Turistik Hayvanlar!..

T

       “Hepimizin evinde karınca, karafatma, sinek vb. mahlûkat bulunur. Yok diyen doğru söylemez! Anlayacağınız, hiçbirimiz onların yabancısı değiliz. Ancak, öyle bir yer düşünün ki aklınıza gelen tüm haşarat ve mahlûkat tek bir odanın içinde toplanmış; üstelik Showları da izlenmeye değer!..”

       Bir gece, kapı zilinin acı acı çalmasıyla uyandım. Gelen şoförümüzdü ve müdürümün çok acele beni evinde beklediğini söyledi. Ne olmuştu acaba? Derhal giyindim… On dakika sonra karşısındaydım.
       Başkanlık makamından, “yıldırım” bir telefon gelmiş ve bölgemiz­den bir personelin; … Bilmem ne bölgesinin kontrolünde olan, …. falan hedef şahsın takibi için, …. filan bölgeye yardımcı olmak üzere, en geç sabah saat yedide görev mahallinde bulunması istenmişti…
       Telsizci arkadaşımız gidemeyeceğine, Karabaş ile Toraman’ın ise henüz takip kursu görmediklerine göre, ortada bir tek ben kalıyor­dum… Gideceğimiz yer, ilçemizden yüz altmış beş kilometre uzaklıkta, turistik açıdan çok önemli bir yerleşim bölgesiydi ve biz, yarım saat içinde hazırlıklarımızı tamamlamış ve yola koyulmuştuk bile…
       Gecenin ıssız karanlığı içerisinde, normal bir süratle giderken, bir yandan motorun uğultusunu dinliyor, bir yandan da, hiçbir şeyden ha­beri olmaksızın bizimle birlikte sağa sola koşturan şoförümüzün ak­lından neler geçirdiğini düşünüyordum. Terhis olup memleketine gitti­ğinde, kim bilir dostlarına anlatacak ne çok asker hatırası(!) olacaktı!
       “Komutanım, siz uyuyun! Ben, böyle devam edebilirim…”
       Neresi olursa olsun, asker ocağına katılan o Anadolu insanı, hep bu temiz karakterini ortaya koymuş ve terhis olana kadar da koru­muştu. Kafası bozulduğu zaman, belki devlete, hükümete oturaklı bir­kaç gönderme yapmıştı, ama asker ocağında bunu hiç düşünmemişti. Şimdi burada, kendinden çok, komutanını düşünüyordu. Oysaki da­ha bir buçuk saat önce nöbetten çıkmıştı! Ama o, yine de “komutan” diye bildiği amiriyle birlikte, gecenin ıssızlığına atılmaktan ve onca yolu gitmekten çekinmemişti…
       Güneş doğarken biz de varacağımız yere varmış ve diğer arkadaş­larımızla hemen bağlantı kurmuştuk. Alınan bilgilerden ve yapılan görev bölümünden sonra, bütün günümüz takip ve gözetim işiyle geçmişti.
       Hedef şahsın, o gece oradan ayrılmaya hiç niyeti yok gibiydi. Hal ve hareketi bunu gösteriyordu. Üstelik çok mükemmel bir otelde ka­lıyordu. Tabii, emeğin parasını harcamak kolaydı. Bizler de çevredeki ucuz pansiyonlara dağılmıştık. Gözetleme işlemi bu arada devam ettirilecek, görev almayanlar ise sabah saatlerine kadar rahat uyuya­bilecekti…
       Şoförle birlikte, geniş bir bahçe içerisinde inşa edilmiş iki-üç ev­den oluşan tek katlı pansiyonun bir odasına yerleşmiştik. Yemyeşil bahçenin, çeşitli ot ve ağaçlarla kaplı olması, bir yanında asma çar­dağının, diğer yanında da rengârenk çiçeklerin bulunması, bize cazip gelmişti. Dışarıdan bakıldığında güzel ve şirin bir yere benziyordu…
       Duş ve tuvalet bölümünün dışında, on metrekarelik bir odaya, iki düz yatak atılmış, bir köşede duran masanın yanına ise tek bacağı sa­kat bir iskemle konulmuştu. Pencerelerde ince tel örgünün olması, bölgede sivrisineğin bulunduğunun açık bir işaretiydi. Bu hayvanları da oldum olası hiç sevmezdim.
       Gece yarısına doğru birer duş almış ve yataklarımıza çekilmiş­tik. Sabaha kadar, daha altı-yedi saatimiz vardı ve biz de bu zamanı, rahatsız edilmeden rahat bir uykuyla geçirmek istiyorduk. Dışarıda, bahçe lambasının devamlı yanan ışığı, odayı yeterli derecede aydın­lattığı için, tüm ışıkları kapatmıştık.
       Gözlerim kapalıydı, ama uykuya dalmadan önce şu sevmediğim, huylandığım sivrisineklerden birinin sesini duyar mıyım acaba diyerek pür dikkat ortalığı dinliyordum.
       Çok geçmeden, kulağıma bir ses gelmişti, ama bu sesi herhalde bir sivrisinek çıkarıyor olamazdı. Odanın ortasında, beton üzerinde, “Şap… Şap…” diye biri yürüyordu. Biraz daha dinledim… Hayır, yanıl­mak mümkün değildi! Odada yürüyen bir şey vardı!
       Hem, “Şap… Şap…” sesleri, daha da çoğalmıştı. Hemen ışığı ya­karak yataktan doğruldum. İki yatağın tam ortasında, tombul yapılı iki kurbağa, patlak gözleriyle bana bakıyorlardı!
       Kurbağalar biraz beklemişler ve sonra çıplak zemin üzerinde, yi­ne “Şap… Şap…” sesleriyle birlikte ilerleyerek, yatağın altına girip göz­den kaybolmuşlardı. Ne gamsız hayvanlardı? Herhalde, karı-koca akşam gezintisine çıkmış olacaklardı.
       Tam bu sırada, karşı duvardan siyah ve küçük bir yaratığın hızla geçtiğini görür gibi oldum. Dikkatle bakınca, onun, parmak uçları vantuzlu, küçük bir kertenkele olduğunu anladım. Hem bunlar, bir-iki tane de değildi. Hemen hemen bütün tavan köşelerinde bulunuyorlar, köşe kapmaca oynayan çocuklar gibi, zaman zaman ileri fırlayarak karşı kö­şeye koşuyorlardı…
       İyice rahatsız olmuştum. Çünkü böyle şeylerden huylanırdım. Ayağa kalkmak için ayakkabılarıma uzandığımda, bu kez, tuvalet ka­pısının altından çıkıp duvar diplerinde bayrak yarışı yapan bir düzine karafatma dikkatimi çekti. Açık renklisi, koyu renklisi, kabuklusu, ka­buksuzu, antenlisi, antensizi…
       Dürterek şoförü uyandırdım. Zavallı çocuk;
       “Ne oldu komutanım… Gidiyor muyuz?” diye sordu.
       Evet desem, belli ki hemen ayağa fırlayacak ve hiç uyumadan yola koyulacaktı.
       “Yok!” dedim. “Gitmiyoruz, ama biz galiba yanlış yere gelmişiz. Burası, sanki hayvanat bahçesi gibi… İstilaya uğradık. Ayağa kalk da etrafına bir bak!”

       Şoför, uyku sersemliğinden olacak, söylediklerimden hiçbir şey anlamamıştı. Garip garip yüzüme bakıyordu. Bütün hayvanları ona teker teker gösterdim. Bu sırada, nereden çıktığı belli olmayan büyük bir pervane kelebeği, elektrik lambasının etrafında uydu gibi dönmeye başlamıştı…

       Hey Allah’ım! Şimdi bu hayvanlara karşı ne yapacaktık? Savaş ilan etsek, kan gövdeyi götürecekti ve yenilgiye uğramamız bile müm­kündü. Banyo ise, cinsini-cibilliyetini bilmediğimiz bir sürü böcekle dolmuştu.

       Böyle bir yerde kalınamazdı. İyice kuşatılmıştık! Bu arada şoför, yatağın içinde bit-pire-tahtakurusu kontrolü yapmaya başlamıştı. Çok geçmeden de sivrisinek ordusunun hücumuna uğrayacağımız kesindi. Buralarda hayatımızı kaybedersek, acaba teşkilât bizi “görev şehidi” kabul eder miydi?

       Turistik bir bölgede pansiyon işletmek ne kadar sorumluluk gerek­tiriyorsa, bu gibi yerlerin denetimini yapmak da aynı derecede özen isti­yordu, ama bunu yapacak hiçbir kuruluş herhalde burada mevcut değildi!

       Tekrar elbiselerimizi giydik ve bahçenin bir köşesinde bulunan arabamızın içinde yarı uyanık-yarı uykulu sabahı ettik. Güneş, artık yavaş yavaş yükselmeye başlamıştı. Gitme zamanıydı…

       Pansiyondan ayrılmadan önce, şoförün biraz zorlayarak getirdiği pansiyonun sahibine, geçirmiş olduğumuz gecenin hikâyesini hem an­latmış, hem de kaldığımız odadaki canlı örneklerini göstermek iste­miştik.

       Böyle bir şey olamazdı, mümkün değildi! İçeride tek bir hayvan dahi kalmamış, hepsi ortalıktan çekilmişlerdi! Kertenkeleler, kurbağa­lar, karafatmalar, akfatmalar… Onca böcekten hiçbiri, ama hiçbiri, ortalık­ta görünmüyordu. Hatta kurbağaların o kocaman ayaklarının izi bile ortadan silinmişti. Nasıl olurdu? İkimiz de hayal mi görmüştük?

       Arkadaşlarımızla buluşma yerine doğru ilerlerken, şoför bir yan­dan aracı kullanıyor, bir yandan da;

       “Vallahi gördük komutanım! Gözlerimizle gördük! Ama bu hay­vanlar, turistik hayvanlar! Belki pansiyonun başka bir odasına taşın­mışlardır,” diyordu.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz