Şerefe!..

Ş

       “Bir bebek dünyaya gözlerini açıyor. Mutlu olayı kutlamak için yakın çevre masanın etrafında toplanmış. Yemekler yeniliyor, kadehler kaldırılıyor. Anlayacağınız sohbet olağanüstü; her şey planlandığı gibi yürüyor. Ancak gecenin ilerleyen saatlerinde, rakı şişede durduğu gibi durmuyor. Hemen akla, ters giden bir şeylerin olduğu geliyor ama değil; ortalık biraz daha ısınıyor, sohbet tatlılaşıyor!..”

       Ekim ayı ortalarında, bir erkek çocuğumuz oldu. Evimizde büyük bir mutluluk ve sevinç yaşanıyordu. Bütün aile büyüklerimiz, doğum nedeniyle bir süredir yanımızda bulundukları için, bu özel ve telaşlı günleri kolay atlatmıştık.
       Normal bir doğum olmuştu. Yaramazı, ilk kez kollarıma aldığım za­man ağırlığını hissetmemiştim bile… Kurbağa gibi, kolunu-bacağını dur­madan oynatan, sürekli ağlayan veya ağlar gibi yüzünü buruşturan mini­cik bir bebekti. Şimdi, 1.88 boyunda, aslan gibi bir delikanlı oldu. Zamanı geldiğinde… İşini bıraktı ve askere gitti. Şerefiyle askerliğini tamamladı…
       O gün, devlet hastanesinin doğum servisi hareketliydi. Tam yedi doğum olmuştu. Hepsi de normal doğumlardı. Hani düşünüyorum da, o günlerden bu yana, kadınlarımız nasıl bir değişim geçirmişlerdi de, şu sıralarda özel hastanelerde, yüzde doksan dokuz sezaryenle do­ğum yapar olmuşlardı?
       Sanki “Hayır… Ben, normal doğum yapmak istiyorum!” diyen kadınları­mız gitmiş ve yerlerine;
       “Aaa… Ne demek doktorcuğum! Siz madem sezaryen istiyorsunuz… Sizi kıracak değilim ya, öyle olsun!” diyen, uysal ve söz dinleyen ka­dınlar gelmişti…
       Tabii, doktorun böyle bir doğumdan ne kadar prim aldığını nereden bileceklerdi ki? Özel hastanelerin, öyle her sokak başında açılmalarının mutlaka bir nedeni olmalıydı. Ama önemli değildi… Allah, o yavrunun nasıl rızkını veriyorsa, hastane faturalarını da ödeyecekti herhalde!
       Çocuk ve torun sahibi olmanın sevinci, sadece ailemiz içinde ya­şanmıyordu. Müdürüm ve zarif eşi başta olmak üzere, diğer bölge personeli de aynı sevince katılıyorlar, mutluluğumuzu paylaşıyorlardı.
       Her zaman yemek masasına oturmak konusunda fırsat kollayan müdürüm;
       “Bunu kutlamamız lâzım,” demişti. “Hazır, peder beyler de bura­dayken…”
       Elbirliğiyle, akşam için güzel yemekler hazırlanmıştı. Hanımlar, yeteneklerini göstermek için sanki birbirleriyle yarışa çıkmışlar gibi, sofrayı çeşit çeşit meze ve yemeklerle donatmışlardı.
       Aslan sütü şişeleri, yaşlı bakkalın şaşkın bakışları arasında, altla­rındaki numaralara(!) bakılarak alınmıştı. Babam, hayatında hiç içki iç­memiş ve sigara kullanmamış bir adamdı. Bununla da gurur duyuyordu. Aslında ben de bu konularda ona çekmiştim, ama bu gece oğlumun şerefine kadeh kaldıracak, onun dünyaya gelişini kutlayacaktım. Buna kimse engel olamazdı… Zaten engel olmak isteyen de yoktu!
       Müdürüm, kayınpederden de hızlı çıkmıştı. Yüksek deneyiminin verdiği avantajla, yapılan konuşmaları çok dikkatli izliyor, arada bir ya­kaladığı parlak cümlelerin ve güzel temennilerin altını çizercesine, ka­dehini bunlar için kaldırıyordu…
       “Allah, analı-babalı büyütsün!”
       “Âmin… Şerefe!”
       “Şerefe!”
       Büyük dedelerinin tarikat ehli olduğunu yıllar önce unutmuş bu­lunan kayınpederim de, zaman zaman ona uyarak kadehini kaldırmak zorunda kalıyordu…
       “İnşallah, büyük adam olur!”
       “İnşallah, inşallah… Şerefe!”
       “Şerefe!”
       Zaman ilerledikçe, masanın üzerinde bulunan yemeklerin kimisi kaldırılıyor, ama çok geçmeden yerine yenileri getiriliyordu. Her tadılan yemek, aynı teraneden nasibini alıyordu.
       “Yenge… Dolmalar çok güzel olmuş!”
       “Ya… Nefis olmuş… Şerefe!”
       “Şerefe!”
       Kayınpeder, eski ve dengeli içicilerdendi. Ne zaman durulaca­ğını, ne zaman kadeh kaldırılacağını iyi bilirdi. Patronun, böyle zırt-pırt kadeh kaldırmasına biraz bozulmuş gibiydi. Ama yine de bir şey söy­lemek istemiyor, damadının yanında, yeni tanıştığı bu adamın her ka­deh kaldırışına, elinden geldiğince karşılık vermeye çalışıyordu.
       “Bu kötü günler de geçecek!”
       “Doğru… Güzel günlerin şerefine!”
       “Hadi şerefine!”
       Babam, zaten içmiyordu. Ben de daha ilk kadehle idare ediyor­dum. Ama onlar, öyle değildi… Bir büyük çoktan bitirilmiş, ikincisi de yarılanmıştı…
       Arada bir kayınpedere takılıyordum;
       “Baba, hani sen Bayramîye dergâhına mensup olmakla övünü­yordun, ne iştir?”
       Kayınpederim, içkinin de verdiği tatlı bir dille bana cevap veriyordu;
       “Yok, damat! Dergâh, aslında Bektaşî dergâhıydı, ama halk ara­sında Bayramîye diye biliniyordu…”
       “Neden?”
       “Neden mi? Bilmem!”
       Müdürüm, yine bir sözcük yakalamıştı…
       “Bütün Bektaşî babalarının şerefine!”
       “Hadi… Şerefine!”
       Onun, artık iyice sarhoş olduğunu düşünüyordum. Kayınpede­rimin de ondan aşağı kalır bir hali yoktu hani… İskemlelerinde düzgün oturuyorlardı, ama ayağa ilk kalkanın, iki adımdan fazla uzağa gidece­ğini hiç zannetmiyordum…
       “Allah, devlete millete zeval vermesin!”
       “Âmin… Hadi şerefe!”
       “Şerefe!”
       Neyse ki, sonunda hanımlar imdada yetişmiş ve kocalarının kolla­rına girerek, onları masadan kaldırmışlardı. Kayınpeder yatak odasına doğru götürülürken, kapı ağzında duran patronum, bir türlü bağlayamadığı ayakkabılarının bağcıklarını hem çekiştiriyor, hem de bir taraf­tan;
       “Erken kalktık hanım! Şurada ne güzel şerefe kadeh kaldırıyor­duk,” diye hâlâ söyleniyordu…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz