Monte Kristo Kontu

M

Romanın Başlıca Karakterleri:
       Edmond Dantes: Marsilyalı bir denizci; Mercedes’le nişanlı. İlkin samimi ve güvenilir bir insandır, fakat hapishanede geçirdiği yılların ardından intikam hissi ile yanıp tutuşur. Monte Kristo Kontu olarak gösterişli bir şekilde zengin ve güçlü, arkadaşlarına cömert, düşmanlarına karşı kinci ve her zaman esrarengiz bir adam.
       Dantes’in kendisini tanıttığı diğer isimler: Abbe Busoni, Lord Wilmore, Gemici Simbad.
       Louis Dantes: Edmond’un babası.
       M. Morrel: Marsilyalı bir tüccar; Haroan adlı geminin sahibi.
       Maximilian Morrel: Oğlu; sonraları Valentine de Villefort’a âşık olur.
       Haydee: Cenina’lı Ali Paşa’nın kızı; Mondego tarafından köle pazarında satılır ve Monte Kristo tarafından kurtarılır.
       Fernand Mondego: Katalanya’lı bir balıkçı; sonraları asker ve Arnavutluk’ta bir maceracı. Sonunda, Comte de Morcerf unvanı ile tümgeneral.
       Mercedes: Kuzeni Edmond’la nişanlı; sonraları Fernand’la evlenir.
       Vicomte Albert de Morcerf: Fernand’ın oğlu; Eugenie Danglars’la nişanlı olmakla beraber kızı sevmez.
       Danglars: Dantes’in gemisinde kargo şefi; sonraları Baron Danglars namıyla bankacı.
       Barones Danglars: Karısı; önceleri Villefort’a âşık.
       Eugenie Danglars: Kızı; bağımsız bir kız, aktris olmak ister.
       Louise d’Armilly: Eugenie’nin arkadaşı ve musiki hocası.
M.
Noirtier: Küstah ve azimli bir Bonapart taraftarı, fesatçı.
      Gerard de Villefort: Oğlu, aynı zamanda savcı. Genellikle vicdanlı biri olmasına rağmen, kendi ihtiraslarıyla çelişkili olduğu zamanlarda vicdansızdır.
       Marqis ve Marquise de Saint-Meran: Eski aristokrasi mensupları; De Villefort’un kayınpederi ve kayınvalidesi.
       Renee de Saint-Meran: Kızları; Villefort’un ilk karısı.
       Valentine de Villefort: Renee’nin kızı; Maximilian Morrel’e âşık.
       Heloise: Villefort’un Heloise’den olan oğlu.
       General Flavin de Quesnel: Kralcı bir general; Noirtier’le yaptığı bir düelloda ölür.
       Baron Franz D’Epinay: Oğlu; Valentine ile nişanlı.
       Madelenine Caderousse (Lacarconte diye de çağrılır): Karısı.
       Abbe Faria: D’lf Şatosu’ndaki bir mahkûm; Dantes’le arkadaşlık kurar ve onu eğitir.
       Luigi Vampa: Romalı bir eşkıya.
       Pepino: Bir çoban; sonraları Vampa’nın eşkıya grubunda yer alır.
       Binbaşı Bartolomeo Cavalcanti: İtalyalı bir maceracı.
       Benedotte: Villefort ve Barones Danglar’ın gayrimeşru çocuğu; kendisini Binbaşı Andrea Cavalcanti’nin oğlu olarak takdim eder.
       Monte Kristo Kontu’nun hizmetçileri: Bertuccio, Ali, Baptistin.
       Albert de Morcerf’in arkadaşları: Beauchamp, Debray, Chateau-Renaud.
       D’Avrigny: De Villefort’un doktoru.

Romanın Özeti:
       Bu tür bir kitabın sayfalarında, Monte Kristo Kontu’nun (Le Comte de Monte Cristo) 118 bölümünün özetini vermek mümkün değil.
       Hikâye 1815’te başlar: Paris’te Kral XVIII. Louis vardır. Napolyon da Elbe Adası’ndadır. Hikâyenin kahramanı Edmond Dantes, Marsilyalı bir denizcidir; Pharaon gemisinin de ikinci kaptanı. Napoli’den Marsilya’ya gidiş sırasında geminin kaptanı aniden ölür ve Dantes kaptan olur. Geminin sahibi, Dantes’in bu mevkide devamlı kalmasını ister. Dantes üstelik Mercedes adlı Katalanya’lı güzel bir kızla evlenmek üzeredir. Böylece, henüz on dokuz yaşında olmasına rağmen hayatının başlıca iki hedefine erişmek üzeredir. Bununla beraber, Dantes’in düşmanları da vardır. Biri, Pharaon’un kargo şefi –ki, kaptan olmak ister– ve diğeri de, Mercedes’in, onunla evlenmek isteyen Fernand Mondega adlı yeğeni. Bu iki kişi, Caderousse adlı ayyaş bir komşusunun yardımıyla Edmond’u aradan çıkarmayı planlar.
       Kargaşalı siyasi durumun müsait olması da onlara yardımcı olur. Pharaon’un kaptanı, ölümünden kısa bir müddet önce, kamarotuna mühürlü bir paket vererek Elbe adasındaki Napolyon’a götürmesini istemiştir. Paketi Dantes götürür ve kendisine M. Noirtier adındaki bir Parisliye iletilmesi için bir mektup verirler. Dantes’in siyasi inanışları yoktur; ne bu yazışmaların içeriğini ne de Napolyon’u yeniden iktidara getirmeyi amaçlayan bir entrikaya ortak olduğunu bilmez. Ancak Danglars olup bitenlerden haberdardır. Mahalli otoritelere bir mektup yazarak, Dantes’in, Bonapartçı olduğunu ihbar eder ve mektubu da Fernand ile gönderir. Dantes evlenmeden bir iki saat önce tevkif edilir.
       Dantes’in ihbar edildiği şahıs, savcı M. de Villefort’tur: Dantes’in, Napolyon’un mektubunu götürdüğü Noirtier’in oğlu. Bourbon rejiminin bir kamu görevlisi olan De Villefort, şimdi zor bir durumdadır; zira babası iflah olmaz bir Bonapartçıdır. Dantes’in getirdiği mektubu okurken, muhtevası açıklandığı takdirde meslek hayatının sona ereceğini anlar. Bunun üzerine, mektubu yakar ve Dantes’i tehlikeli siyasi suç işleyenlerin tutuldukları Marsilya limanındaki D’lf Şatosu’na gönderir.
       Yüz gün süren Napolyon yönetiminin geri getirilmesi sırasında Morrel, Dantes’in, imparatora yaptığı hizmetleri oldukça mübalağalı bir tarzda anlatarak serbest bırakılması için çalışır. Mamafih, Dantes serbest bırakılmadan rejim düşer ve Bourbon’lar yeniden iktidara gelirler. Dantes, artık tehlikeli bir Bonapartçı olarak lekelenmiştir ve D’lf Şatosu’nda on dört sene zindanda kalır, maruz kaldığı adaletsizlik kendisini derinden sarsar. Şatodaki bir diğer mahkûm, Abbe Faria adında bir İtalyan papazıdır. Otoriteler papazı çılgın sanmaktadır; zira sürekli onlara, yerini ancak kendisinin bildiği gizli bir hazineden pay vereceğini söyleyerek serbest bırakılmasını istemektedir. Dantes bu papazla gizliden gizliye konuşur ve dostluk kurar. Faria son derece zeki bir insandır ve mahkûm arkadaşına birçok şey, bu arada bazı yabancı dilleri de öğretir. İtalyan papazı, bu hazinenin mevcut olduğu hakkında Dantes’e garanti verir ve beraberce kaçtıkları takdirde aralarında paylaşacaklarını söyler. Fakat bu sırada papaz aniden ölür: Şimdi önünde, kaçabilmek için tek bir yol vardır. Papazın cesedini kendi yatağına sürükler ve kendisi de, Faria’nın gömüleceği torbanın içine girer. Torba denize atıldığı sırada, Dantes ipleri çözer ve yüzerek sahile çıkar.
       Papazın 16’ncı yüzyıla kadar uzanan hazinesi, Tuscan takımadalarındaki Monte Cristo adında, kimsenin yaşamadığı bir adadadır. Dantes oraya gider ve arkadaşının sözlerinin doğru olduğunu görür. Dantes artık, tasavvur edilemeyecek kadar zengin ve her istediğini yapacak kadar da güçlüdür. Kendisini hapse gönderen dört kişiden intikam almaya yemin eder: Fernand Mondego, Danglars, Caderousse ve De Villefort. İntikam, şairane adaletin şaheser bir örneği olacaktır. Onlara ölüm darbesini Dantes indirmeyecek, bu habislerin her biri kendi kötülüklerinin, tamahkârlık, hıyanet ve ihtiraslarının kurbanı olacaklardır. Nihayet, her biri, neden öldürüldüklerini ve intikam alanın kim olduğunu bilecektir. Ancak bu şeytani planı uygulamak için, Dantes’in görünüşünü değiştirmesine ve zamana ihtiyacı olacaktır.
       Böylece, bir müddet sonra, 1838’de, İtalya’da kendisinin Monte Kristo Kontu olduğunu söyleyen, efsanevi zenginliğe sahip, esrarengiz bir yabancı ortaya çıkar. Yaşayışı, doğu sultanlarını akla getirir. Yanında İstanbul’dan satın aldığı bir Yunan kızı vardır; daimi uşağı da Nubiya’lı bir dilsizdir. Kontun her tarafta adamları vardır ve her şeyden haberdardır. Yolculuğa çıktığı zaman, bir papaz veya bir İngiliz olarak dolaşır. Onun, Malta’lı olduğu, Yunanistan’da bir gümüş madeni işlettiği, korsan ve eşkıyalarla işbirliği yaptığı ve üç kıtada haremi bulunduğu söylenir. Her gittiği yerde bir sansasyon ve hiç olmazsa hanımlar arasında da hayranlık ve korkunun oluşturduğu bir ürperti yaratır.
       Kont, ilk olarak eski işyerine uğrar ve hamisi Morrel’e olan borcunu öder. Marsilya’ya, Morrel’in güçlükler içinde çırpındığı bir sırada varır: Morrel’in şirketinin bütün gemileri denizde batmıştır ve borçlarını ödeyemez durumdadır. Kont, kendisini bir İngiliz bankasının temsilcisi olarak tanıtır. Morrel’in borçlarını öder, onu intihar etmekten kurtarır ve kendisine ayrıca yeni bir gemi verir.
       Kont’un eski düşmanları arasında en az suçlusu Caderousse’dur. Zira Dantes’in hapsedilmesinde pasif bir suç ortağı rolünü oynamıştır. Onun ne kadar tamahkâr olduğunu bilen Kont, başka bir görünüm altında ona kıymetli bir elmas verir. Caderousse ve karısı, asla beklemedikleri bir zamanda önlerine gelen bu nimetle yetinmezler, elması bir kuyumcuya satar ve adamı öldürerek elması geri alırlar. Caderousse bu suçundan ötürü ömür boyu küreğe mahkûm edilir. Sonraları kaçarsa da, önceki suç ortağı De Villefort’un gayrimeşru çocuğuna şantaj yapar ve kendi ölümünü hazırlar.
       Kontun başlıca düşmanı Fernand Mondega’dır; çünkü Dantes’in mahkûm edilmesinden istifade ederek Mercedes’le evlenmiştir. Aradan geçen yıllar zarfında, Fransız ordusunda hizmet görmüş ve ardından Balkanlarda bir askeri maceracı olmuştur. Arnavut Ali Paşa’nın hizmetinde bulunduktan sonra, efendisini Sultan’a ihbar etmiş, Fransa’ya zengin biri olarak dönmüş ve tümgeneral rütbesini de kazanarak kendisini Comte de Morcerf olarak tanıtmaya başlamıştır. Morcerf’in şerefli bir insan olan oğlu, babasının hakiki karakteri hakkında hiçbir şey bilmez ve Danglars’ın kızı Eugenie ile istemeye istemeye nişanlanır. Monte Kristo, Danglars’a, Morcerf ailesinin dolabında bir iskelet bulunduğunu söyler. Mazisi lekelidir. Danglars araştırır ve nişan bozulur. Ardından, gazetelerde, Ali Paşa’ya yapılan hıyanet hakkında imalı yazılar çıkar ve Lordlar Meclisi meseleyi araştırır. Hadisenin başlıca şahidi, Monte Kristo’nun arkadaşı olan Haydee’dir ve Haydee’nin de Ali Paşa’nın kızı olduğu ve Morcerf’i gayet iyi hatırladığı ortaya çıkar. Morcerf’in karısı ve kızı, kendisini ve servetini reddederek onu terk eder ve bu durum Morcerf’i intihara sürükler.
       Dantes’i mahkûm eden De Villefort, bir sürü ciddi suç işlemesine rağmen, şimdi başsavcıdır. Senelerce önce, Danglars’ın karısından bir çocuğu olmuş ve bebeğin ölü doğduğu söylenmiştir. De Villefort, aslında canlı olan bebeği gizlice bahçeye gömmüştür. Fakat hiç ihtimal verilmeyen bir dizi olaylar sonucu, çocuk ölmeden mezardan çıkarılır, yaşaması sağlanır ve Bertuccio adındaki bir kaçakçı tarafından yetiştirilir. Bu çocuk, daha önce, Caderousse’nun bir suç ortağı olarak gördüğümüz Benedotte’dir. Benedotte, kısa bir süre içinde, suç işleme temayüllerini ortaya koyar, üvey ebeveynlerini soyar ve küreğe mahkûm edilir.
       Bu karışık hadiseler yumağı peş peşe çözülürken, De Villefort’un birinci karısından Valentine adlı meşru bir kızı ve ikinci karısından da Edouard adında hiç de sevimli olmayan bir erkek çocuğu olur. De Villefort’un ikinci karısı Heloise, sadece çocuğu için yaşar ve kocasının birinci karısından elde ettiği servetin önüne dikilecek bütün varislerini ortadan kaldırmak ister. Normal olarak bu miras elbette ki, bir kaza olmadıkça Valentine’in hakkıdır. Monte Kristo Kontu, bu noktada, Heloise ailesiyle dostluk kurar, kadının güvenini kazanır ve elinde, onun nefes darlığını giderecek ilaçlar olduğunu söyleyerek aslında bir şişe zehir verir.
       Bunu takip eden aylar boyunca da Villefort ailesi mensuplarından bazıları esrarengiz bir şekilde ölür. İlkin, birinci karısının ebeveynleri, ardından efendisi için hazırlanan içkiyi kazara içen babasının uşağı, daha sonra Valentine. De Villefort ölmez ise de, ağır şekilde hastalanır. De Villefort, katilin birinci karısı olduğunu anlar ve şimdi, kadını tevkif etmek kendisinin resmî görevidir. Kadına, öldürülmekten kurtulması için intihar etmesini söyler. Fakat onun bu teklifi kabul edip etmediğini beklemeden, aceleyle Caderousse’un katili olarak yargılanan Benedotte –ki artık ebeveynlerinin kimler olduğunu bilmektedir– ülkenin başsavcısının kendi öz babası olduğunu ve bebek iken kendisini öldürmek istediğini söyler. De Villefort, perişan bir halde evine döner. Heloise ve Edourard’ın kendilerini öldürdüklerini ve Dantes’in de onların cesetlerinin başucunda şeytani kahkahalar kopardığını görür. Başsavcı birkaç dakika sonra çıldırır.
       Danglars, daha hafif bir ceza ile kurtulur. 1815’ten buyana, o da sosyal merdivende yükselmiş, kendisine Baron unvanı verilmiştir. Aristokrat bir kadınla evlidir. Monte Kristo, onun en hassas iki yönünden vurabilir; sosyal ihtirası ve tamahkârlığı. Danglars’ın kızı, mütereddit bir tarzda Albert de Morcerf’le nişanlanmıştır; fakat Ali Paşa skandalı meydana çıktığından beri Danglars, kendisine daha iyi bir damat aramaktadır. Monte Kristo, hapishane kaçağı Benedotte’yi teklif eder. Göz alıcı bir tarzda giyindiğinden ve yeterli parası bulunduğundan ve sahte bir şecere ile de göründüğünden, Danglars’ın istediği bir damattır. Fakat nikâh kıyılacağı sırada polis, Caderousse’yi öldürme suçu ile Benedotte’yi tevkif eder.
       Danglars’ın itibarı sarsılmıştır, fakat daha da ıstırap çekmesi gerekmektedir. Monte Kristo’nun yanında, Danglars’ın bankasından beş milyon lira çekebileceğine dair kredi mektupları vardır. Parayı, Danglars’ın normalin üstünde kredi verdiği bir zamanda çeker. Danglars yıkılmıştır. Roma’ya kaçar ve orada da, Kont’un emirleriyle hareket eden eşkıyalar kendisini derhal yakalarlar. Bir mağaraya götürülür ve bir tavuğa beş bin altın vermedikçe kendisini aç bırakırlar. Bu Danglars’ın yanındaki bütün para tükenene kadar haftalarca devam eder. Sonunda, Monte Kristo onu serbest bırakır, fakat bu arada Danglars’ın saçları bembeyaz olmuştur.
       Monte Kristo, intikamını, düşmanlarının çocuklarına kadar indirmez. (Edouard’ın ölümü kaza idi. Monte Kristo, onun öleceğini tahmin etmişti.) Albert de Morcerf’le arkadaşlık kurar ve Mercedes’i cezalandırmaktan vazgeçer. Valentine’e gelince, zehri içerek hastalanan kızı kurtarır, gerçekten sevdiği erkekle, kendisinin eski hamisi Maximilian Morrel’in oğlu ile evlenmesini mümkün kılar. Aşkın ve nefretin eski borçları artık ödendiğinden, Monte Kristo, vicdan azabı duyarak, Allah’ın intikam meleği rolünü oynamakta ileri gidip gitmediğini kendi kendine sorar. Mamafih, Haydee, hâlâ kendisiyle beraberdir ve mutluluk ihtimalleri baş gösterir. Valentine ve Maximilian’a allahaısmarladık diyerek, esrarengiz bir şekilde geldiği gibi ayrılır.

Romana Eleştirel Bakış:
       Monte Kristo, Aufuste Macquet ve A.P. Fiorentino ile birlikte yazıldı. Kitabın adı, Monte Kristo adasından gelir. Dumas bu adaya ayak basmamış, sadece 1842’de vapurdan görmüştür. Esrarengiz yabancı da, Peuchet’in, La Police Devoile adlı küçük hikâyesinden gelir. Hikâyenin, ilkin, İtalya’da geçmesi düşünülüyordu. (31. Bölümün, 1. Bölüm gibi yazıldığına dikkat ediniz) ve kontun önceki hayatı daha sonraları anlatılacaktı. Macquet’in teklifi üzerine, Dantes’in mahkûmiyeti ile ilgili ilk otuz bölüm, daha sonra eklendi. Böylece, hikâye üç bölümde ele alınır: Marsilya, Roma ve Paris. Roman, 1844’te on iki cilt olarak basıldı ve sekiz sene sonra dört ayrı piyes halinde sahneye kondu.
       Monte Kristo Kontu, okuyucuyu hiçbir zaman düşünmeye sevk etmeyen, fakat bitirmeden bırakılamayan kitaplardan biri. Günümüzde bu kitabı bilhassa çocuklar, ergenlik yaşındaki çocuklar okuyor. Bununla beraber, çocuklar için düşünülmemişti. Belki, 1840’ların okuyucuları, günümüzden az sofistike idiler; zira tefrika edildiği zaman, tüm Parisliler okudu ve sokaklarda birbirlerine, Dantes’in D’If Şatosu’ndan kaçıp kaçmadığını sordular. Gautier, Balzac, Stevenson ve Andrew Young, kitabın bu sihirli yönünden bahsettiler. Kitabın niye bu kadar popüler olduğu üzerinde durmak gerek; çünkü kendi türünde bir şaheser olmakla beraber, ekseri tenkitçilerin üzerinde duracakları tipte bir şaheser değil.
       Monte Kristo Kontu’nda hata bulmak kolay. Romanın muazzam, muğlak ve teferruatıyla ele alınmış tesadüflerle dolu planı, inanılmazlığın verdiği istekli hayret dışında –ki Coleridge’e göre, şairane inanış için gereklidir– hiç de derin bir şekilde ele alınamaz. Hadiselerin bu derece üst üste yığılmasının sebebi şu idi ki; roman, ilkin, forma forma tefrika edildi ve “bir sonraki sayıda devam edecek hikâye” okuyucularının ilgisini çekebilmek için, hiç olmazsa, her bölümde heyecanlı bir macera anlatmak zorundaydı. Kitabın uzunluğuna ve zaman zaman görünen uzun cümlelere gelince, Dumas’a satır hesabı ücret ödendiğini hatırlamamız gerekir. Dumas, bu anlaşmadan istifade etmek için, sadece tek heceli kelimelerle konuşan bir karakter de araya koymak istedi ise de, yayıncılar, yarım satırdan az satırlar için ücret ödemek istemediklerinden bu karakterden vazgeçildi.
       Dumas’ın karakterleri hakkında da fazla bir şey söyleyemeyiz. Onun kitabındaki habisler, kahramanlar, hanım hanımcık kadınlarda muğlaklık veya derinlik yoktur. Bugün, bu tür karakterler ikinci derecedeki filmlerde veya çocuklar için hazırlanan televizyon programlarında bulunur. Hatırdan çıkmayacak tek yaratık Monte Kristo’nun kendisi. Bunun sebebi de, onun diğerlerinden daha fazla hakiki olmasından değil, son derece ve fevkalade gayrı hakiki olduğundan. Edebî şecere terimleriyle ele alınacak olursak, Byron’un kahramanları sülalesinden. Onun kahramanları gibi, uzun boyludur, saçları siyah ve solgun yüzlü; yine orijinini gizleyen esrarengiz bir havası var ve mazideki aşk yaralarını örten, dünya görmüş insanlara mahsus bir davranış. On dokuzuncu asrın romanlarından, bu tür karakterler fazla; Jules Verne’in Nautilus’un kaptanı Nemo böyle biri.
       Mamafih, bu noktalar üzerinde durarak, Monte Kristo Kontu’nu küçümsemek saçma bir hareket olur. Melodram sanatı, Henry James’in sanatı değildir; onun, kendi kanunları vardır. Melodramın sırrı, bir arzunun yerine getirilmesidir: Kahraman, okuyucunun hayallerinin istediği şekilde hareket etmek mecburiyetindedir. Şüphesiz, Dantes bazı haller Dumas’ın kendine benziyor; cömertliği, bonkörlüğü, tutumsuzluğu ve dramatik jestleri çok sevmesi vb. Adadaki mağarasında, Dumas’ın kendisinin de hayal ettiği ve hemen gerçekleştirdiği hayatı yaşar. Kendisine zarar verenlerden aldığı dehşetli intikam, şüphesiz, büyük babası bir “marquis” ve büyükannesi ile köle olan fakir bir çocuğun hayallerini yansıtıyor. Bugün bile, Monte Kristo, zengin ve güçlü olmayı, parlak bir hayat yaşamayı hayal eden herkesin tahayyül gücünü harekete getirir. Dantes öylesine saf bir efsanedir ki, okuyanı öylesine tesiri altında bırakır ki, bugün bile, D’lf Şatosu’ndaki muhafızlar, onun mahkûm tutulduğu hücreyi gösterirler.

Alexandre Dumas Peré’in Yaşam Öyküsündeki Bilinmeyenler:
       1802 tarihli nüfus kâğıdında Dumas’ın tam ismi, Alexandre Dumas Davy de la Pelleterie olarak gösterilir. Davy de la Pelleterie, Santo Domingo’da yerleşerek çiftlik kuran ve bir Fransız markizi olan büyükbabasının adı idi. Dumas da, bir zenci köle olan büyükannesinin adı idi. Uzun boylu ve yakışıklı bir melez olan babası, ihtilalden önce, bir er olarak orduya intisap etti ve Napolyon’un, yetenekli herkese ilerleme imkânı veren politikasından ötürü, otuz yaşında bir korgeneral oldu. Napolyon’la kavga ettikten sonra, Paris civarındaki bir köye çekildi, mahalli bir kızla evlendi ve kırk dört yaşında öldü. Tek çocuğu Alexandre, annesinin mavi gözlerini ve beyaz tenini, babasının sağlam vücudunu ve kıvırcık zenci saçlarını tevarüs etti.
       Dumas, ilkel bir eğitimden geçti. On altı yaşında iken, bilgisiz ve görgüsüz bir köylü çocuğundan başka bir şey değildi. Fakat yerinde duramıyordu ve hükümet merkezinde aradığı heyecanı bulacağına inandı ve babasının eski bir silah arkadaşının yardımıyla, Paris’te Duş d’Orleans’ın sekreteri oldu. Şehirde böylece yerleştikten sonra, tiyatrolara devam etmeye başladı ve daha önce edebî bir eğitimden geçmemiş olmasına veya böyle bir ihtirasının da bulunmamasına rağmen, tiyatro eserleri yazmaya karar verdi. Eğer Dumas, başka hiçbir şey bilmiyorsa, dramatik etkinliğin ne olduğunu biliyordu ve piyesleri tutuldu. Başarısının büyük bir sebebi, neo-klasik trajedinin tantanalı, gösterişli geleneklerinden sıyrılmış olmasına borçludur. Terbiyeli bir üslupla ele alınmış klasik tezler yerine, sansasyonel tezleri işledi; gotik sahneleri, derin düşünceli Byronvari kahramanlar ve diğer melodramatik vasıtalar kullandı. Bu piyeslerin en meşhuru, kasvetli mahzenlerle, gizli odalarla ve cesetlerle dolu La Tour de Nesle (1832) adlı tarihi bir dramdı.
       Dumas, bu başarısının tesiri altında Catherine Lebay adında bir terzi ile metres hayatı yaşamaya başladı; kadının sonraları, Camille (La Dame axu Camelies); operatik şekli; La Traviata adlı eseriyle ün kazanacak Alexandre Dumas adlı bir oğlu vardı. Dumas’ın bundan sonra hayatına giren kadınların adları uzun bir liste oluşturmuştur. Bu kadınlar, genellikle aktrislerdi ve bunların onuncusu ve en meşhuru da, ata eğersiz binen Adah Menken adında bir Amerikan aktris idi. Menken, Gautier, Swinburne ve Dickens gibi edebiyatçılarla da ilişkiler kurmuştu. Metreslerinden biri ile bir ara evlendi: İda Ferrier adındaki bu kadınla ilişkisi, daha önce uzun müddet devam etti ise de, evlilik kısa sürdü.
       Dumas, bugün, bilhassa bir romancı olarak hatırlanır. Roman hayatındaki mesleği 1840’larda, piyeslerinden birini düzeltmek için kendisine yardım eden Macquet adındaki bir öğretmenle arkadaşlık kurduğu zaman başladı. İkisi 1700’de basılan Memories de Monsieur D’artagnan adlı eski bir kitaba dayalı tarihi bir roman planı hazırladılar. Eser, Üç Silahşörler (Les Trois Mausquetaries)adı altında yayınlandı. Bilginler, onun ne kadarının Dumas, ne kadarının Macquet tarafından yazıldığını uzun uzun tartıştılar. Öyle görülüyor ki, tarihi araştırmanın büyük bir kısmını Macquet yaptı ve hikâyenin kabataslak bir planını da hazırladı ve Dumas ve mesai arkadaşı, inanılmaz bir süratle, bir anda, altı veya on ciltlik, iki veya üç kitap yayınlıyorlardı. Dumas’ı bir “roman fabrikası” işletmekte ve az ücret ödeyen yazarların sırtından zengin olmakla itham edenler vardır. Fakat bu suçlamaların yerinde olduğu söylenemez; zira Macquet ve diğerleri, kendilerinin iyi ücret aldıklarını söylediler ve her zaman cömert bir adam olan Dumas da, onların yardımlarını daima takdir etti. Yine unutmamak gerekir ki, işbirliği yaptığı kimselerin hiç biri, kendi başlarına, hatırlanacak bir eser vermedi; bu “roman fabrikası”nın sihri Dumas idi.
       Monte Kristo Kontu, Üç Silahşörler ile hemen hemen aynı zamanda yayınlandı ve onun kadar da tutundu. Yine iyi bilinen eserler arasında şunlar zikredilebilir: Yirmi Sene Sonra (Vigt Ans Apres-1845), Kraliçe Margot (La Reine Margot-1845), Monsroreau’lu Hanım (La dame de Monsroreau-1846), Kırk Beş Muhafız (Les Quarente Cinq-1847-1848), Vikont Bragelonne (Le Vicomte de Bragelonne-1848-1850), Kraliçenin Gerdanlığı (La Collier de la Reine-1849-1850), Kara Lale (La Tulip Noire-1850) ve Olympe de Cleves-1852. Bunların çoğu, on altıncı, on yedinci ve on sekizinci asırlarda geçen aşk ve macera romanlarıydı; bazılarında çağdaş vakıalar üzerinde duruldu ve diğerleri de dedektif hikâyeleri idiler. Muhtemelen, Dumas’ın bütün eserlerini okuyan bir kimse gösterilemezdi; çünkü Dumas’ın 1860 ile 1880 arasında yazdığı kitapların sayısı 277’dir. Birçokları sahneye kondu ve Dumas, 1847’de de kendi eserlerini sahnelemek için bir tiyatro kurdu.
       Bu romanlar, Dumas’ı zengin yaptı ise de, hiçbir servet onun için, çarçur edilmeyecek kadar büyük değildi. Paris dışında kendisine “Monte Kristo” adını verdiği büyük bir villa yaptırdı; villa hakkında günümüze kadar gelen bilgiler, akla ünlü sinema yapımcısı De Mille’nin filmlerindeki kralları hatırlatıyor. Dumas, villasında, bir çocuk kadar kibirli bir şekilde, arkadaşlarını, aktrisleri, merak peşinde gidenleri ve asalakları eğlendirdi. Ardından, 1848 ihtilali geldi. İhtilal, tiyatro dünyası, bilhassa Dumas’ın tiyatrosu için felaket getirdi. Kendi müsrifleri yüzünden uçuruma giden yolda daha da fazla yol aldı. Hizmetçilerine verilecek şarap kalmayınca bir kasa şampanya açtı. Nihayet, villa satıldı ve 1851’de borçlandığı kimselerden kaçmak için Brüksel’e gitti. İki yıllık sıkı bir çalışma ve tutumluluk devrinden sonra mali durumunu aşağı yukarı düzelterek Paris’e döndü. Şimdi hayatının üçüncü mesleğine başladı; gazetecilik. 1853’te bir gazete kurdu ve içindeki yazılardan çoğunu kendi yazdı. Ne var ki, Paris’li okuyucuların zevkleri değişiyordu ve Dumas git gide, devrini tamamlamış bir yazar olarak görünmeye başladı.
       Dumas, mamafih enerjisinden hiçbir şey kaybetmemişti ve 1860’da, Garibaldi’nin Napoli’yi Bourbon’lardan kurtarmasında yardımcı olabilmek için İtalya’ya gitti. İtalyan Birliğinin kurucusu Garibaldi’nin birliklerinden sırtlarındaki meşhur kırmızı gömleklerin, Dumas’ın tavsiyesi olduğu söylenir. Bir ara, Pompei’deki arkeolojik bir araştırmaya nezaret etti. Fakat sonraları, bu işten bıkarak Paris’e döndü. Hayatının son on senesini ekseriya istirahat ederek geçirdi. Nihayet, enerjisi ve canlılığı azalmaya başladı. Ahlaki eserleri ile tutulan ve sayılan biri olan oğlu, babasının aşırılıklarını frenlemek istedi. 1870’de, Dumas, sefil ve kötürümdü; adeta, parçalanmakta olan bir dağı andıran bu adam, Alexandre Dieppe civarındaki villasında, oğullarının yardımıyla yaşıyordu. Ölüm yatağında iken, Prusya birlikleri şehre giriyorlardı, fakat kimse, bu haberi ona iletecek cesarete sahip değildi. Biyograficisi Andre Mauris’e göre, son nefesini verdiği ana kadar yüzündeki müşfik gülümseme eksik olmadı.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz