Avrupa’nın Şımarık Çocuğu-deneme
Avrupa’nın Şımarık Çocuğu-deneme

Avrupa’nın Şımarık Çocuğu-deneme

       Son günlerde basınımızda yer alan bir haber dikkatimizi çekti. Ege’de Türk casusları kaynadığı cihetle, Yunanistan, Adalar Bölgesinde ve bazı yerlerde mahalli milis teşkilâtı kuracakmış…”
       Aynen Binbirgece Masalları gibi! Orada, masalı anlatan cariye, hayatını kurtarabilmek için padişaha her gece bir masal uydurur ve bu şekilde bir gün daha yaşama şansını elde edermiş. İşte Yunanistan’ın da yaptığı bundan başka bir şey değildir.
       Dün, başka bir “yakın komşumuz” Bulgaristan’daki zulümden kaçan ve dünya adaleti önünde tarihi bir imtihan veren Müslüman Türk kardeşlerimiz için hükümetinin almış olduğu kararın mürekkebi kurumadan, ufukta Türk gemilerini görünce “savaş kışkırtıcılığı” yapıyormuşuz gibi yaygaraya başlayan bu komşumuzun ne istediğini şöyle bir incelemekte ve milli hedeflerinin neler olduğu konusuna değinilmekte yarar görülmüştür.
       Bugünkü Yunanistan’ın ilk hedeflerini; kuzeyde Epir’in Arnavutluk’ta kalan kısmını elde etmek, Makedonya’da statükoyu/mevcut durumu muhafaza etmek ve Batı Trakya’daki Türk nüfusunu eriterek Yunanlı nüfusunu çoğaltmak, doğuda Ege Adalarında hâkimiyeti dışında kalan Gökçeada ve Bozcaada’da etkili nüfus çoğunluğunu muhafaza etmek ve güneyde Kıbrıs’ı ilhak arzusu teşkil etmektedir. Gerçekte bu kifayetsiz görülmektedir. Öteden beri Yunanlı, “İki kıtaya yayılan ve beş denize açılan bir Yunanistan” istemektedir. Millî hedeflerinin tayin ve tespitinde bu istek göze alınmakta, yeni nesiller bu ideallerle hazırlanmakta ve Türk düşmanlığı ile beslenmekte, dünya kamuoyu ise bu stratejinin meydana getirdiği taktik propagandalarla etkilendirilmek istenmektedir. Hatta bu propagandaya Lavrion kampındaki satılmış vatan hainleri de alet edilmektedir.
       Ayrıca; Karadeniz’e çıkmak iddiası Boğazlarda kısmî de olsa bir hâkimiyete, ancak Patrikhanenin bulunduğu İstanbul’da geniş bir yetkiye, Trakya’da müşterek bir Türk düşmanlığının meydana getirilmesi sonucu konvansiyonel bir hâkimiyete, Batı Anadolu’da özellikle kıyılar ve iç birinci kuşakta tam hâkimiyet ve fiilî duruma, Ege Denizi’nde üstünlüğü gerektirici bütün siyasi, askeri, iktisadi hâkimiyetin elde edilmesine, Akdeniz’de lüzumunda diğer devletlerle anlaşmalara varmak şeklinde de olsa yetkili bulunmaya, İyon Denizi’nde İtalya’nın toprak bütünlüğüne zarar vermeyecek şekilde isteklerinin tahakkukunu temin etmeye Yunan devletini götürmektedir.
       Tarihi oluşun meydana getirdiği Yunan millî hedefleri, Türk-Yunan ilişkilerine doğrudan doğruya etkili olmakta ve mezkûr meseleleri tamamen Türk toprakları üzerinde yoğunlaştırmaktadır.
       Türk-Yunan münasebetlerinin her geriliminde olduğu gibi bugün de, gündeme getirilerek dünya kamuoyuna propaganda edilen konular, aslında Yunan millî hedeflerinin gerçekleştirilmesi yönünde atılan adımlardan başka bir şey değildir.
       Yunan devletini idare eden kitlenin sağ veya sol görüşlü olması konuyu değiştirmemekte, Avrupa’nın bu şımarık çocuğu aldığı tavizlerle yetinmemektedir. Aslında oynanan oyun; meseleyi bir Hilâl-Salib çizgisine çekebilmektir. Meselâ; bugün alınacak karşı tedbirler muvacehesinde, Türkiye’deki Rum azınlığın birtakım baskılara maruz kalacağının düşünülmüş olması, derhal bir “Azınlık Problemi”nin dünya kamuoyunda işlenmesine neden olacak ve İslâm’ın Hıristiyan’ı katlettiği fikrinin yeşertilmesinde gayet etkili bir vasıta olarak kullanılabilecektir.
       Hâlbuki gayrimüslim ekalliyetlerin, cemaatlerin himayesi fikri ise, Türk devlet yönetimi sisteminde öteden beri İslâm dininin toleransı içinde mütalaa edilmiştir. Hıristiyan dininde bu tolerans yoktur. Onun için teokratik sistemlerdeki devletler yaptıkları antlaşmalara özellikle, dinî ekalliyetlerin himayesi ile ilgili hükümler koymak suretiyle ancak insancıl bir devlet idaresini sağlayabileceklerine tecrübelerle inanmışlar ve zamanla beynelmilel antlaşmalara bu kabil hükümler konulmasını âdet haline getirmişler ve neticede Birinci Cihan Harbi sonunda imzalanan bütün muahedelerde azınlığın himayesini mevzubahis etmişlerdir.
       Nüfus unsuru itibariyle azınlıkların Türkiye için ciddi bir problem teşkil etmediği bilinmekle beraber; onların ülkemizdeki varlıkları, dünya kamuoyunda memleketimiz ve milletimiz aleyhine sürdürülmek istenilen propagandaya materyal teşkil etmesi nedeniyle üzerinde hassasiyetle durulmasını gerektirmektedir. Zira dünya siyasi konjonktüründe vuku bulan her değişiklik ve gelişmede istismar mevzuu yapılabilmektedir.
       Bugün Türkiye için durum; fiili ortam yaratmama ve statükoyu muhafaza etme şeklinde görülmekte ise de
a) Mülkiyeti tapu senedi ile Türk asıllıların elinde bulunan Batı Trakya’daki kardeşlerimize karşı sürdürdüğü uluslararası hukuk kaidelerinden ve insanlık mantalitesinden uzak tavrı
b) Ege ve Akdeniz’de bulunan savunma kuşakları ve milletlerarası sulardaki hareket serbestimizin temininin sağlanması
c) Ekonomik çıkarlarımız doğrultusunda Ege Denizi’nde her daim araştırma yapmak hakkımızın muhafaza edilmesi
d) Kıbrıs’ın ilhakına ve adaların silahlandırılmalarına engel olunması… Vs.
gibi millî stratejimizin ihmal edemeyeceği ana noktalar olarak gündemdeki yerini muhafaza etmektedir.
       Son Yunan hükümetinin iktidara geldiğinden buyana takındığı uzlaşmaz ve istikrarsız tutumun yakın dönemde değişmeyeceğini bir gerçek olarak kabul ederek yazımıza burada son verirken, bir kere daha ve ehemmiyetle belirtmek isteriz ki, tarih boyunca hasımlarımız Türk kültürünü ve bilhassa Anadolu’ya yerleştikten sonraki coğrafi bütünlüğümüzü parçalamaya yönelmişler ve bugüne kadar da muvaffak olamamışlardır. Şüphesiz bundan sonra da muvaffak olamayacaklardır. Büyük Atatürk’ün ifade ettikleri gibi, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Ancak ve elbette, onların bizi yıpratma gayretleri ve bizim de bekamızı korumak mücadelemiz devam edecektir. Maksadımız, hâlen mevcut faaliyetlerin ve amaçların varlığının bilinmesidir. Yoksa meselelerin had safhada veya durumun çok ciddi olduğunu ifade etmek değildir.
(Ankara, Mayıs 1986)