Geneleve Baskın Var!..

       “İstihbarat çalışmalarında takibin çok özel bir önemi vardır. Bir başka deyişle; masa başında oturan kesimin dışında, cephede çalışanların hemen hemen tüm zamanı takip, gözlem ve araştırmakla geçer. Servise yeni başlayanlar için en cazip geleni ise, yaya ya da arabayla yapılan takiplerdir. Bu sırada tüm dikkatinizi harcar, hata yapmamak ve hedefi kaybetmemek uğruna kırk takla atarsınız. Aman dikkat; taklalardan birini yanlış atarsanız, kendinizi hiç istemediğiniz bir yerde bulabilirsiniz!..”

       Sevgili müdürüm, ertesi gün işe gelmemişti. Hani, gelmemekte de haklı sayılırdı! Hanımefendiden sonradan öğrendiğimize göre de, sa­baha kadar yatakta, “Şerefe! Hadi şerefe!” diye sayıklayıp durmuştu. Yine de içkiye dayanıklı bir bünyesi vardı, içtikçe sapıtanlardan değil, tatlılaşanlardandı! Onunla, çok güzel ve çok özel anılarımız oldu…
       Yıllar sonra, onun emekli olduğunu öğrenmiş ve bir fırsatını bu­lup veda yemeğine katılmıştım. Bana, hafif şişmanlamış ve biraz da­ha çökmüş gibi gelmişti, ama neşesi yine yerindeydi. Durmadan, Adana’ya yerleşeceğini ve şunları bunları yapacağını söyleyip duruyordu.
       Yemeğin en güzel bir anında, yanıma gelmiş ve elimi tutarak;
       “Benim ilk müdürlük yıllarımda, bu gençle birlikteydim. Şimdi o da yıllanmış bir müdür. Emanetin; emin, güvenilir ve başarılı ellerde ol­duğunu görmekten mutluyum. Kadehimi, onun şerefine kaldırıyo­rum!” demişti.
       Bütün kadehler, yine “Şerefe!” diye kalkmış ve ben, yıllar önce yaşadığımız o güzel akşam saatlerini hatırlayarak gülümsemiştim.
       “Şerefe, sayın müdürüm… Şerefe! Bütün şerefler, sağlık dilekle­rimle birlikte senin için!”
       Onunla birlikte geçirdiğimiz günlerde yaşadıklarımızdan bir tanesi, belki de en güzeli, aşağıda anlatmaya çalışacağım öykünün satır­larında saklıdır…
       O günlerde, memleketin karmakarışık bir durumda bulunması, her zaman olduğu gibi, malûm devletlere ait misyonları harekete ge­çirmiş ve birtakım diplomatlar, sık sık yurtiçi gezilerine çıkar olmuşlar­dı. Amerikalısı, İngiliz’i, Fransız’ı, hatta Mısırlısı! Sanki bir yerden işa­ret almışlar gibi, hiç durmaksızın dolaşıp duruyorlardı…
       Herhalde büyük olayların meydana geldiği yerleri görmek ve gezi anılarının arasına, valilerle yapacakları güzel sohbetleri sıkıştırmak amacındaydılar ve bu yüzden de durmadan geziyorlardı. Ne meraklı ve kötü gün dostu insanlardı!
       Düşünün; bir elçilik yetkilisi kalkıyor, Ankara’dan bin kilometre uzaklıktaki bir yere gidiyor, on beş dakikalık bir görüşmeden sonra, hiç üşenmeden yine geri dönüyordu! Yani, mantığın kabul edebileceği bir şey değildi.
       Olayların nedenlerini ve faillerini araştırmak için mi oralara kadar gidiyorlardı, yoksa olaylar onlar gittikten sonra mı meydana geliyordu(!) belli de değildi.
       Başkanlık makamı, işte bu çerçevede, takip konusunun birden­bire ön plana çıkmasıyla, özel bir “Takip Kursu” düzenlemiş ve her böl­geden birer-ikişer kişiyi, iki günlüğüne merkeze çağırmıştı. Biz de bu kursa, müdürümle birlikte katılacaktık.
       Günün çok erken saatlerinde yola çıkmış ve saat daha dokuz ol­madan, başkanlık binasına varmıştık. Bizim gibi gelenlerin sayısı, on iki kişiyi buluyordu. Bütün gün, konu hakkında verilen teorik dersleri dinlemiş ve takip sırasında kullanılan birtakım teknik cihazların kulla­nım denemelerini gerçekleştirmiştik. Gece ise, kendi aramızda çok gü­zel bir takip organizasyonu düzenlenmişti. Takip işleminin, karanlıkta yapılacak olması, cazibesini daha da arttırıyordu.
       Dört-beş gruba ayrılmıştık. Dört araba, takip işlemini gerçekleşti­recek, bir araba da takip edeceğimiz kişiye tahsis edilecekti. Bizler, onun ne yapacağını, programını ve güzergâhını bilmeyecektik. Açık­çası, gerçek bir takip olabilmesi için senaryo gereği her şey düşünü­lerek uygulamaya konulacaktı…
       Takip edilmek üzere aramızdan seçilen kişi ise bizim patron ol­muştu. İçimizde en deneyimli olması nedeniyle, bu iş için onda karar kı­lınmıştı. Müdürüm, seçimden memnun olduğunu belli edercesine hınzır hınzır gülümsüyor, belli ki aklından kimbilir neler geçiyordu? Bir bilebilseydik, takip kolay olacaktı, ama düşüncelerinde hiç de açık vermiyordu.
       Takip, normal şartlar altında başlamıştı. Birçoğumuz, şehri yeteri kadar bilmediğimizden, gözle görülür bazı hatalar yapıyorduk. Müdü­rüm, kedinin fareyle oynadığı gibi bizimle oynuyor, zaman zaman yap­tığı testlerle bizi çok zor durumlara düşürerek;
       “İşte bakın! Takip ettiğiniz kişi de bir istihbaratçı olabilir ve dik­katli olmazsanız, istediği an sizi yakabilir,” demek istiyordu.
       Patronun peşinden, kimi zaman yaya olarak gidiyor, kimi zaman da arabalarla onu kıstırmaya çalışıyorduk. Hızlı ve sert araba kulla­nıyor, dar sokak aralarından kaçmaya çalışıyor, fakat yine de dört araçtan hiç olmazsa birinin takibinden kurtulmayı bir türlü başaramıyordu.
       Takip ettiğimiz kişinin bizleri atlatarak ortadan kaybolmasıyla bir­likte, takibin sona erdirilmesi kararı alınmıştı. Müdürüm, artık son koz­larını oynuyor, ancak arzu ettiği sonuca ne yapsa ulaşamıyor ve kıl payı kaçırıyordu. Onu kıstırdığımız için bayağı gururlanmıştık! Artık, ne yaparsa yapsın faydasızdı!
       Bir ara, ana caddelerden birine fırlamış ve oradan da, şehrin or­tasından geçen şehirlerarası anayola çıkmıştı. Çok süratli gidiyor, her­halde bu süratle bizi atlatacağını sanıyordu. Hepimiz, pür dikkat pe­şindeydik.
       Yine bir-iki cadde ve sokağa girip çıktıktan sonra, arabasının fren lambalarının yandığını ve yolun hemen yanındaki etrafı yüksek du­varlarla çevrili büyük bir bahçenin otoparkına girdiğini gördük. Herhal­de aracını orada bırakacak ve yaya olarak bizi atlatmaya çalışacaktı…
       Yavaş yavaş bir araya gelerek park yerine doğru yaklaştıkça, buranın, içinde küçük-büyük bir sürü binanın bulunduğu, çok özel bir yer(!) olduğunu anlamıştık. Otoparkında çok sayıda araba yer alıyor, dış giriş kapısından kokulu bir sıcaklık, bir uğultu ve müzik sesleri ge­liyordu.
       Arkadaşlarımızdan biri, kendine tanıdık geldiğinden olacak, he­men;
       “Burası, genelev!” diye bağırdı.
       Doğruydu… Müdürüm, bizi şehrin genelevine getirmişti… Ama takip devam ediyordu! Biz de arabaları görünmeyecek şekilde dikkat­lice park ettikten sonra, tek tek içeriye girmiştik. Kapıda oturan bekçi, kafasını çevirip bize bakmamıştı bile…
       Ortadaki geniş avluya bakan yaklaşık on kadar binanın önü, ka­labalıktan geçilmiyordu. Hemen hemen bütün erkekler, tek elleri cep­lerinde, dikkatlerini kapılarda durup müşteri çağıran yarı çıplak kadın­ların üzerinde toplamışlardı. İçlerinde iki eli cebinde olanlar da vardı, ama onların herhangi bir iş tutmadıkları ve garibanlıktan böyle dav­randıkları kanaatine varmıştık.
       Kadınlar da kadındı hani! İçlerinde gençleri de vardı, ama çoğun­luğu elli yaşlarındaydı. Hepsi aşırı derecede boyanmışlardı. Çıplak ve şişman vücutlarının şuralarında buralarında iri siyah benlerle büyük morluklar göze çarpıyordu.
       Ağır, hacı yağına benzer bir koku sürünmüşler ve genellikle ellerini kınalamışlardı. Ağızlarında sakız, kaba saba kahkahalar atıyorlar, sırası geldikçe hiç çekinmeden en ağır küfürleri savuruyorlardı…
       Her birimiz bir tarafa dağılmış, patronu arıyorduk; ama o yoktu. Sanki yer yarılmış da içine girmişti!
       Aklımızdan;
       “Sakın hazır buraya gelmişken… Şöyle tombul memeli birinin odasına saklanmış olmasın,” diye geçiriyorduk, ama bunu birbirimize söyleyemiyorduk. Yok canım! Benim müdürüm öyle şey yapmaz, saklanacak daha güzel bir yer bulurdu. Adamın boşuna günahını alıyorduk doğrusu!
       Etrafı biraz daha dikkatli bir şekilde araştıralım(!) derken, bu sıra­da kadınların sözlü sataşmalarına ve iltifatlarına hedef oluyorduk;
       “Açılın lan ib… Kibar beylere yol verin!”
       “Yakışıklı gençlere, bu akşam bedava!”
       Zaten buradaki insanlar üzerinde yeteri kadar tedirginlik yarattı­ğımızın farkındaydık… Tertemiz giyimli, çakı gibi on bir kişi… Kimdi bunlar ve buraya gelişlerinin geçerli bir nedeni var mıydı?
       Binaların bazılarında koşuşturmalar başlamıştı. Erkeklerden, ipsiz-sapsız takımı dışındakilerden, avluyu terk edenler giderek artıyordu.
       Artık burada duramazdık, gitmeliydik… Patron ise sır olmuş ve şim­di, kimbilir hangi kadının koynunda yatıyor veya avluya bakan pence­relerin birinden uzanmış, gülerek bize bakıyordu… Kaybetmiştik!
       Genelevin kapısından dışarı çıkarken, kapıda duran bekçi, bu kez nedendir bilinmez, hazırola geçip bize selam durmuştu. Tam araçla­rımızın başına doğru yönelmiştik ki, içimizden dışarı ilk çıkan;
       “Arabası yok, gitmiş,” diye seslendi.
       Aslında içeriye hiç girmemiş olan usta istihbaratçı, arabasının içi­ne yatarak, çok basit bir numarayla bizi atlatmış, bu arada da komik duruma düşürerek güzel bir ders vermişti. Nasıl olduğunu bile anla­yamamıştık.
       Dönüş yolunda hepimiz suskunduk. Başkanlık binasının kapısın­da bizi gülümseyerek karşılayan Müdürüm;
       “Nerde kaldınız yahu? Hadi… Hadi… Anladım! Neyse, banyoyu yaktırdım. Sırayla girin ve bir güzel yıkanın. Abdest almayı da unut­mayın!” diyerek, mahcubiyetimizin üzerine bir de tuz-biber ekmişti.
       Hepimiz yataklarımıza yatmıştık, ama uyuyamıyorduk. Uyuma­mız da mümkün değildi! Sabahleyin, bütün başkanlık personeline rezil olacağımız kesindi.
       Ertesi gün, mesai saati yeni başlamıştı ki, Albay’ın, hepimizi oda­sında beklediğini söylemişlerdi. Eyvah! İş ona kadar intikal ettirilmişti demek! Hem de hiç vakit kaybedilmeden… İstihbaratçılar, içerde de iyi çalışıyorlardı doğrusu!
       Çaresiz, teker teker odaya girdik. Albay, ciddi bakışlarla hepimizi birer birer süzdükten sonra;
       “Bravo size! Hepinize bravo!” diye bağırdı. “Sizleri buraya, takip kursu için çağırıyoruz… Siz neler yapıyor, nerelere gidiyorsunuz? Bü­yükelçilik müsteşarının, kâtibinin, ataşesinin geneleve gittiği nerede görülmüş? Üstüne üstlük, yerel basına da manşet olmuşsunuz! Şu­raya bakın… Rezalet!”
       Masasının üzerindeki birçok gazetenin içerisinden iki tanesini ayı­rarak bize doğru tuttuğunda, gerçekten manşette yer aldığımızı gör­dük!
       Şehrin sağ görüşlü bir gazetesi, büyük puntolarla;
       “MİT’çiler, dün gece şehrin günah yuvasında âlem yaptı,” der­ken, sol görüşlü bir diğer gazete de, aynı puntolarla;
       “MİT, şimdi de genelevdeki emekçiler üzerinde baskısını arttırı­yor,” diye yazmıştı.
       Pes vallahi… Bu basından korkulurdu! İyi ki, bir de resmimizi çe­kip basmamışlardı…
       Ah… Müdürüm… Ah! Bizi ne durumlara düşürmüştün! Oda­dan başımız önde çıkarken, arkamızdan Albay’ın tok sesini duymuş­tuk. Hem gülüyor, hem de bize sesleniyordu;
       “Kurs süresini bir gün daha uzattım. Bu gece, yine tatbikat ya­pacaksınız! Ona göre hazırlanın!”