Azınlıklar ve Azınlık Hakları-deneme

A

       Birinci Dünya Savaşı sonunda taraf devletlerce hazırlanan antlaşmalara, azınlığın (ekalliyetlerin) himaye olmalarına dair hükümler konulmuş ve bu himaye vazifesi o zamanki “Cemiyet-i Akvam”a havale olunmuştur.
       Bu antlaşmaların metinlerinden çıkarılan manaya göre; bir memleketin büyük ekseriyetinden ırk, din veya mezhep yahut lisan bakımından ayrı olan şahıs veya topluluklar azınlık kapsamına girmektedir.
       Bu şahıslar, mahsus bir himayeye mazhar olmaları cihetiyle iki kısma ayrılırlar. Bunlar, ya içinde yaşadıkları memleketin vatandaşıdırlar ya da bir yabancı devletin tabiiyetindedirler.
       Hukuk açısından da bir ayırım yapmak mümkündür. Şöyle ki; mevzubahis olan himaye, ya sırf iç hukuktan doğar yahut ikili veya çok taraflı antlaşmalardan neşet eder.
       Bilindiği gibi ülkemizde, Cumhuriyet devrindeki tatbikat Lozan Antlaşması’ndan doğmuş olup, antlaşmanın III. Bölümünü teşkil eden 37-45’inci maddeler, ekalliyetlerin himayesine dairdir.
       Bu maddelerde özellikle “gayrimüslim ekalliyetlere” veya “gayrimüslim tebaaya” mahsus olduğu zikredildiğinden, genel tasnif içinde, Lozan’da dinî ayrılık esas alınmıştır.
       Bu nedenle, beynelmilel taahhüdümüzde ırki ekalliyetlerle ilgili açık veya kapalı yahut bizi bağlayan bir madde mevcut değildir.
       Esasen Türk devletlerinde çağlar boyunca ırki ekalliyetler haddizatında ekseriyetten tefrik edilmemiştir.
       Gayrimüslim ekalliyetlerin, cemaatlerin himayesi fikri ise, Türk devlet yönetim sisteminde, öteden beri İslam dininin toleransı içinde mütalaa edilmiştir.
       Hıristiyan dininde bu tolerans yoktur. Onun için, bilhassa teokratik sistemlerdeki devletler yaptıkları antlaşmalara, özellikle dinî ekalliyetlerin himayesi ile ilgili hükümler koymuşlardır. Ancak bu suretle, insancıl bir devlet idaresini sağlayabileceklerine inanmışlar ve mesela; 1552-Passau, 1555-Augsburg, 1572-İngiltere-Fransa, 1648-Westfalya ve 1660-İsveç-Lehistan antlaşmalarında olduğu gibi, 1673 tarihli Viyana Kongresi’nin Hıristiyan devletlerle ilgili senetlerine de konu ile alakadar maddeler ilave etmişlerdir. Hatta 1830 tarihinde Londra Konferansı’nda, Yunanistan’dan Katolikler için teminat istenmiştir.
       Mezkûr devletler zamanla, beynelmilel antlaşmalara bu kabil hükümler konulmasını âdet haline getirmişler ve neticede Birinci Dünya Savaşı sonunda addolunan bütün muahedelerde azınlığın himayesini mevzubahis etmişlerdir.
       Her ne kadar Lozan Antlaşması’nda açıkça isim zikredilmemişse de, bugüne kadarki tatbikatımıza göre azınlık haklarından Türkiye’deki Rum, Ermeni ve Yahudiler istifade etmişlerdir.
       Nüfus unsuru itibariyle azınlıklar, ülkemiz için ciddi bir tehdit oluşturmamasına rağmen, onların yurdumuz sınırları içerisindeki varlıkları, dünya kamuoyunda memleketimiz ve milletimiz aleyhine sürdürmek istedikleri propagandaya materyal teşkil edeceği cihetle, her daim üzerinde hassasiyetle durulmasını gerektirmektedir. Zira dünya siyasi konjonktüründe vuku bulan her değişiklik ve her dalgalanmada istismar konusu yapılabilmektedir.
       Oysaki ülkemizde Hıristiyan olan unsurların patrikhaneleri, kiliseleri, okulları, hastaneleri ve diğer sosyal tesisleri mevcuttur. Keza, Yahudilerin de hahambaşılığı, havraları ve her türlü sosyal üniteleri vardır. Geniş bir serbesti içerisindedirler. Diğer etnik ve kültürel farklılıklar gösteren unsurların da, herhangi bir Türk vatandaşından farklı tarafları bulunmamaktadır.
       Hal böyle iken, ülkemizin değişik kısımlarını kapsayan vatan parçaları üzerinde birtakım insanlar kendilerine bazı hayali haklar tanıyarak başka başka devletler kurmayı arzu etmişler ve her zayıf anımızda bu isteklerini faaliyet sahasına intikal ettirmişlerdir.
       Kısaca bir göz atacak olursak:
a) Ermeniler, kuzeydoğu illerinde bir Ermeni devleti kurmak arzusuyla sonraları kanlı birer eyleme dönüşen birtakım propaganda faaliyetlerinde bulunmuş olup, halen bu çalışmalarına devam etmektedirler.
b) Güneydoğu illerimizde, kendilerini Türk’ten ayrı bir grup sayan insanlar ise, kendilerine “Biz Kürt olup, Türk’ten ayrı bir ırkın temsilcileriyiz. Bu topraklar bizimdir ve buralarda hür bir Kürdistan devleti kuracağız…” demişler ve geçtiğimiz dönemlerde giriştikleri kanlı terör olaylarından sonra teker teker yakalanarak adalet önüne çıkarılmışlardır.
c) Özellikle Mardin-Midyat ve hatta Hakkâri ilinin bir kısmını içerecek şekilde bir vatan parçasını tanımlayan bazı insanlar da; “Biz Asuri’yiz, Keldani’yiz, Nasturi’yiz, Süryani’yiz…” diyerek, bilhassa Suriye’nin Kamışlı bölgesindeki örgütleri ile iltisaklı olarak birtakım devletler kurmayı hayal etmektedirler.
d) Bilhassa Hatay ve diğer güney illerimizde yerleşik olarak ikamet eden birtakım zümreler de; “Biz Arap Alevi’yiz. Bu bölgede günün birinde bir devlet kuracağız…” demekte ve kendilerini destekleyen ve kışkırtan bir yakın komşumuz (Suriye) kanalıyla da, bu toprakları ülke sınırlarımız içerisinden ayırarak kendi devletlerinin sınırlarına dahil etmektedirler.
e) Ve hatta bizimle uzaktan yakından bir ilgisi bulunmayan Yahudiler ve İsrail devleti de; “Kadim İsrail Devleti’nin sınırları Toros Dağları’nın doruğuna kadar idi. Bir gün buralara hâkim olacağız…” fikrini şimdilik alt yapılarında mahfuz tutmaktadırlar.
f) Rumlar ise, uzun süreden beri tatbik mevkiine koydukları “Megalo İdea”yı gerçekleştirmek uğruna gösterdikleri her türlü aktif çaba ve faaliyetlerin yanı sıra, artık tarihin karanlıklarına gömülmüş bulunan Rum Pontus Devleti’nin kurulmasını can-ı gönülden arzulamakta ve konuyla ilgili olarak el altından her daim çalışmalar yapmaktadırlar.
g) Ayrıca bugüne kadar aktivitesi görülmemekle birlikte, yapılan kültürel ve sosyal faaliyetlerle Gürcülük, Çerkezlik, Azerilik ruhları devamlı sıcak tutulmakta ve yıkıcı ve bölücü mihrakların bir işaretine bakar duruma getirilmek istenmektedir.
h) Bütün bunlara; zaman zaman kendini gösteren, millet iradesinin ve hakiki Müslümanlık şuurunun gerçek yıkımcılarından olan mezhep ve tarikat çatışmalarını da eklemek gerekmektedir.
       Yurtdışında ve içindeki çeşitli yıkıcı mihrakların her dönem tesiri altında kalan ve din, mezhep, dil, ırk, vs. gibi konularda farklılıklar gösteren bu zümrelerin; özellikle son zamanlarda beynelmilel komünizmin etki ve nüfuz sahasını genişletmek istemesi üzerine devletlerarası siyaset platformuna itilmekte oldukları gözlenmektedir.
       Bu arada uygulanan taktik oyunlarda; gayeye ulaşmak için iki kademeli bir faaliyet biçimi geliştirilmeye çalışılmaktadır.
       Birinci kademede; söz konusu grupların federal bir toplum kuruluşuna doğru örgütlenmelerinin sağlanması ve içinde bulunulan devletin yapısal bir değişikliğe sürüklenmesidir.
       İkinci kademede ise; dünyadaki federal devletler örnek gösterilerek, çeşitli adlar altındaki bu federasyonların milletlerarası siyaset alanında tanınmasının sağlanmasıdır.
       Oysaki çağımızın ekonomik ve siyasi şartlarının o kadar güç olduğu bir dönemde; bir azınlığın devlet olabilme hususlarını tek tek yerine getirmesi çok zor rastlanılan bir olaydır.
       Bu arada unutmamak gerekir ki, dünyada elde edilmesi mümkün olmayan amaçlara yürümek insanları çok aldatmıştır. İnsanlar tabiatları icabı parlak görünen neticelere ulaşmanın çekiciliğine dayanamazlar. Böyle bir duyguya kapılmış olan eşhasın ise, varlığını devam ettirebilmek için attığı adım, yaptığı hesap yanlış olursa, muvaffakiyet elde edilmesi mümkün olamaz.
       Bu, yüzyıllar süresince yaşamakta olan insanların çok acı ve çok kanlı olaylar neticesi bulmuş oldukları bir sonuçtur. Kaldı ki, egemen olan devletin yürürlükte olan eritme ve baskı politikası da kendisini devamlı gösterecektir.
       Ülkemizde olduğu gibi, bir milletin yaşamakta olduğu huzur ortamı içerisinde, ham hayallere kapılmadan, vatandaşlık bağı ile bağlı bulunduğu anayasa ve yürürlükteki kanunlar çerçevesinde hareket etmesi en temiz ve en doğru yol olacaktır.
       Ancak, dünya üzerindeki hemen hemen her ülkede değişik durumlarda ortaya çıkan azınlıklar ve azınlık hakları konuları, tamamen fanatik ve ırkçı politika güden zümreler ve devletler tarafından daima istismar edilmekte ve mazlum toplum üzerinde bir baskı unsuru olarak kendini göstermektedir.
       Bugün; Yunanlıların Batı Trakya’daki soydaşlarımıza, Bulgarların ise Türk ve Müslüman azınlığa çektirdikleri eziyetler kelimelerle ifade edilemeyecek bir çizgiye gelip dayanmıştır.
       Artık yapılan her türlü baskı; “İnsan haklarının çiğnenmesi ve azınlık haklarının ortadan kaldırılması” şeklinde değil, VAHŞET ile ZULÜM ile ifade edilebilmektedir.
       Bu vahşet ve zulüm; Hüseyin’in adını HRİSTU yapsa da, gönüllerdeki ateşi ve imanı söküp atamayacak, hak ve adalet yerini bulacak, sorumlular tarih önünde hesap vereceklerdir.
(Ankara, Mayıs 1986)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz