Miniklere Minik Masallar (5)

M

KURDUN AĞZINDAN “KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ” MASALI
     “Her gün yaptığım gibi ormanı temizlemeye çıkmıştım. Orman benim evim, temiz tutmak da benim görevim. Derken bir kız beliriverdi. Kırmızı başlık ve peleriniyle çok kuşkulu bir görünümü vardı. Kimin aklına gelir bu tuhaf kıyafetleri giymek? Bir süre dikkatle izledim bu tuhaf kızı. Elindeki üzeri örtülü sepette kim bilir ne taşıyordu? Yanına yaklaşıp ne yaptığını sorunca, bana büyükannesinin evine gittiğini söyledi ama gel de inan. Yine de bıraktım peşini kendi işime döndüm. Ama aklıma bir kez takılı kalmıştı… Bir gidip bakayım, doğru mu söyledikleri, dedim kendi kendime; gerçekten böyle bir büyükanne var mıydı? Siz olsaydınız gerçek olup olmadığını denetlemek istemez miydiniz? Orman benim evim… Ben de hem ev sahibiyim, hem de öteki orman sakinlerine karşı sorumluyum. Neyse uzatmayayım… Gittim, baktım ve gerçekten bir büyükanne buldum. Sorduğumda, “Evet, o küçük kız benim torunum” dedi büyükanne. Ben de sorumlu bir kişi olarak, bu küçük kız yabancılarla konuşulmayacağını öğrenmemiş daha! Dedim ve anlattım kırmızı başlıklı kızla karşılaşmamı. Büyükanne de ürperdi ve birlikte torununa bir ders vermeye karar verdik. Büyükanne yatağın altına saklandı, ben onun geceliğini giydim, başlığını taktım ve yatağına yattım. Küçük kız bir süre sonra içeri girdi. Seslendi, yanıt verdim. Ne şaşkın bir çocuktu! Beni büyükannesi sanıvermişti. Neyse, bunlar bir şey sayılmaz, daha neler yaptı bir bilseniz. Kulaklarımın niçin büyük olduğunu sordu. Ne ayıp şey… Böyle bir şey hiç sorulur mu? Yine de çocukluğuna verip, gayet yumuşak bir sesle, seni iyi dinlemek için, dedim. Ama bu kez kalkıp da burnumun niçin büyük olduğunu sormaz mı? Yine aldırmamaya çalışırken, bu kez de ağzımın kocaman olduğunu yüzüme vurmaz mı? Artık sinirlenmiştim; ayağa fırlayıp peşinde koşturmaya başladım. Birden ne olsa beğenirsiniz! Bir avcı, elinde tüfeği ile kapıda beliriverdi. Üstüne üstlük; “Seni hain kurt, büyükanneyi yedin değil mi?” diyerek beni suçlamasın mı? Oysa büyükannenin kılına bile dokunmamıştım. O da saklandığı yerden çıkıp beni korumaya çalışmadı. Yaşlılık işte; kulakları iyi duymuyordu belki de! Ben de canımı kurtarmak amacıyla pencereden zor attım kendimi dışarı. Geçirdiğim büyük korkunun sarsıntısı yetmiyormuş gibi, o gün bu gün ormanda bile kimsenin yüzüne rahat bakamaz oldum; adım da hain kurda çıktı. Oysa benim hiçbir suçum yoktu… Yeter artık!..
(Şebnem Tirkeş)

GENÇ HIRSIZLA ANNESİ MASALI
     Bir varmış, bir yokmuş…
     Genç bir adam, hırsızlık suçundan yakalanarak idama mahkûm edilmiş. Cezası uygulanacağı sırada, son bir kez daha annesini görmek istediğini söylemiş. İsteği yetkililer tarafından memnuniyetle kabul edilmiş. Annesinin yanına getirmişler.
     Hırsız genç;
     “Yaklaş anne, yaklaş!” demiş. “Kulağına bir şey fısıldamak istiyorum.”
     Kadıncağız, denileni yapmış. Yapmış, ama mahkûm uzanan kulağı “Hart” diye ısırıp koparmış.
     Bu tüyler ürpertici manzaraya tanık olanlar, yaptığının ne anlam taşıdığını sormuşlar.
     Genç adam;
     “Onu da cezalandırmak için!” diye yanıt vermiş. Sonra da şunları anlatmış:
     “Ben küçükken, önemsiz hırsızlıklar yapar, ne çalarsam doğru anneme getirirdim. O da beni cezalandırıp bu kötü huyumdan vazgeçirmeye uğraşacağı yerde, beni gülerek karşılardı. Bana, ‘Aferin çocuğum, dünyada anlaşılmayacaktır… Bak gör,’ derdi. İşte şu anda, burada bulunuşumun tek sebebi, annem olan bu kadındır.”
     Dinleyenler, mahkûma hak vermişler. Yargıç, kadına dönerek;
     “Oğlunun söyledikleri maalesef doğru,” demiş. 

DANS EDEN AYI MASALI
     Ayının biri kurtulup nasılsa zincirinden, Ormana dönmüş yeniden. Alışmış olduğu gibi, art ayaklarının üstünde türlü oyunlar göstermiş arkadaşlarının önünde…
     “Hey,  bana bakın!” demiş. “Bu sanat kentlerde öğrenilir, adına da dans denilir! Haydi kalkın… Oynayın siz de, oturmayın öyle tembel tembel yerinizde.”
     “Git işine…” diye homurdanmış yaşlı bir ayı; “İster sanatın parlak, ister çok üstün olsun. Bu bence ancak, ruhunun alçaklığına bir örnek verir ve senin insanlara köleliğini gösterir!” 

GÖRÜNÜŞ MASALI
     İsketeyi tanır herkes; tatlı renkli güzel bir kuştur. Kanatları süslü puslu, görünüşü cidden hoştur.
     Bir bülbülle bir iskete, bütün gün uçup durmuşlar; sonra ikisi birlikte sarayda yuva kurmuşlar. Alev alev bütün gece, sıska bülbül ötüp durmuş; Sultan bunu işitince adamlarını çağırıp sormuş:
     “Hangi kuş ise gece öten, yakalayın hemen onu! Böyle bir ses duymadım ben, merak içindeyim enikonu.”
     Adamlar koşup çabucak dağılırlar dört bir yana, iki kuşu da tutarak getirirler genç sultana. Bülbül zayıf, ufak tefek, tüyü solgun, boynu sarı… İskete ise bir canlı çiçek, gökkuşağı kanatları.
     Sultan bunu görür görmez memnun memnun gülümsemiş, isketeyi okşayarak adamlarına şöyle demiş:
     “Bir bakınız şu kanatlar nasıl renkli, nasıl canlı… Ötüşü de tüyü kadar, iç açıcı heyecanlı!”
     Çocuklar, bu masal bize şu gerçeği gösterir; birçok insan içimize, hiç bakmadan değer verir…

HALİNDEN ŞİKÂYET EDEN EŞEK MASALI
     Eşeğin biri hep düş kuruyordu; “Şu kötü günler bir geçse,” diyordu. “Hava soğuk, saman kuru, yer ıslak… Ah, bir yaz gelse de kırda koşarak çayırlarda taze ot yeseydi… Bir yaz gelseydi! Bir yaz gelseydi!”
     Yaz günleri de geldi. Etraf yeşerdi, ama tükenmedi eşeğin derdi. Odun derdi çıktı, sap derdi çıktı. Eşek neredeyse canından bıktı. Yatıp dinlenmedi bir türlü arkası üstü, eşek ne yapsın, bahara da kışa da küstü:
     “Ah!” dedi. “Ne olur sonbahar gelse, yatsam bir gölgede, işler düzelse…”
     Ama sonbahar da tam hasat ayı, kaldırmak gerekir bütün buğdayı! Küfeler yüklenir her sabah erken, bir gün yine değirmene giderken; yorgun argın şöyle düşündü eşek:
     “Ah! Ah! Bir kış gelse de soğuk olsa tek… Sırtımdan odunu, yükü atardım, samanlıkta gel keyfim gel, yan gelerek yatardım.”
     Dünyada böyledir bütün eşekler, yaşamak için hep yarını beklerler…

KARTAL İLE LEYLEK MASALI
     Bir mayıs sabahı, gün henüz erken… Kocaman bir kartal gökte uçarken, birden bir kuşcağız çarpmış gözüne, inmiş bir ok gibi yerin yüzüne. Şimşek gibi hemen avına dalmış, zavallı hayvanı altına almış. Kıvranıp çırpınmış ama boşuna, çaresi olmamış tarla kuşuna…
     Ötede bir leylek farkına varmış, yaklaşıp kartala şöyle yalvarmış:
     “Ne olursun bırak zavallı kuşu; ne güzeldi demin dalda duruşu! Hele sesi cana can katıyordu, seslerden bir dünya yaratıyordu. Ötüşen kuşların en güzeliydi; şirindi, tatlıydı ve neşeliydi… Affet ne olur girme kanına, bir kuşu öldürmek sığmaz şanına!”
     Kartal kızgın kızgın söze başlamış, aptal leyleği bir güzel haşlamış:
     “Git işine koca geveze sen de! Hani bir kurbağa vardı geçende! Onu yemek için ırmakta tuttun, parçaladın önce, sonra da yuttun! Hesabını hemen bir anda gördün, acımadan kurbağayı öldürdün! Şimdi gelmiş bana ders veriyorsun, n’olursun hayvana acı diyorsun! Kurbağanın da çok tatlıydı sesi, hayran ediyordu kırda herkesi. Şaşarım vallahi sendeki akla, merhametin varsa kendine sakla! Başkasına anlat sen o masalı, merhamet isteyen adil olmalı!”

 

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi