Müftü Beyi Ziyaret!..

M

       “Elemanlanmak, istihbarat çalışmalarının olmazsa olmaz konularından ve belki de en önemlilerinden biridir. Bir eleman temin etmek uğruna nelere katlanılmaz ki? Bazen de tam aksine, eleman olarak istihdam edeceğiniz kişi, hoş bir rastlantı sonucu karşınıza çıkıverir. Şaşırır kalır, uzun süre olayın şokunu atlatamazsınız. Ondan sonra ise, değmeyin keyfinize!..”

       Devlet çapında istihbarat toplamakla yükümlü bir kuruluş olmak ve bu arada diğer devlet kurumlarını istihbarata karşı koyma konu­sunda bilgilendirmekle yükümlü bulunmak ve bir koordinatör görev üstlenmek nedeniyle, zaman zaman bazı kurum ve kuruluşları üst se­viyede ziyaret ediyor, onların yöneticileriyle elimizden geldiğince, yıkıcı ve bölücü akımlar konusunda uyarmak amacıyla sohbet konuşmaları ya­pıyorduk. Pek tabii ki, bu ziyaretlerin muhataplarının ve sohbet konula­rının seçimi konusunda çok titiz ve hassas davranıyorduk… Dav­ranmak zorundaydık da! Elimizden başkaca bir şey gelmiyordu.
       Bazı kişileri bilerek atlamış olmamıza rağmen, yine de önemli saydığımız yetkililerin hemen hepsiyle görüşmüştük. Bir tek görüşe­mediğimiz, ilçemizin müftüsü kalmıştı…
       Bir gün müdürüme;
       “Müftü beyi ne zaman ziyaret etmemi istiyorsunuz?” diye sor­dum.
       “Hah! Ben de sana tam onu söyleyecektim,” dedi. “Son zaman­larda kulağıma bazı olumsuz duyumlar gelmeye başladı, ama bildiğim kadarıyla Müftü Efendi, yine de iyidir! Sen ne dersin?”
       “Ben de onun halim-selim bir adam olduğunu, etliye-sütlüye pek karışmadığını biliyorum, ama bilinmez ki! Bugünlerde, insan kimin ne yaptığını bilemiyor!”
       “Yok, yok… Müftümüz iyidir. Ancak şu anda, partililerin büyük baskısı altında… Malûm; önümüzdeki seçimlerde onu kullanmak isti­yorlar!”
       “Eee… Bu da ziyaret için iyi bir neden değil mi?”
       “İyi olur… Şöyle bir uğrayıp, hal hatır soruver bakalım!”
       Yarım saat sonra, Kaymakamlık binasındaydım. Bina, her za­manki gibi çok kalabalıktı. Hemen hemen bütün memurluklar burada toplandığı için, halkın yoğun bir hücumu altındaydı. Bütün işler oradan takip ediliyor, zaten git gel’lerden bunalmış olan vatandaş, binanın uzun koridorlarında adım atacak yer bırakmıyordu…
       Müftülük için, en üst katta, koridorun sonunda, tek kapıdan girilen iç içe iki oda tahsis edilmişti. Dış odada, görünüşü ile pek perişan bir memur oturuyor, içerideki biraz daha büyük odada ise Müftü bey bulunuyordu.
       Dış odaya bazı yerleri kurtlar tarafından yenilmiş bir masa yerleş­tirilmişti. Memur ise, kirden her tarafı kapkara kesilmiş, yağ içindeki bir iskemlede oturuyordu. Odanın bu manzarası, adamın kendi perişan halinin bir tamamlayıcısı olarak özellikle tasarımlanmış gibiydi. Bunu, şunun için söylemek istiyorum; Millet Meclisi’nin lüks koltuklarında oturanlar, maroken divanlarında sefa sürenler, Anadolu’daki memuru­nun çalışma ortamını görebilseler, onlara bir kez olsun bakmak zah­metine katlanabilselerdi, bizler de böyle acıklı manzaralarla karşılaş­mazdık. Tek kelimeyle, utanılacak bir haldi bu!
       Kendimi toparlayarak, sakin ve yumuşak bir şekilde;
       “Müftü beyi görmek istiyorum,” dedim.
       “Biraz beklerseniz… Ankara’dan misafirleri var,” diye karşılık verdi.
       Çaresiz bekleyecektim. Önceden telefonla randevu almak kuralını pek uygulayamıyorduk. Telefon açtıklarımız çoğu kez, “Şu anda müsait olmadıklarını,” söyleyerek randevu talebimize olumsuz cevap veriyor­lardı. Onun için biz de, “çat kapı” yapıyorduk. Görgü kitabımızın kural­larına hiç uymuyordu ama… Ne yapalım ki durum bunu gerektiriyordu.
       Eee… Bizim gibilerle kim görüşmek isterdi ki? Bizden birini gör­düğünde nedendir bilinmez, kaldırım değiştirenler hatta yanımızdan geçmemek için, inanın toza, çamura, su birikintisine girenleri çok gör­müştük. Onun için, biz de görgü kurallarını bir kenara bırakmış ve böy­le doğrudan ziyaretlerle sonuç almaya çalışmıştık…
       Aradan yirmi dakika geçmesine rağmen, henüz ziyaretçilerden dışarıya çıkan olmamıştı.
       “Çok mu kalabalıklar?” diye, yeniden sordum. “Ben, öyle uzun sü­re kalmayacağım… Hatırını sorup çıkacağım…”
       “Siz bilirsiniz… Girin öyleyse,” dedi.
       Kapıyı tıklatıp içeriye girdim ve girer girmez, hemen odaya bir göz attım. İçerideki beş yabancının hiçbirini tanımıyordum. Üç tanesi sa­kallı, ama kapkara sakallıydı! İnsan, bu sakalları, Müftü Efendinin bembeyaz sakalı ile karşılaştırmak bile istemiyordu. Hani, sakalın yakışanı da vardı, ama bunlar yakışmayan(!) cinsindendi.
       Lisan-ı münasip ile selam verdim. Odada bulunanların hepsi, se­lamımı almışlardı. Ancak, Müftü beyin hali görülecek gibiydi. Büyük bir olasılıkla beni tanımış veya kim olduğumu tahmin etmişti. Yüzünde, suçüstü yakalanmış insanların, korku ile karışık şaşkın bir hali vardı.
       “Hocam, biraz zamansız ziyaret ettim galiba?” dedim.
       Cevap olarak, ağzının içinde bir şeyler geveledi, ama ben hiçbir şey anlamadım. Onu, hiç yoktan zor duruma düşürdüğümü düşün­düm. Söyleyeceğim tek bir söz, kendisi için idam hükmü niteliğinde olacaktı! Hay Allah! Gerçekten de zamansız gelmiştim…
       Sıradan biri olsaydım, belki de Müftü Efendi beni odasından ki­barca kovacaktı, ama şimdi bunu da yapamıyordu. Titreyen elleriyle, köşede boş kalmış bir iskemleyi göstererek zorlukla;
       “Buyurun, oturun,” diyebildi.
       Ter içinde kalmış, esmer yüzü daha bir kararmıştı. Benimle yüz yüze gelmemek için başka tarafa bakıyor, misafirleri gibi, kendisi de ağzımdan çıkacak ilk sözleri dikkatle ve merakla bekliyordu. Ona, da­ha fazla eziyet çektirmek niyetinde değildim…
       “Hocam,” diye söze başladım. “Ben, inşa halindeki falan fabrika­nın idare müdürüyüm. İnşaat tamamlanıp, kısmetse faaliyete geçince, altı yüz kadar kardeşimiz çalışacak. Biz, bir mescit yeri belirledik, ama kıble yönü konusunda tereddütlerimiz var. Tam tespit yaptırmak is­tiyoruz. Bu konuda yardımlarınızı istirham etmeye gelmiştim.”
       Müftü Efendi, duyduklarına inanamıyor, müteşekkir bir şekilde yü­züme bakıyordu. O kadar rahatlamıştı ki… Sözlerime devam ettim:
       “Ne zaman tensip ederseniz, sizi götürmeye hazırım. Şimdilik müsaadenizle…”
       Ben odadan çıkarken, Müftü bey arkamdan sesleniyordu:
       “Estağfurullah… Estağfurullah! Yardımcı oluruz elbette… Ne de­mek! Selâmetle! Selâmetle!”
       Müftü bey, depremi atlatmıştı. Arkamdan, koltuğuna nasıl rahat­lıkla oturduğunu ve misafirleriyle yeniden ilgilenmeye başladığını görür gibi oluyordum.
       Onun hakkında, muhtemel bir yanlışlığa ortak olacağına ilişkin bir düşüncemiz olmamasına rağmen, doğal olarak birdenbire suçluluk psikozuna düşmüş olan Müftü Efendi’nin, bundan sonraki ziyaretimiz­de bize gereken kolaylığı göstereceğine kesin gözüyle bakılabilirdi…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz