Gelişmekte Olan Ülkelere Yardım ve SSCB-deneme

G

       Bugün için siyasi ve ekonomik bloklar arasında paylaşılmış bulunan dünyamızda, az gelişmişliğin çizgisinden kurtulabilmek için çaba gösteren birtakım devletlerin var olduğu bilinen gerçeklerdendir. Sayıları fazlaca kabarık olan bu devletlerin, kimisi hür ve demokratik rejimi tercih etmiş ve halkının refah ve mutluluğu için vakit kaybetmeksizin gerekli çalışmalara başlamışlardır. Bu gibi devletlerde, kalkınma rakamları pek iç açıcı değilse de, teneffüs edilen havada hürriyetin kokusu çok iyi hissedilmektedir.
       Bazı devletler ise nüfus patlaması, açlık, sanayi sektörünün kurulamaması vs. gibi ortak nedenlerden ötürü, içinde bulundukları darboğazdan kurtulabilmek için, SSCB ile kendilerine ilk plânda cazip gibi görünen ve ileriki tarihler için istikbal vadeden birtakım antlaşmalara yanaşmaktadırlar.
       Bu antlaşmalarda daima ön plânda milletin fakirliği göz önüne alınmakta, fakat karşı tarafça damla damla enjekte edilen ideolojik fikirler ve yatırımlar kulak arkası edilmektedir. Ülkenin giderek içine düşmekte olduğu komünizm tehlikesi ve SSCB’nin varlığı duyulmakta, ancak gözler önüne çekilen perde ile bu tehlikeli güç kamufle edilebilmektedir.
       Hür camia içerisinde yer alan milletler veya bu gibi işlerin uzmanları, gelişmekte olan konunun önemini zaman zaman ortaya koymakta ve yaklaşan tehlikeyi insanlık âlemine tanıtmaya ve engel oluş yollarını göstermeye çalışmaktadırlar.
       Gerçekten, son 25 yıldır Sovyetler Birliği’nin gelişmekte olan ülkelerle işbirliğinde büyük artışlar olmuştur. Gerek endüstri, gerekse tarıma dayalı ekonomilerin kurulup modern usullerle işletilmesinde, tabii kaynakların araştırılıp işler hale getirilmesinde ve bunlarla ilgili olarak uzman kadroların yetiştirilmesinde ekonomik ve teknik yardımlarda bulunulmuştur.
       Sovyetler Birliği bu yardımlarda hedef olarak –ki diğer sosyalist ülkelerde de aynı uygulama yapılmıştır– ekonominin herhangi bir dalını değil, çok branşlı tesisler kurmayı düşünmekte, böylece ilişkili olduğu ülkelere tam manasıyla yerleşebilmeyi tasarlamaktadır.
       Son 10 yılda, gelişmekte olan ülkelere yapılan Sovyet yardımı yaklaşık üç kat artmıştır. Bu artıştaki en büyük pay, Afganistan’ın işgaliyle birlikte ortaya çıkan yeni durumla alâkalı olarak beş misline yaklaşır bir oranla Güney Asya ülkelerine düşmüştür. Emperyalist yayılma siyasetini daha önce uyguladığı Afrika ülkelerinde ise artış oranı %2,2’de kalmıştır.
       Sovyetler Birliği’nce yapılacak yatırımlarda her türlü ön araştırma ve fizibilite çalışmalarından tutun da, uzmanların ve teknik kadronun yetiştirilmesine varıncaya kadar geçen süre zarfında, mahalli hükümetlerle kurulan diyaloglarda; yapılan yardımın “yabancı tekellerin –ki bundan kapitalist ülkeler kastedilmektedir– zorbalığına karşı mücadeleye destek olacak nüfusun büyük çoğunluğunun menfaatlerine uygun düşeceği ve büyük ölçüde devlet sektörünün kurulup güçlenmesine yönelik olacağı…” konusu işlenmekte, böylelikle ülkenin adım adım ele geçirilebilmesi için sağlam zemin hazırlanmaktadır.
       Sovyetlerce uygulanan bu taktik oyun, ne yazık ki başarılı olmakta, bu arada batılı ülkeler bu gidişe sadece seyirci kalmaktadır. Daha sonra feryat ve figan da kâr etmemekte ve devletler tek tek, halkıyla ve tüm maddi varlığıyla birlikte komünizm canavarı tarafından yutulmaktadır. Manevi değerler ise zaten zaman içerisinde eritilmiş ve yok edilmiş bulunmaktadır.
       Sıcak savaşın bitmiş olduğu şu yakın dönemlerde uygulanan bu taktik oyun ile Sovyetler Birliği, tek bir asker bile kaybetmeden ülkeler fethedebilmektedir.
       Şimdi, seçebildiğimiz kadarıyla bazı ülkelerde SSCB tarafından kurulmuş bulunan tesislere ve yapılan çalışmalara şöyle bir göz atalım:
       Fas-Tunus-Cezayir: Sovyetler Birliği, Kuzeybatı Afrika ülkelerinden Fas’a elektrik enerjisi üretim tesisleri ile girmiştir. Bugün için tüm enerji üretiminin %30’una tekabül eden bir miktarı Sovyet-Fas ortak tesislerinde üretilmektedir.
       Cezayir’de de S.S.C.B.’nin yardımlarıyla yapılan geniş hacimli petrol sondaj araştırmaları bekleneni vermiş ve ülke bugün petrol üreten ülkeler arasında yer almıştır. Dökme demir ve çelik üretimi sanayinin geliştirilmesinde de Sovyet parmağı kendini göstermiş, hatta bu konuda Sovyetler Birliği daha yatırımcı(!) davranarak ülkede sırasıyla Maden-Metalürji Enstitüsü, Petrol-Gaz ve Kimya Enstitüleri ile Ulusal Hafif Sanayi Enstitüsü’nün açılmasına önayak olmuştur.
       Bu konuda, Tunus’ta da Politeknik Okulu (Ulusal Mühendislik Okulu) açılarak faaliyete geçirilmiş ve Sovyet uzmanlarından(!) Yevgeniy Mityurev kanalıyla, Sovyetler Birliği’nin emellerine hizmet edecek beyinleri yetiştirmek görevi üstlenilmiştir.
       Libya-Mısır: İzlemiş olduğu politikalar ile bugün birçok devletin şimşeklerini üzerine çekmiş bulunan Libya’da Sovyet teknik ve ekonomik yardımları, tahmin edileceği üzere petrol konusuna ve askeri malzeme alışverişine inhisar etmiştir.
       Hâlbuki bu uygulama, Cemal Abdülnasır zamanlarında el atılmış olunan Mısır’da çok daha değişik sahalarda gerçekleştirilmiştir.
       Mısır, ülkesinin tarıma dayalı olmasının yanı sıra, stratejik bir geçit yerinde (Süveyş Kanalı) bulunuşu nedeniyle jeopolitik açıdan önemi tüm devletlerce kabul edilmiş ve devamlı olarak kendisine, işgale veya sömürüye müsait bir ülke gözüyle bakılmıştır. Bu durumların yarattığı avantajı iyi kullanmasını bilen yöneticiler ise bilhassa Nâsır ve ondan sonraki dönemlerde ülkenin sanayileşmesi açısından ellerinden gelen gayreti göstermişler ve yabancı yatırımlara kapılarını ardına kadar açmışlardır.
       Bundan istifade ile ülkede çeşitli yatırım faaliyetlerine giren SSCB teknik uzmanları; Nil Nehri üzerinde kurulu yüksek Assuan Hidroelektrik Santral ve Barajı’nı hizmete sokmuşlardır. “20’nci asrın mimarlık şaheseri” diye adlandırılan bu barajın tamamlanmasıyla, ülkedeki elektrik üretiminin %50’den fazlasının karşılanması mümkün olmuştur.
       Yine Sovyet yardımlarıyla kurulmuş bulunan metalürji tesislerinde, üretilen çeliğin %70’i dış satıma sunulmuş ve tüm üretim değerindeki kâr payı itibariyle %20 oranını geçerek, diğer ürünlerin dış satımına nazaran verimliliğinin daha fazla oluşuyla göze çarpmıştır.
       Diğer Afrika Ülkeleri: Sovyetler Birliği’nce diğer Afrika ülkelerine ekonomik ve teknik yardım tarzında yapılan girişimleri kısaca özetleyecek olursak:
       Etiyopya’da kurulmuş bulunan Politeknik Enstitüsü, ülke genelinde Sovyet yardımlarıyla kurulan tesislere uzman(!) yetiştirmektedir.
       Mozambik Halk Cumhuriyeti’nde birçok okullarda Sovyet uzmanları görev yapmakta, bu arada Mabutu limanına gelen SSCB yapısı traktörler ise ülkenin tarımına katkıda(!) bulunmak üzere tarlalara sevk için sıra beklemektedir.
       Gine Devrimci Halk Cumhuriyeti’ndeki Kindiya Boksit İşletmeleri de, Sovyet yardımlarıyla kurulmuş olup, gayet randımanlı(!) bir şekilde faaliyetlerine devam etmektedir.
       Angola’da Emek Partisi (MPLA) Merkez Komitesi ve Politbüro üyeleri, Sovyetler Birliği ile sıkı temaslarına devam etmekte ve böylelikle, her geçen gün ülkelerinin lokma lokma yutulmasına yardımcı olmaktadırlar.
       Nijeryalı uzmanlar, Rusya’daki Çerepovets Demir-Çelik Fabrikası’nda özel bir eğitimden(!) geçirildikten sonra ülkelerine geri gönderilmektedir.
       Suriye ve Irak: Yakın komşumuz bulunan bu iki ülkede de Sovyet varlığı kuvvetli olarak hissedilmektedir.
       Suriye’de, Fırat Nehri üzerinde Sovyetler Birliği tarafından yapılmış bulunan hidroelektrik santralinde, ülkenin diğer termik santrallerine nazaran 10 kat daha fazla enerji üretilmektedir. Bu ülkede, Sovyet yatırımları sadece ekonomik sahalara inhisar etmemekte, Rakka civarında askeri havaalanı ve yer altı helikopter üsleri inşaatları gerçekleştirilmiş bulunmaktadır.
       Irak’ta ise yine elektrik enerjisi üretiminde yapılmış olan yatırımlar Sovyetlerin gelişmekte olan ülkelerde gerçekleştirdikleri toplam 16 milyon kilovat saatlik güce erişmiş bulunan enerji yatırımlarından payını almaktadır. Bu arada, Bağdat’ta kurulu bulunan elektroteknik fabrikasında, Iraklı işçilerin yanı sıra yabancı işçi ve tekniker de istihdam edilmektedir.
       Hindistan: SSCB’nin gelişmekte olan ülkelere yardım babında ilk sırada yer alan Hindistan, Sovyetler Birliği ile petrol araştırma, çıkarma ve işlenmesi, kömür çıkarılması, termik ve hidroelektrik santrallerinin kurulması ve enerji makineleri imalâtı sanayi dallarında güçlü bir enerji yakıt kompleksi ortaklığına girmiştir.
       Hindistan’da bu şekilde Sovyetler Birliği’nin yardımı ile kurulan elektrik santralleri, son yıllarda ülkede üretilen elektrik enerjisinin %20’sini karşılamıştır.
       Aynı şekilde, açılmış bulunan 50 petrol kuyusu ve gaz yataklarının ürettiği petrol ve türevleri ile büyük bir üretim artışı sağlanmıştır.
       Sovyetler Birliği’nin teknik ve ekonomik yardımlarıyla kurulan ve Güney Asya’nın en büyük fabrikalarından biri olan Bokaro Demir-Çelik Fabrikası; tüm dökme demir ve çeliş üretiminin %40’ını karşılamaktadır. Yine iştirak şeklinde kurulan Bhilai Metalürji Fabrikası inşaat masraflarını çoktan amorti etmiş ve birkaç milyar rupi kâr getirecek şekle gelmiştir.
       İleri Sovyet tekniğinin uygulandığı bu sanayi dalında Hindistan hükümeti, SSCB ile uzun süreli bir işbirliğine yönelmiş olup, bütçede bu konuya ayrılan tahsisatın ¾’üne yaklaşmaktadır.
       Bugün için dünyanın ikinci kalabalık nüfusuna sahip ülkesi olan Hindistan’da, sadece belirli sanayi dallarında yatırım işbirliğine gidilmemekte, hatta 20 Kasım 1981’de Sovyetler Birliği’nin taşıyıcı füzesiyle yörüngesine yerleştirilen Bhaskara-2 uydusu ile de feza çalışmalarına ortak adım atılmış olunmaktadır.
       Ayrıca Sovyet uzmanlarının yardımıyla Kalküta’da metro/yeraltı treni yapımı gerçekleştirilmiş bulunmaktadır.
       Afganistan: Sovyetler Birliği tarafından fiilen işgal altında tutulan Afganistan’da, yine mezkûr ülkece kurulmuş bulunan Politeknik Enstitüsü ve Maden-Petrol Teknik Okulu, teknik eğitimin yanı sıra ideolojik eğitimin de verildiği yerler olarak göze çarpmaktadır.
       Bu arada Şibergan şehrindeki Car-Kuduk Gaz Rafine Fabrikası da, SSCB’nin yardımlarıyla kurulmuş bir tesis olma özelliğini korumaktadır.
       Diğer Ülkeler: Bugünkü ekonomik ve politik ortamda Sovyetler Birliği’nin hemen hemen her ülke ile ilişki kurduğunu görmekteyiz. SSCB büyük bir rahatlıkla; Sri Lanka’dan (lastik fabrikası vardır) Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne (Aden’de büyük bir balıkçılık limanı yapılmaktadır), Bangladeş’ten Yunanistan’a ve Kıbrıs Rum Kesimi’ne, İran’dan Burma’ya kadar uzanan geniş bir alan içerisinde ekonomik ve teknik yardım ilişkilerini sürdürmektedir.
       Bu faaliyetlerin daha sıhhatli yürütülmesi için 20’den fazla ülkede Sovyetler Birliği tarafından meslek teknik okulları açılmış bulunmaktadır. Büyük bir başarıyla organize edilen bu okullarda ise 250 binden fazla insan eğitim görmekte ve ileride görev alacağı kadrolar için hazırlanmaktadır. Bugüne kadar açılmış bulunan 140 kadar okulda 1 milyonun üzerinde şahıs yetiştirilmiş olup, eğitimleri tamamen Sovyet öğretmen ve uzmanları tarafından gerçekleştirilmiştir. Amaç, ulusal kadroların hazırlanmasında fikrî yapıda herhangi bir çarpıklığı bulunmayacak şahısların yetiştirilmesidir.
       Bu konuda Rusya’daki faaliyeti ise Moskova Partice Lumumba “Halkların Dostluğu Üniversitesi” yürütmektedir. Burasının ideolojik eğitim veren ve gözleri kamaştırılmış, beyinleri yıkanmış şahısları birer diploma ile memleketlerine gönderiveren bir okul olduğu tüm dünyanın malûmudur.
       Ekonomik ilişkilerin yanı sıra, ideolojik yatırımlar yapmanın gereklerinden birinin de, gelişmekte olan ülkelere yardım maskesi altında yürütülen faaliyetler olduğunu bilen ve bunun en güzel şekilde uygulama örneklerini veren Sovyetler Birliği, genellikle mal mübadelesine dayalı bu ilişkilerini 20 yıl gibi bir zaman içerisinde 0,8 milyar rubleden, 17 milyar rubleye çıkarmış bulunmaktadır.
       Ekonomik ilişkilerde “hak eşitliği prensibi”nden hareket eden Sovyetler Birliği; kurduğu tesislerin kâr bölüşümünde yer almamak ve imtiyaz antlaşmalarına ekonomik ayrıcalıklar koydurmamak suretiyle cazip bir ortam yaratarak ülkeleri içten fethetme yoluna gitmekte ve görüldüğü gibi bunda da muvaffak olmaktadır.
       Yanıltma Yolları: Bütün dünya ülkelerini komünistleştirme yolundaki çalışmalarının yanı sıra, bir müddetten beri bel bağladıkları az gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan hoşnutsuzlukların üzerine eğilen Sovyetler; topluluklara zehir saçan mekanizmalarını harekete geçirerek bu ülkelere birçok yoldan nüfuz etmeye çalışmışlardır. Bu arada, eskiden sömürgeci olmanın verdiği suçluluk kompleksi içinde bulunan Batılı devletler ise Kremlin’in yetkili ağızlarının “Üçüncü Dünya Devletleri” diye de bilinen “Az Gelişmiş veya Gelişmekte Olan” bağımsız ülkelere yağdırdığı sloganlara saygı duymak zorunda kalmışlardır.
       Komünist politik savaş, Batılıların sağduyularını aşağıda bazı örnekleri verilen iğneli yollarla yanıltmaya çalışmış ve bunda da epey başarı kazanmıştır.
       Bu yollardan biri komünist düzeni, her ne kadar özgürlük getirmez ise de, insanlara ekmek sağlar gibi göstermektir. Oysa bugün, Komünizmin hüküm sürdüğü ülkelerde, tarihlerinde görülmemiş bir açlık hüküm sürmektedir. Buğdayını, sütünü, etini vs. kapitalist ülkelerden satın almakta olan Sovyet Rusya ise bu sıralamada başı çekmektedir.
       Diğer bir yol, komünizmin az gelişmiş ülkeleri büyük bir hızla sanayileştireceği hikâyesini gerçekmiş gibi göstermektir. Oysa Japonya, Brezilya, hatta Senegal gibi ülkeler komünist olmamalarına karşın, komünizm dünyasının bir başka devi Çin Halk Cumhuriyeti ile kıyaslanacak olurlarsa, sanayileşmelerini daha iyi, daha randımanlı ve insanlara daha az külfet yükleyecek bir biçimde geliştirmiş veya geliştirmektedirler.
       Bir başka yol da, komünizmin ulusal özgürlüğün gerçekleşmesine yardım ettiği kavramının ciddi bir biçimde benimsenmesini sağlamaktır. ”Üçüncü Dünya Devletleri” diye bilinen bağımsızlıklarını yeni kazanmış ülkelerdeki insanların dikkatini ve öfkesini, artık kökünden kurumaya yüz tutmuş bulunan Batı sömürgeciliği üzerinde toplamakta, bu şekilde onların gitgide gelişen Sovyet sömürgeciliğini görmelerine ve ona karşı direnmelerine engel olmaktadır.
       Bu üç temel hammaddeyi az gelişmiş ülkelerde işleyip duran komünist propaganda, söz konusu ülkelere özgü çeşitli gelişmelerden de geniş ölçüde yararlanmaktadır. Çeşitli maskelerle ortaya çıkan kişiler Singapur’da milliyetçi hizipler arasındaki gerginliği yaymakta, Sri Lanka ve Hindistan’daki anlaşmazlıkları körüklemekte, Kongo’da kabileler arasındaki rekabeti büyütmekte, Burma’da dinsel çatışmaları kışkırtmakta ve Müslümanlarla birlikte Brahmanlara, Brahmanlarla birlikte Müslümanlara çatmaktadırlar. Tarih bu gibi olayları geçmişte nasıl kaydetmiş ise, sahnede değişen hiçbir şey olmamıştır ve Sovyetler Birliği bugün de aynı tezgâhları değişik yerlere kurmaya devam etmektedir.
       Aslına bakılırsa, bütün bunlar gelişmiş ülkelerde uygulanan komünist taktiklerinin hemen hemen aynı olup, tek kelimeyle özetlenebilir; Demagoji!
       Komünist demagoji, bugün yeni bir unsuru içine almış bulunmaktadır. Komünistler, her türlü hile sınırını aşarak, tarihi kendi anlayışlarına göre yorumladıktan sonra, felsefeyi de demagojilerine sokmuşlardır.
       Sovyetlerin yalnız yabancılara sattığı ama kendi yaşantılarına sokmamak için titiz bir çaba sarf ettikleri, değişik biçimdeki bir Marksizm ile farkında olmadan beslenen Batı hükümetleri, komünizmin az gelişmiş ülkelerde yayılmasını önlemenin tek yolunun bu ülkelere ekonomik yardım yapmak olduğu kanısına varmışlardır. Kendi ekonomik yardım programlarının başlangıç tarihi olan 1954 yılından 1962 yılının sonuna kadar, Sovyet bloğu az gelişmiş ülkelere 5 milyar dolar tutarında yardım yapmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan buyana Batı devletlerinin bu ülkelere yaptığı yardım ise 75 milyar dolar olup, Sovyet yardımlarının tam 15 katıdır. Mantık yönünden, Batılıların bu ülkelerdeki nüfuzunun Kremlin’in nüfuzundan 15 kat fazla olması gerekir. Oysa bugün 15 kat fazla nüfuzlu olan taraf Moskova’dır.
       Son yıllardaki gelişmelerden önce, belirli bir Sovyet yardımı olmaksızın, ama Sam Amca’dan alınan 100 milyonlarca dolar sayesinde, komünist pençesi Brezilya’yı daha sıkı kavramıştı. Endonezya ve Gana’ya bir tek ruble bile verilmediği bir zamanda dolarlar akıtılmış, oysa bu iki ülke çok kısa bir zaman süresi içerisinde “yoldaş” oluvermişti. Aynı şekilde, Kremlin tarafından hiçbir yardım yapılmadığı bir zamanda Irak, Bağdat Paktı’ndaki koruyucularına rest çekmişti. Castro iktidarının ilk iki yılında Küba’ya yapılan Amerikan yardımı, bu ülkenin komünist olmasını hiçbir şekilde geciktirmemiştir.
       Her taraftan gözlemci, hiç değilse bu gerçeklere ve alınan sonuçlara dayanarak şöyle bir yargıda bulunmalıdır: Batılı devletlerin yardımı komünizmin yayılmasını önlemekte acı bir başarısızlığa uğramıştır. Gelişmekte olan Üçüncü Dünya Devletleri’ne yapılan yardım, bu başarısızlığa bir örnektir.
       Bu başarısızlığın nedeni, ekonomik yardım politikasının yanlış bir biçimde uygulanmasıdır. Ekonomik yardım kendi başına koskoca bir politik kışkırtma mekanizmasının çalışmasını önleyecek güçte değildir. Batı bu işte kaybetmektedir. Çünkü yaptığı ekonomik yardım sadece ekonomik niteliktedir. Kremlin ise bu işte kazanmaktadır. Çünkü yaptığı ekonomik yardım, öncelikle politik ve ideolojik niteliktedir.
       Sovyet ekonomik yardımının özelliği amacındadır. Bu amaç, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin politik yaşantısındaki kilit noktalarını ele geçirmektir. Bu nedenle Sovyetler, çok sayıda teknisyenin çalışmasını gerektiren alanlara yatırım yapmayı benimsemişlerdir. Çünkü gerekli teknisyenler ya Rusya’dan yollanmakta, ya da yerli personel eğitim ve ideolojik telkin amacıyla Moskova’ya gönderilmektedir. Her iki şıkta da, bu teknisyenler işleriyle ilgili hesaplarla uğraşmaktan ziyade Kremlin’in sloganlarını yaymakla vakit geçireceklerdir.
       Eski Yunanların “Jüpiter, yok etmek istediği kimseleri açgözlü yapar” sözünü biz, “Kremlin yok etmek istediği kimseleri Marksist yapar” şeklinde söyleyebiliriz. Bu noktanın önemle belirtilmesi ve kavranılması gerekmektedir.
       Batı devletlerinin Üçüncü Dünya Devletleri’ne yardım programı, bütünüyle katıksız bir Marksist kavrama dayanmaktadır. Bu kavram şudur: İnançlar hiçbir zaman ihtiyaçların yansımasından fazla bir şey değildir. Özellikle komünist inanç, yalnızca ekonomik adaletsizlik ve hoşnutsuzluktan meydana gelir. Öyleyse bu noktadan hareket edilerek denilebilir ki, komünizmi önlemek için yoksulluğu önlemek yeterlidir.
       Kalkınma yolundaki insanların yoksulluğunu gidermek, pek tabii beşeri dayanışma bakımından gereklidir. Bu insanlar teknolojik ilerlemelerden meşru yollarla yararlanmalı, bu ilerlemenin gücünü duymalı, ruhunu benliklerinde taşımalı ve böylece geri kafalılığı bırakmış olarak çağdaş topluma karışmalıdırlar. Teknolojik ilerlemenin –ki bir deyimle belirtmek gerekirse çiftçiliğini yapanların– bu ilerlemenin tohumlarını şimdiye kadar işlenmemiş topraklara da ekmeleri, insanlığa onur ve itibar kazandırır. Ama bu gerekli cömertliğin, komünizm denilen illetin yayılmasını, hem de Üçüncü Dünya Devletleri’ni boydan boya kuşatma tehdidini giderecek kadar kısa bir zamanda önlemek için yeterli olduğunu sanmak yanlıştır.
       Biliyorsunuz, bu illet Fransa, İtalya gibi ekonomik yönden kalkınmış ülkeleri de sarmış bulunmaktadır. Bunun nedeni, gereklerden ziyade kuruntulara ve tutkulara dayanmasıdır. Az gelişmiş ülkelerde ise, komünist liderler çoğunlukla varlıklı aydınlardır. Buna karşılık halk, materyalist güdülerden fazla, inanılmaz hayallerle yönetilmektedir.
       Sanki Hümanist ve maneviyatçı olduğunu ileri süren Amerika, materyalist yöntemler uygulamakta, Marksist Materyalizme inandığını ileri süren komünist dünya idealizme yönelmektedir. Burada idealizm genel anlamda değil, felsefi anlamda, yani “Başlıca önemli kavramlar üzerinde toplanmak” anlamında kullanılmıştır ki, bu kavram “Felsefi Materyalizm”e karşıdır.
       Amerika Birleşik Devletleri az gelişmiş ülkelerde okullar, hastaneler, demiryolları yaparsa ve bu ülkelere salam, sosis ve portakal suyu verirse, komünist eğilimlerin kendiliğinden ortadan kalkacağını sanmaktadır. Öbür yandan Sovyetler Birliği, öncelikle zihinleri işlemekte, halkın komünizme inanması ve Batı’daki rejimlerden nefret etmesi sonucunda yaşama standartlarının yükseleceğini ileri süren doktrini telkin etmektedir. Sonra da, bu düşünceyi her kültür düzeyindeki insanın anlayacağı biçimde ve her dilde ayrı ayrı kaleme alıp, kitaplar, dergiler ve broşürler yoluyla durmadan akan bir sel gibi yaymaktadır.
       Böylece Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri ve diğer kapitalist ülkeler arasında bir işbölümü yapılmış olmaktadır. Ama bu işbölümü böyle devam edecek olursa, ikinci grupta yer alanların pek yakında yok olması işten bile değildir.
       ABD yiyecek sağlamaktadır, Sovyetler ise propaganda; ABD bilgisiz kalmış insanlara alfabeyi öğretmek için okullar kurmaktadır, Sovyet Rusya ise bu insanların okuması için komünist gazeteler basmaktadır. ABD kütüphaneler açmaktadır, Sovyet yardakçıları ise bu kütüphaneleri Leninist yayınlarla doldurmaktadır; ABD hastaneler yapmaktadır, Sovyetler ise hastaları ideolojik yönden zehirlemek için komünist hastabakıcıları bu hastanelere sokmaktadır.
       Bunları söylemekteki amacımız, ekonomik yardım programlarının durdurulması gerektiği değildir. Yardım çok iyi sonuçlar verecektir. Yeter ki, yardım programlarına politik ve ideolojik eğitim programları da eklensin. Yardım yapılan ülkelerde komünizm tehlikesine karşı uyanık politik uzmanlar bulunmazsa, dolarların Sovyet yardakçılarının cebine inmesi işten bile değildir. Gerçek şudur ki, Sovyet propagandasına karşı koymak için yardım büyük ölçüde gereklidir. Ama bu yardım şu anda, Üçüncü Dünya’nın az gelişmiş ülkelerine değil, hâlâ konunun önemini kavrayamayan Batı’nın az gelişmiş kafalarına yapılmalıdır.
(Ankara, Mayıs 1989)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz