasında, lojistik ve mali ihtiyaçları karşıla­mak üzere, muhtelif eylemler gerçekleştirilecektir…
       Bu eylemlerde görev alacak erkek ve kadın savaşçılara; teorik, taktik, teknik ve pratik her türlü eğitim yaptırılacaktır…
       Bütün yoldaşlar, özeleştiri konusunda duyarlı hale getirilecek, ka­dın olanlar ise, erkek yoldaşlarının her türlü gereksinimlerini karşıla­yabilecek tarzda bilinçlendirileceklerdir…”
       Daha fazla bir şey söylemeye gerek yok sanırım. Nasıl Hoca, bir yolla kendisine taraftar bulmaya çalışıyorsa, bu yasadışı örgüt de, aynı yanlış yoldan giderek, aynı hatayı işleyerek taraftarlarını çoğaltmaya çalışıyordu işte… 

(*) THKO: Yasadışı Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz