Memurun Bordrosu!..

M

       “Devlet dairelerinde çalışanlar iyi bilirler; memurun bordrosu bilgi deposudur, sırlarla doludur, kutsaldır, dokunulmazlığı vardır. Memur maaşını aldığında ilkin paraya bakmaz, ona bakar; inceden inceye tetkik eder. Aralarında; bordrolarını biriktirenler, onları ciltletenler, hatta terfileri içerenleri çerçeveletenler bile bulunur!..”

       Her devlet memurunda olduğu gibi, bizim evde de maaş gününün gelmesi büyük bir hasretle beklenir, her alınan maaş, evimizin havası­nı hiç olmazsa beş-on günlüğüne değiştirirdi. Sonra, yeni bir bekleyiş dönemine girilirdi.
       Memuriyete başladığımda, ilk maaşım beş yüz kırk lira idi. Evet, yanlış duymadınız… Tam tamına 540 Türk Lirası! Bunun, iki yüz elli­sini ev kirası olarak veriyor, yirmi beş lirayı, hanım için aldığım dikiş makinesinin taksitine ayırıyor, geriye kalan iki yüz altmış beş lira ile de geçinip gidiyorduk…
       Ay sonlarında belki paramız kalmıyordu, ama yine de, şimdiki memurlar gibi, kendimizi sokaklara atacak kadar borç içinde hissetmi­yorduk. Bizim, ne çeşit çeşit kredi kartlarımız ne de kredi veren banka­larımız vardı. Bütün her şeyimiz, aldığımız tek maaştı ve bununla da geçinmeye mecburduk…
       Bu arada, bizim ufaklık da, gün geçtikçe büyüyor, bilinçsiz bir tüketici(!) olarak, annesini dur durak bilmeksizin peşinden koşturuyordu. O da, her küçük çocuk gibi fazlaca meraklı olduğundan, evin içinde eline ne geçerse alıyor, inceliyor, kiminle oynuyor, kimini kırıyor, kimini de sadece kendisinin bildiği birtakım gizli yerlere sokup sokuşturuyor, saklıyordu…
       Annesi de, son günlerde evin içinden kaybolan eşyanın listesini bana bildirmiş ve üzülerek;
       “Bugün de iki çay kaşığı ile bir kibrit kutusu yok oldu,” diyerek dert yanmıştı.
       Bu işe el koymanın zamanı gelmişti artık. Tuzak hemen hazırlan­dı. Odanın ortasına, temizlik bahanesiyle bir sürü mutfak malzemesini yığmış, sözde büfenin içini yeniden düzenliyormuş gibi bir tavır takın­mıştık. Aslında gözlerimiz onun üstündeydi.
       Bizim yaramaz, bir süre yanımızda oyalandıktan sonra, iki elinde birer çay kaşığı, bize hissettirmeden ayaklanmış ve doğru, camekânla kapalı bulunan ön balkona yönelmişti.
       Hanım, eliyle işaret ederek;
       “Bak bakalım, nereye gidiyor?” diye sordu.
       Ufaklığın gideceği yer belliydi. Genellikle hava alsın diye aralık bırakılan kapıdan geçerek balkona çıkmış ve dip tarafta, kendi boyuna uygun bir yerde bulunan, küçük cam bölmeye yanaşmıştı. Buradaki camın ufak bir parçasının kırık olduğunu önceden biliyordum.
       Çok geçmemiş, küçük oğlumuz iki parmak kalınlığındaki bu de­likten aşağıya, bizden yürüttüğü kaşıkları birer birer göndermişti. An­nesi ile birlikte, bu olayı hayretler içerisinde seyretmiştik.
       “İyi ki delik küçükmüş… Yoksa buradan her şeyi aşağıya gönderecekmiş,” dedim. “Ben gidip şu kaşıkları alayım, gelince kulaklarını birlikte çekeriz keratanın!”
       Aşağıda, kaşıkları bulmak için etrafıma bakınırken, altımızdaki dükkânın kapısı açılmış ve dışarıya çıkan dükkân sahibi gülerek;
       “Merhaba… Bunları mı arıyorsunuz?” diye sormuştu.
       Onunla pek sıkı fıkı olmamıştık, ama yine de bir merhabamız vardı.
       “Evet!” dedim. “Bu kaşıkları bizim ufaklık pencere deliğinden biraz önce attı… Çok kötü bir alışkanlık ama…”
       “Üzülmeyin canım… Biz, her düşeni aldık, sakladık. Gelin bakın, hepsi şu kutuda… Ne yapacaksınız, çocuk işte!”
       Dükkân sahibinin uzattığı kutunun kapağını açtım. Gerçekten ku­tunun içi, hanımın bana bildirdiği kayıp listesinden daha fazla sayıda, ufak-tefek malzemelerle doluydu. Neler neler yoktu ki?”
       Ancak bu sırada, kutudan çıkanlar arasında beni daha çok şaşır­tan, bir sürü yırtılmış kâğıt parçasıyla birlikte, birtakım resmi kâğıtların da olmasıydı. Bu resmi kâğıtlar, benim özenle sakladığım, şöyle kırk-elli santim uzunluğundaki maaş bordrolarımdı!
       Dükkân sahibinin iyi niyetle muhafaza ettiği bu resmi kâğıtlar, bir başkasının eline geçse, herhalde başımı ağrıtacak derecede dert aça­bilirdi.
       Yaramaz ufaklık, kendine iyi bir eğlence bulmuş ve tesadüfen keşfettiği delikten aşağıya, bizim bordrolar dahil, eline geçeni gönder­mişti. Kırık camı hemen tamir ettirdim ve böylelikle, hanım da malze­melerini kaybetmekten kurtulmuş oldu…
       Bu olaydan sonra, her ne kadar bordrolarım hakkında, “Güzel uçurtma kuyruğu olur,” diye düşündüysem de, bu fikrin pek cazip olma­dığı sonucuna vardım. Çünkü ne olmuşsa olmuş, birkaç ay sonra, bordroların boyları on beş santime düşürülmüştü.
       Bunun üzerine ben de, onları daha iyi saklamaya karar verdim. Bir devlet memuru, hiç maaş bordrolarından vazgeçebilir miydi? Ma­demki veriyorlardı, biz de onları birer kutsal emanet gibi saklamak zorundaydık.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz