Bir Kamp Hikâyesi!..

B

       “Bir oturuyor, bir kalkıyorsunuz. Üstlerinize selam vermek, astlarınızın selamını almaktan boynunuz tutuluyor. Ters ters bakanları görmezden geliyor, aksine yanlış hareketini gördüğünüz kişileri azarlamak konusunda dayanılmaz bir arzu besliyorsunuz. Yok yok… Sözünü ettiğim yer Amerikan deniz piyadelerinin eğitim kampı değil, bizim tatil kampı!..”

       Ona o kadar, “Gitmeyelim, rahat edemezsin, sonra da suçu bana yüklersin,” demiştim, ama bir türlü sözümü dinletememiştim. Kafa­sına takmıştı bir kere…
       Eşim, bu yaz kampa katılmak konusunda ısrarını sürdürüyordu. Hem, çocuk da büyümüştü. Bize yük olmaz, şöyle kıyıda-köşede ken­disine oynayacak bir yer bulabilirdi.
       Ben, yine de ısrarla;
       “Bak, hanım,” dedim. “Müdürüm bile bunu tavsiye etmiyor her­halde ki, dün gözlerimin içine baka baka, ‘Sana Allah kolaylık versin!’ dedi. Vardır bir bildiği…”
       Eşim ikna olacak gibi değildi. Çaresiz, başvuru formunu doldu­rup, günümüzü beklemeye başladık. Aslında, çeşitli kaynaklardan çok ilginç kamp hikâyeleri duymuştum, ama zaman geçtikçe onların öyle abartılacak olaylar olmadığını düşünür olmuştum.
       Kamp hayatı için akla ilk gelenler; basit yerlerde yatılacak, karavana­dan hep aynı yemekler yenilecek, temizliğe pek dikkat edilmeyecek, hep aynı klasik Türk Sanat Müziği parçaları dinlenilecek vs. gibi hususlardı.
       Kendi kendime, “Aman boş ver… Belki de hanım haklıdır. Hem sayılı gün çabuk geçer,” diyerek, bütün bunları düşünmemeye çalışı­yordum. İzne ayrılıp kampın kapısına vardığımızda, yukarıda saydıkla­rımın hiç birisinin doğru olmadığını çok çabuk anladım.
       Çiçekli bahçelerin arasında uzanan düzgün yollar ve kalacağımız yerler pırıl pırıldı. Görevliler, tertemiz elbiseleri ile güler yüzlü ve say­gılıydılar. Biraz ötede yer alan gazinodan neşeli çığlıklar yükseliyor, hoparlörlerden hareketli bir batı müziği parçasının sıcak ezgileri ortalı­ğa yayılıyordu.
       Hanıma karşı nasıl da mahcup olmuştum. Aklıma gelen bir sürü saçma sapan olumsuzluklarla, onun başının etini yiyip durmuştum. Neyse ki, çikolatalı bir dondurma ısmarlayıp onun gönlünü alabilirdim.
       Birlikte gazinoya doğru yürümeye başlamıştık. Bizim ufaklık da yanımızda sağa sola koşturuyor, ilk kez gördüğü bu kadar çok çiçek arasında, kendini oradan oraya atıyordu.
       “Dikkat edin! Çocuk, çiçekleri koparmasın!”
       Bu, komut gibi gelen yüksek ve sert ses, arkamızdan yürüyen kısa boylu, orta yaşlarda bir adamdan çıkmıştı. Kendisini tanımıyor­dum. Onun da beni tanımadığına emindim. Ancak, tanımadığı bir kimseye böyle uluorta, azarlar gibi emir veren bir kişi, herhalde büyük biri(!) falan olacaktı.
       “Peki, dikkat ederiz efendim,” diye cevap verdim.
       Gerçi hanım biraz ürkmüştü, ama böyle şeyler her yerde ve her zaman olur ve çok çabuk da unutulurdu.
       Gazino çok kalabalıktı. Genellikle kadın ve çocukların bulunduğu tarafta, birkaç boş masa gördüğüm için o tarafa yönelmiştik.
       “Ooo! Kimi görüyorum… Gel bakalım delikanlı!”
       Bize en yakın mesafedeki bölgenin müdürü, bana sesleniyordu. Kendisini çok sever sayardım. O da, eski ve tecrübeli müdürlerdendi…
       “Saygılar efendim,” dedim. “Nasılsınız?”
       “İyiyim… İyiyim! Siz rahatınıza bakın!”
       Dondurmamızı bitirmiş etrafımızı seyrediyorduk ki, birden, bizim Başkan Yardımcısı Yarbay’ı gördüm. Bizim masaya doğru geliyordu. Hemen ayaklanıp selam verdim…
       “Buyurun Başkanım! Sizi eşimle tanıştırayım!”
       Yarbay, her zamanki yorgun haliyle cevap verdi:
       “Memnun oldum… Nasıl, eğleniyor musunuz?”
       “Daha bugün geldik Başkanım! Alışmaya çalışıyoruz işte!”
       “Şansınıza, yarın Sayın Müsteşar da geliyor, iki-üç gün kalacakmış…”
       Akşam yemeğine kadar odamızda dinlenmiş ve bu arada, ufaklık­la birlikte biraz uyumuştuk. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürecek eğlenceler sırasında, öyle ayakta uyuklamak istemiyorduk.
       Akşam yemeği, dört çeşit hazırlanmıştı ve gerçekten çok nefis görünüyordu. Tam çorbaya kaşığımı daldıracaktım ki, karşıdan, kurs hocalarımızdan birini gördüm. O da beni görmüştü. Artık ayağa kalkıp selam vermem gerekiyordu. Bizim üzerimizde çok emeği vardı. Biraz sonra, tam çorbayı yarılamıştım ki, arkamızdaki masa, Yarbay, eşi ve üç çocuğu tarafından işgal ediliverdi. Tekrar kalkıp selam verdim ve “Afiyet olsun,” dileklerimi ilettim. Çorbaya son kaşığı daldırırken, iki masa öteden, yine çok sevdiğim kurs arkadaşlarımdan birinin el salla­dığını gördüm. Bir selam da ona gönderdim, ama bu sefer ayağa kalkmadım.
       Hanım artık sıkılmaya başlamıştı.
       “Bu selam faslı hep böyle mi devam edecek?” diye sordu.
       O daha bir şey değildi! Ertesi gün plajda, kumlara uzanıp güneş­lenirken gelip geçenleri ve benim onlara selam vermek için nasıl aya­ğa fırladığımı gördükçe, nasıl hareket edeceğini ve neler söylemesi gerektiğini iyice şaşırdı…
       Falan yerin başkanı geliyor, fırla ayağa, bilmem nerenin müdürü geçiyor, topla ayaklarını, arkadaş el sallıyor, sen sallamazsan ayıp olur, Sayın Müsteşar gözüktü, ayağa kalk, selama dur, geçene kadar hazırolda bekle…
       Kampın hali görülecek gibiydi. Böyle bir şeyi düşünmek bile in­sana komik geliyordu…
       Plajda, kumlar üzerinde güneşlenen insanlar, önlerinden biri ge­çerken, sıra ile ve birbirlerinin arkasından hacıyatmaz gibi yatıp kal­kıyorlar, gazino veya yemekhaneye, pardon restorana büyük biri gel­diğinde, herkes çatal-bıçak, bardak-tabak sesleri, iskemle-masa gıcır­tıları arasında, toptan ayağa fırlıyor, sonra hop… Tekrar yerine otu­ruyordu. Tanısın tanımasın, bütün insanlar aynı şekilde hareket edi­yorlardı.
       En kötüsü de, denizde yüzen insanların selama durmaya çalış­malarıydı. Su içinde, duba gibi yayılmış biri, yanına kendinden büyük birinin yüzerek geldiğini görünce hemen toparlanıyor, tabii bu arada dengesi bozulduğundan çivileme suya dalıyordu. Ne yapalım? Selam vermek uğruna, birkaç yudum tuzlu suya da katlanılacaktı doğrusu.
       Hanımlar da bize uymuşlardı. Şöyle yanlarından, orta yaşlarda, burnu havada, saçı bakımlı, alımlı biri geçecek olsa, ayağa kalkmı­yorlardı, ama hemen toparlanıp en tatlı gülümsemeleriyle sırıtıyorlardı. Ne olur ne olmaz. Böylelikle, kocalarının olumsuz sicil almaması için kendi çaplarında katkıda bulunmaya çalışıyorlardı…
       En kaygısızı ise çocuklardı… Onları engelleyecek hiçbir güç yok­tu. Başkanların bacaklarının arasından geçiyorlar, kuma gömülmüş müdürlerin göbeklerinin üzerinden atlıyorlardı. Hiç o gün kadar, çocuk olmak istediğimi hatırlamıyorum.
       Kampın son günü geldiğinde;
       “Hanım,” dedim. “Nasıl, memnun kaldın mı?”
       Eşim, gayet ciddi bir tavırla;
       “Bunu sana sormalı,” diye cevap verdi.
       “Saygıdan!” diye mırıldandım. “Saygıdan, sevgiden ve disiplin­den! Hem, kötü bir şey değildi ki bu yaptığımız. Normal günlük ya­şantımıza göre, biraz daha fazla selam vermiştik o kadar! Ayrıca kampımızda, selam vermekten boynu düşenleri tedavi edecek doktor­lar da her zaman vardı!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz