Aramızda Casus Var!..

A

       “İnsanlık tarihinin başlangıcından buyana süregelen haber alma ihtiyacı, daha sonra bir meslek haline dönüşmüş ve sonuçta, topluma açıklanamayan sırlarla dolu ‘casusluk’ mesleğinin doğmasıyla sonuçlanmıştır. Dışarıdan bakıldığında çok çekici gelse ya da cazip gösterilse de, gerçekte tehlikelerle dolu bir meslek olarak bilinen casusluk, başka bir ülkeye yöneltildiğinde ‘kahramanlık’, kendi vatanına karşı yürütüldüğünde ise ‘hainlik’ gibi kavramlarla bezenir. Yine de, vatan hainliği ile köstebekliği birbirinden ayıran önemli farklar vardır!..” 

       “Savaşman Olayı”, servisin en üst düzeyinde bir bomba gibi pat­lamıştı. Gerçi, yabancı gizli servislerin tarihinde buna benzer binlerce olay vardı, ama insanın kendi başına gelmesi bambaşka bir olaydı.
       Hiyerarşik sıralamada en üst sıralarda yer alan bir büyüğümüz, üstelik İstihbarat Daire Başkan Yardımcımız, dost bir servisin –nasıl dostlarsa?– oyununa gelmiş ve yine o dostlarına, elinden geldiğince dostane(!) yardımlarda bulunmuştu. Tabii bu yardımlarının karşılığı da kendisine dolar olarak nakden ödenmişti.
       Kelimenin tam anlamıyla, yapılan iş casusluktu! Savaşman’a suçüstü yapıldı ve sonunda gereken cezaya çarptırıldı (*)
       Olayı ortaya çıkaranların başında Hiram Abas vardı! Teşkilâtın hemen hemen bütün çalışanlarında emeği olan Hiram Hoca yıllar sonra birileri tarafından alçakça vuruldu. Eğer, tabancalarını çeke­bilmesi –çünkü tek tabanca taşımazdı– ve piposundan bir nefes daha alabilmesi şansı tanınsaydı, karşısına on kişi de çıksa ona vız gelir­di.
       Suçüstünü gerçekleştirenlerden biri, Ankara Bölge Daire Başkanı Süleyman Yenilmez’di… O, İstanbul’daki meslektaşı gibi bir grup kur­mak heveslisi değildi. Alçakgönüllülük içerisinde görevini yaptı ve gitti.
       Diğeri ise Mehmet Eymür’dü. Yahu, herkes ne istiyor bu adam­dan? Bir içeri, bir dışarı! O da bir ekoldü… Evet, bir ekoldü! Çevresini bilgilendirmek için çırpındı durdu. Suçüstüler yaptı, olmadı… Yazılar, raporlar kaleme aldı, hatta kitap bile yazdı, yaranamadı. Sağa sola telefonlarla işin önemini duyurmaya çalıştı, ama fayda vermedi. Şimdi aynı işleri internetle yapmaya çalışıyor.
       Neyse, bu olayın servis içinde etkisi çok büyük olmuştu. Hemen ardından, yeni yeni emirler yayımlandı, kurslar düzenlendi, oto-kontrol sistemi daha işler hale getirildi, bir kısım personel ise, yeniden gözden geçirildi.
       Biz de verilen emir ve talimatlara göre davranmaya başladık. Ar­tık herkes, birbirini kollar olmuştu. Bunu doğal olarak karşılamak gere­kirdi. Servis prensipleri sıkıydı ve sıkı olması da lâzımdı. Yumuşak istihbaratçı, hiçbir zaman başarılı olamazdı.
       Ne olursa olsun, dışarıda evrak bırakmamaya gayret ediyor, te­lefon konuşmalarına kulak kabartıyor, her tarafı kilit altına alıyor, kopya ve karalama kâğıtlarını yakarak imha ediyor, gideceğimiz yerleri önceden mutlaka bildiriyorduk. Bütün bunlar, amir-memur veya ast-üst ilişkilerinin içerisinde yapılıyordu. Zaten, yapılması gereken de buy­du…
       Artık daire içinde, şu şekildeki konuşmalar duyulur olmuştu;
       “Komutanım, biz karavanayı almaya gidiyoruz!”
       “Peki, gidin! Yolda oyalanmayın sakın!”
       “Ben biraz eve geçiyorum. Yarım saatliğine! Geç kalmam… Ta­mam mı?”
       ‘Tamam müdürüm! Yarım saatliğine!”
       ‘Telsize bakar mısın? Arşive gitmem lâzım da!”
       “Dinlemede değilsen… Kapatıver! Birlikte gidelim!”
       “Yazıyı bitirdim müdürüm… İşte!”
       “İyi de… Hani bunun müsveddeleri?”
       Bu şekildeki davranışlar, uzun bir süre devam etti ve sonra her şey yavaş yavaş eski haline döndü. Ancak, birçoğumuzda kalıcı et­kiler bıraktı. En azından, bende bıraktı…
       Yıllar boyunca, işyerimdeki arkadaşlarıma olduğu kadar, evde de hanıma bilgi ve haber vermek alışkanlığını edindim. Kendimi buna sanki zorunlu hissettim…
       “Hanım! Ben tuvalete gidiyorum!”
       “İyi… Çok oturma!”
       Servisin içinden çıkan bir köstebek, kendisini ele verinceye kadar, Amerikalı sözde dostlarımıza kimbilir ne değerli bilgiler sızdırmış, şüp­hesiz onlar da bu bilgileri, vakit kaybetmeksizin kendi dostlarına(!) ve Yunan meslektaşlarına aktarmışlardı. Dostluk zinciri, böyle işliyordu işte!
       Savaşman, yabancılara çalışan büyük bir köstebekti. Sonra, ara­dan zaman geçti, yerli dostlar için çalışan küçük köstebekler türedi. O kadar küçüklerdi ki, aslında onlara köstebek yerine tarla faresi demek daha doğru olacaktı. Ancak bunlar, kendilerini geliştirmişlerdi. Özel yetenekleri ve özel dostları vardı. Çünkü çok güzel edebî mektuplar kaleme aldılar ve bu mektupları… Ha! Mektup deyince birden aklı­ma geldi. Postacının, biraz önce apartmana girdiğini gördüm…
       “Hanım! Ben posta kutusuna bakmaya gidiyorum… Şimdi ge­lirim!”
       “İyi… Anahtarı almayı unutma!” 

(*) 10 Aralık 1977 günü, kendisine suçüstü yapılan Emekli Kurmay Albay Sabahattin Savaşman, 17 yıl hapse mahkûm olmuş ve 1994 yılında vefat etmiştir.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz