Köpekler Müdahale Edince!..

K

       “Daha önce yokluk döneminden söz etmiş, eksik kadroyla çalışmanın getirdiği zorluk ve yorgunluklara değinmiştik. Başkanlık makamına çektiğimiz telsiz mesajlarının, defalarca kaleme aldığımız yazıların semeresini nihayet bugün alacağız. Kulağımıza gelen duyumlar, bölgemize iki atamanın yapıldığı yönünde; sevinçten ağzımız kulaklarımıza varıyor. Güneş doğmadan kalkıp 200 kilometre yol katediyoruz; batmadan iki arkadaşı alıp döneceğiz. Personel müdürlüğünde son formaliteler yapılıyor, artık yola çıkma zamanı. Elimdeki evraka bakıyorum; birinin adı Karabaş, diğerinin Toraman! Bu işte bir terslik var ama acaba ne?..”

       Anarşi ve terör dalgasının en üst boyutlarda devam etmesi, bizi, birtakım ek tedbirler almaya sevk ediyordu. Erler tarafından gerçekleş­tirilen nöbet hizmetlerinin yanı sıra, patron da dahil olmak üzere ben ve telsizci arkadaşımız da nöbet tutmaya başlamıştık. Çünkü ne ka­dar yorgun olurlarsa olsunlar, iki erden hiç olmazsa bir tanesinin, me­sai saatleri içerisinde ayakta olması gerekiyordu. Ayrıca bizler de şo­förün uykuda olduğu saatlerde, bazı acil çıkışlar için direksiyonun ba­şına geçmek durumunda kalıyorduk.
       Bu böyle devam edemezdi. Hepimizin gün geçtikçe takatten düştüğü, sağlık ve moral durumunun bozulduğu bir gerçekti. Bize destek için ya asker göndereceklerdi ya da sivil bir şoför veya sivil bir muhafız atanacaktı. Başka çare kalmamıştı!
       Durumumuzu Başkanlığa bildireli neredeyse bir ay olmuştu ki, hiç beklemediğimiz bir anda yazımıza cevap verildi.
       Yazıda;
       “… İLGİ yazınızla talep edilen hususlar değerlendirilmiş olup, böl­genizin takviye edilmesi uygun görülmüştür,” diye bir giriş yapılmıştı.
       Allaahh! Sevincimize diyecek yoktu. Demek, sonunda derdi­mizi anlamışlardı! Yok… Yok, böyle demememiz gerekiyordu. “Derdi­mizi anlatabilmiştik,” cümlesi daha uygun düşecekti!
       Yazı şöyle devam ediyordu:
       “…..falan masrafları için, … filan harcama kaleminden tahsis edilen miktar, ,….falan tarihte hesabınıza gönderilmiştir.”
       Bu ne büyük bir mutluluktu! Sadece yeni gelen personel için kul­lanılacak olsa bile, ek bir tahsisatın hesabımıza havale edilmesi, güzel bir olaydı! Meteliğe kurşun atanlar misali, o günlerde en küçük para­nın bile, bizim için çok büyük önemi vardı.
       Yazı şöyle bitiyordu:
       “….falan tarihte Başkanlığa gelecek olan kurye aracı ile bölgeniz sorumluluğuna teslim edileceklerdir…”
       Demek, birden fazla kişi gönderiyorlardı! Personelimiz herhalde Başkanlık bünyesinde şu anda hazır bir vaziyette bizi bekliyordu.
       Müdürüm, durup durup;
       “Yahu… Biz bu talep yazısını çok mu dokunaklı yazdık acaba? Mer­kez, öyle kolay kolay personel ataması yapmaz ama… Bilinmez ki!” diye söyleniyordu. “Hem de, iki kişi… Allah, Allah… Hadi hayırlısı!”
       Kurye olarak genellikle ben gidiyordum. Başkanlığa vardığımda, evrakların devir tesliminden sonra bina içerisinde dolaşmaya başla­mıştım. Amacım, yeni atanan arkadaşlarımızı bir an önce tanımak, onlarla ilgili bilgileri almaktı.
       Ancak, nereye baksam, bir türlü onları göremiyordum. Gördükle­rim, hep tanıdık insanlardı. Herkes bana;
       “Hadi bakalım… Hayırlı olsun,” diyordu, ama onlar, ortalıkta gö­rünmüyorlardı…
       Son olarak yanına uğradığım Personel ve İdari İşler Müdürümüz;
       “Ha… Onlar mı? Bahçedeler… Birinin adı Karabaş, diğerinin de Toraman’dır. İyi eğitim görmüşlerdir… Şu da onların ‘Komut Kılavu­zu’…” dediğinde, acı gerçeği anlar gibi olmuştum.
       Bizim, İLGİ yazımızla talep ettiğimiz personel, iki tane eğitilmiş kurt köpeğinden ibaretti! Merkezin bu konudaki takdiri böyle olmuştu. Ne denilebilirdi ki!
       Bahçede, beni bekleyen yeni personelimizle(!) tanışmamız pek uzun sürmemiş, karşılıklı tokalaşmalardan ve koklaşmalardan sonra yola çıkmıştık. Hiçbirimiz konuşmuyorduk. Patronun bu durum karşı­sında ne tepki göstereceğini gerçekten çok merak ediyor, biraz da korkuyordum. Çünkü sinirini benden çıkarabilirdi!
       Şoförümüz de bozulmuş gibiydi! Bütün yaptıkları işler yetmiyor­muş gibi, şimdi de bu köpekler ortaya çıkmıştı. Onların yemeği, bakı­mı, banyosu, aşıları! Altından nasıl kalkacaklarını düşünüyordu her­halde…
       Yolculuğumuz pek sakin geçiyor, yeni arkadaşlarımız uslu uslu Land Rover’in arkasında oturuyorlardı. Yine de, araç içinde kapalı kal­dıkları için, zaman zaman inlemeye benzer sesler çıkarıyor, sonra da birbirlerini teselli edercesine yalıyorlardı…
       İkisi de erkekti… Hani, bir tanesi dişi olsaydı, bir seneye kalmaz bütün personel sıkıntımız ortadan kalkardı. Hatta diğer bölgeleri de takviye eder duruma gelirdik…
       Güzel hülyalarımdan, şoförün önce fren yapması, ardından da korna çalmasıyla uyanmıştım. Önümüzdeki yol, iki kamyon tarafından tıkanmıştı. Saygısız adamlar, herhalde birbirlerini tanıdıklarından ola­cak, aksi yönlerden gelmelerine rağmen, kamyonlarını yol ortasında durdurmuşlar, hiç aşağıya inmeden, pencereden koyu bir sohbete ko­yulmuşlardı…
       Şoför, biraz beklemiş ve herhangi bir hareket olmadığını görünce, daha şiddetli korna çalmaya başlamıştı. Tabii, bu şekilde hitap ediş tarzı sürücü lisanında küfür mahiyetinde algılandığından(!) olacak, bi­zim kamyon şoförleri de araçlarını hareket ettirip sağa çekecekleri yerde, aşağı inip bize, bu kornanın ne anlama geldiğini sormak için üzerimize yürümeyi tercih etmişlerdi…
       Böyle uzun uzun çalınan bir korna pek ağırlarına gitmiş ve ucu annelerine kadar dokunmuş olacak ki, sohbetlerine limon sıkan bu iyi giyimli, kibar, ama terbiyesiz(!) beyleri biraz olsun ıslatmak iyi gelir, di­ye düşünmüşlerdi.
       Bakın; bu gibi insanlar için hiçbir medeni yolu deneyemezsiniz… Çünkü anlamazlar! Anlamak işlerine falan gelmediğinden değil, ger­çekten anlamadıklarındandır! Kaba kuvvetin dışında, hiçbir şey onları durduramaz. Ya durup kavga edeceksiniz ya da köpekleri üzerlerine salıvereceksiniz…
       Arka tarafta oturmaktan zaten sıkılan hayvanlar ellerini kollarını sallayarak üzerlerine doğru yürüyen iki hırpani kılıklı adam görünce, otomatikman üzerlerine atılmışlardı…
       Ayağa kalktıkları zaman, insan boyuna ulaşan bu eğitimli köpek­ler, daha ilk darbede, ne olduklarını henüz anlamayan adamları yere yuvarlamışlar ve ön ayaklarını göğüslerinin üzerine koyup, hırpalama­ya başlamışlardı. Isırmamışlardı, ama etkisiz hale getirdikleri bu insan görünüşlü hayvanların, tek bir yanlış harekette epey canlarının yana­cağı kesindi…
       İçlerinden birinin zaten dili tutulmuş gibiydi. Diğeri ise, hiç dur­maksızın;
       “Bo…. yiyim abi, çek şunu üzerimden,” diye yalvarıyordu…
       Vallahi yeni personelimiz, ilk sınavlarını başarıyla vermişlerdi. Onları gördüğü zaman, gerçek bir şoka giren patronum ise hikâyeleri­ni dinledikçe biraz daha mantıklı düşünmeye başlamış ve sonunda;
       “Pekâlâ, anladık! Ne yapalım? Bir-üç nöbetine Karabaş’ı, üç-beş nöbetine de Toraman’ı yazın, görelim bakalım,” demek zorunda kal­mıştı.
       Bu personel, ileriki günlerde de görevlerini başarıyla sürdürmüşler, bizler de elimizden geldiğince onları evlerimizden getirdiğimiz yiye­ceklerle ve erlerin karavana artıklarıyla beslemeye çalışmıştık…
       Tahsisatları mı ne olmuştu? Bu işlerin nasıl sürdürüldüğünü bilen­ler bilir! Başkanlık makamı, bir ay sonra tahsisatı iptal ederek, Kara­baş ile Toraman’ı devletten alarak tamamen bizim sorumluluğumuza terk edivermişti!
       Hem zaten Türkiye’de birçok iş bu şekilde yürütülmüyor muydu?

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz