Aldın mı Cevabını?..

A

       “Dedik ya; Land/Rover deyip geçme, diye!.. Çok işimize yarıyordu, çok!.. Hatta bir keresinde son model bir elçilik otosunun peşine düşmüştü. Öndeki araba gezinti yaparcasına rahat yol alıyor, takibi inatla sürdüren Land/Rover’ın ise yırtılan kıçından çıkan sesler tüm ovayı kaplıyordu. Bir ara, ortadan ikiye ayrılacakmış gibi sesler çıkarmaya başlamış, bu sesleri duyup ona acıyan yabancı diplomat ise olaya müdahale etmek zorunda kalmıştı!..”

       Ülkenin hemen her yanında insanlar birbirini boğazlarken, yaban­cı misyon mensuplarının yurtiçi gezilerine çıkmaları, bizi derin hayret­lere düşürür, bir anlamda da onların bu cesaretlerinden dolayı takdir edilmelerine neden olurdu.
       Memleket sathında öyle bölgeler vardı ki, oralara adım atmak ce­saret isterdi. Bizim güvenlik güçlerimizin, bırakın akşamın kör karan­lığında, bol ışıklı gündüz saatlerinde bile dolaşmak istemedikleri bu bölgelere, arabalarına atlayıp tek başlarına yolculuk ederlerdi.
       Yıllarca süren kargaşa ortamında, dolaşmadık yer bırakmadılar ve başlarına da hiçbir şey gelmedi! Ne tuhaf değil mi?
       İşte, bunlardan birinin –ki biz, büyük ihtimalle onun yolunu şaşır­dığını düşünüyorduk– bölgemize geleceğini bildiren telsiz mesajını aldığımızda, hayretler içerisinde kaldık.
       İsmi lâzım değil, bir İngiliz diplomat, ilçemize geliyordu. İyi… Geli­yordu da, ne yapmaya geliyordu? Buğday pazarındaki tahıl fiyatlarını mı kontrol edecekti? Yoksa hemen yanında kurulan hayvan pazarın­dan kendisine iki düve ile bir kısrak mı alacaktı? İnsanın, böyle bir gezi için, mutlaka bir amacı olması gerekirdi. Turistik merak desek, değildi. Doğa tutkusu desek, hiç değildi…
       Onun için güzel bir karşılama ve ağırlama programı yapmıştık. Adım attırmayacaktık kerataya! Nasıl bir takip metodu kullanmamız gerektiğini, kendisi de takibe katılacak olan müdürüm belirleyecekti.
       Altında koyu lacivert renkte, Rover marka, yeşil plakalı, resmi bir araba vardı. Ceketini çıkarmış, sol arka kapıya asmıştı. Uzun yola çık­mış sürücülerin rahatlığı içerisinde hareket ediyordu. İlçe hududundan giriş yaptığını patrona iletmiş ve uzaktan takibe başlamıştık.
       Yol kenarında otlamakta olan kalabalık koyun sürülerini görünce biraz yavaşlıyor, sonra tekrar yoluna devam ediyordu. Herhalde bura­lara, küçükbaş hayvan adedini saymak için gelmemişti.
       Herhangi bir ilgi çekici olay olmadan ilçeye gelmiş ve takip işini patrona devretmiştik. Bundan sonra ben de arabayı uygun bir yere park ederek takibe ortak olacaktım.
       Sanki buraları önceden tanıyor gibi hareket ediyordu. Kaymakam­lık binasının önündeki parkın yan tarafına arabasını park etmiş ve son­ra karşıya geçerek çarşıya dalmıştı. Kuyumcu vitrinlerine bakıyor, za­man zaman geri dönerek, biraz önce baktığı vitrinin önünde tekrar du­ruyordu.
       Onu, oldukça uzaktan izliyorduk. Test yapıyor olabilirdi! Peki, ilçe­ye geliş amacı neydi? Yoksa hanımına veya sevgilisine şöyle kalın bir burma bilezik mi almak istiyordu. Onun için mi gelmişti?
       Bu şekilde bir sonuç alamayacağımız kesin olduğundan müdürüm;
       “Biraz daha yaklaş bakalım, seni fark edecek mi?” dedi.
       Takip, artık taciz takibine dönmüş gibiydi. Yine de beni fark etti­ğine emin değildim.
       “Müdürüm! İsterseniz yanına gidip, buraya niçin geldiğini sora­yım.” dedim. “Daha garantili olur…”
       “Saçmalama da gözünü aç! Bak, benzin istasyonuna doğru gi­diyor!”
       Arabasız bir insan, benzin istasyonuna niçin gelirdi? Ya bir yol ve­ya yer soracak, ya da sıkıştıysa tuvalet ihtiyacını giderecekti…
       Ayrılışından hemen sonra istasyona dalıp, görevliye, biraz önceki yabancının ne sorduğunu, sordum.
       “En yakın B.P. istasyonunun kaç kilometre ötede olduğunu sor­du,” diye cevap verdi.
       Adamdaki milliyetçilik duygusu, her türlü takdiri hak ediyordu doğ­rusu. Bizler de, vatandaş olarak milli petrol şirketlerimizden alışveriş yapsak, fena mı olurdu yani? Ama böyle gelmiş böyle gidecekti.
       Neyse, İngiliz diplomat, biraz daha etrafına bakındıktan sonra arabasına binmiş ve ilçe çıkışına doğru hareket etmişti.
       Bizim Land Rover’e, müdürümden daha yakında bulunduğum­dan, yine peşine ben düşmüştüm. Sırlarla dolu misafirimiz, geldiği gibi gidiyordu işte…
       İlçe merkezinden yavaş yavaş gezinti havasıyla geçmiş ve sonra hızını arttırarak uzaklaşmıştı.
       Şoföre;
       “Bas bakalım gaza!” dedim. “İleride yeni fabrika inşaatları var.”
       Biraz sonra ona yetişmiştik. Yine yavaşlamıştı. Artık tamamlan­mak üzere olan inşaatları seyrederek yoluna devam ediyordu.
       “Bu adam film falan çekiyor olmasın?” diye aklıma geldi.
       Yok, hayır! Film veya fotoğraf falan çekmiyordu. O sırada, şo­förün yeniden hızlandığını hissettim. Herhalde, önündeki araba ile olan mesafenin açılmasını önlemek istiyordu.
       Land Rover, artık son süratle gidiyordu. Motorundan korkunç bir uğultu yükseliyor, bu arada araba, sanki dağılacakmış gibi titriyordu. Kilometre yüz yirmiye dayanmıştı. Bazı yol kasislerinde, öyle bir sıçrı­yorduk ki, başımın birkaç kez tavana vurduğunu hissettim.
       Tam, şoföre “Yavaşla biraz!” diyecektim ki, onu gördüm. Yolun bir dönemecinde, arabasını sağa çekerek durmuş, aşağıya inmiş ve bizim de durmamız için işaret ediyordu.
       Doğrusunu söylemek gerekirse, bizi fena halde yakmıştı. Ne ya­palım, ip inceldiği yerden kopardı! Bakalım şimdi bize ne söyleyecek veya bizden ne isteyecekti? Bilinmez, belki de sır, onun söyleyeceği cümlelerde saklıydı!
       Yanına yaklaştığımda gülümsemiş, sonra gayet net ve anlaşılır bir Türkçeyle;
       “Merhaba,” demişti.
       “Merhaba,” diye cevap verdim. “Size nasıl yardımcı olabilirim?”
       “Ooo… No… No! Teşekkür ederim. Ancak, ben size yardımcı ol­mak istiyorum… Tabii, müsaade ederseniz?”
       Çok şaşırmıştım. Renk vermemeye çalışarak;
       “Nasıl yani?” diye sordum.
       “Bakın!” diye devam etti. “Sürmekte olduğunuz bu araçları, altı sene önce, ekonomik kullanım sürelerini aştıkları için, Türk hükümeti­ne biz hibe ettik.”
       “Ne yapalım… Allah razı olsun,” diye içimden söylendim.
       Sözlerine devam ediyordu:
       ‘Türk hükümeti de, özellikle bu tip olanlarından, yanılabilirim, ama galiba yüz otuz beş adedini, gizli servise tahsis etti. National Intelligence Service… You know?”
       Allah’ım! Şimdi düşüp bayılacaktım. Yine de;
       “Bu, sizi rahatsız mı etti?” diyebildim.
       “Hayır dostum… Hayır! Şüphesiz ki bunlar, takip aracı değildir. Düz yolda fazla zorlamaya gelmez. That’s that?”
       Ne diyebilirdim ki? Arkadaş, biz seni takip falan etmiyoruz, şe­hir dışına kuş avına çıktık mı demeliydim?
       İngiliz diplomatı, medeni bir tokalaşmadan sonra yolcu etmiş ve kös kös ilçeye doğru yola çıkmıştık…
       Arabada oturduğu için, konuşmaları duymamış olan şoför, saf bir merakla ve Anadolu lisanıyla;
       “Komutanım, gâvur ne dedi? Ne dedi?” diye sordu.
       Gâvur(!) ne mi demişti;
       “Çok şey söyledi,” diye cevap verdim. “Çok şey! Şimdi, sür ba­kalım, ama sakın bir daha sürat yapma! Bu arabalar bize lâzım, daha uzun yıllar hizmet edecek, anlaşıldı mı?”

(*) Başka söz gerekmez, işte o kadar!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz