Şoför Hıdır!..

Ş

       “Asar-ı atika bir kamyon düşünün; sizi atandığınız yere götürmek üzere kiralanmış… Ve o kamyonun geveze şoförü!.. Yolda can sıkıntınızı gidermek için konuşuyor… Ve siz, he babo de babo gidiyorsunuz. Öyle anlar geliyor ki, çoluk çocuk geri dönmeyi bile düşünüyorsunuz. Sizi büyük bir şehir mezarlığının karşıladığı bu kent, daha ilk anda tavrını ortaya koyuyor. Mutlu olmamamız için hiçbir neden yok, diye kendi kendinizi kandırmaya işte o zaman başlıyorsunuz!..”

       Son zamanlarda alışkanlık haline getirdiğim sigaramdan derin bir nefes daha çektim. Başım çatlayacak derecede ağrıyor, şakaklarım­dan aşağıya doğru dalga dalga yayılan bu korkunç ağrı, almış oldu­ğum yüksek dozda ilaçlara rağmen kaç gündür bir türlü geçmek bil­miyordu.
       Elimi alnıma götürdüğümde, hafif ateşimin olduğunu anladım. Kendi kendime;
       “Bir yerden diğer bir yere taşınmanın güçlüğünü çekenler bilirmiş,” diye söylendim.
       Ne öyle tarihe geçmiş meşhur “Kavimler Göçü”nden, ne de mevsimi geldiğinde hayvanlarına yükledikleri kıl çadırları, birkaç yüz baştan oluşan sürüleri, onları sessizce takip eden kuyruğu kıvrık çomarları(*) ve sayısız şoparlarıyla(**) rengarenk çiçeklerle bezenmiş hoş kokulu güzelim yaylalara göç edenleri kastetmediğimi fark ettiğimde, ister istemez yüzümü buruşturdum.
       İlk kez ev taşıyordum. Zorluğunu duyup işitiyordum, ama bundan sonraki yaşamımda on altı kez daha evimi taşıyacağımı bilsem, acaba şu dakikada ne yapardım?
       Tayin olduğum görev sorumluluk sahası; Urfa merkez olmak üze­re, çok sayıda il ve ilçeden oluşan oldukça geniş bir alanı kapsıyordu.
       Bölge hakkında; okuduğum veya kulaktan dolma duyduğum bil­gilerin dışında, öyle ekstra bir bilgim bulunmuyordu. Ancak, yine de görevi yüklenmiş ve zorluğunu tahmin ettiğim şartlar altında yaşamayı göze almıştım. Amirlerimin güvenini boşa çıkarmayacak ve benden is­tenilenden fazlasını vermeye çalışacaktım.
       Aslında, şu anda yaşanılan merak ve duyulan tarifi imkânsız he­yecan dalgası, bütün aile bireylerini farklı etkilemiş olsa da, taşınma­nın toplanma aşamasında açık bir hüznü hep birlikte yaşamıştık. Or­talığa kesin bir suskunluk hâkimdi. Yıllardır oturduğu çevreden ayrılmak kolay gelmiyordu insana! Bütün her şeyi birdenbire bırakmak, yanına sadece üç-beş parça ev eşyasıyla, acı-tatlı anılarını alarak yola çık­mak, zor bir olaydı…
       Geride bıraktığım sıcak dost ilişkilerini düşündüm. Kirayı geciktir­diğimiz zaman, gözleri yollarda bizi bekleyen ev sahibimizle ilgili anılar geldi aklıma birden… Hepsi, sanki paçalarıma yapışmış, beni bırak­mak istemiyordu!
       Hani, insanın gideceği yer yakın olsa, belki pek o kadar sıkıntı yaşamayabilirdik; ama ya uzaksa?
       “Boş ver be hanım,” dedim. “Hem ne demişler; ‘Görebildiğin en uzak yere kadar ilerle, oraya varınca daha da uzağı görebilirsin!’ Biz de gidince göreceğiz artık!”
       İşte, Urfalı şoför Hıdır, bu taşınma sırasında ister istemez yaşan­tımıza girivermiş, öykünün bu bölümünde hak ettiği yerini almış, hatta öykünün kendisi oluvermişti…
       Hıdır, elli yaşlarında, güneydoğu karakterini her haliyle belli eden, zayıf, kuru yüzlü, kalın kara bıyıklı ve konuşmayı da pek sevmediği anlaşılan bir adamdı. Kendisine yabancı hissettiğinden ya bizden çekiniyordu ya da gerçekten konuşkan biri değildi.
       Hayli uzun süreceği anlaşılan yolculuğumuzun ilk saatlerinde, bir­kaç kez kısa aralıklarla durmuş ve zarar gelmesini istemediğinden olacak, eşyaların üzerindeki kalın çadır bezini düzelterek, onu yan kan­calara bağlayan ipleri yeniden sıkılamıştı.
       O tarihlerde, şimdilerde pek yaygın olan “Kapalı Kasa-Evden Eve Anahtar Teslimi Nakliyat” yöntemi revaçta olmadığından, eşyaların bu şekilde taşınması zorunluluğu vardı. Yağmur yağma tehlikesi bir yana, bu tür taşımalarda en kötüsü; sekiz-dokuz tonluk ağır kamyonun boş kasasında, eğer iyi yerleştirilmemiş ve iyi sıkıştırılmamışsa, en fazla bir buçuk-iki ton gelen ev eşyalarının sık sık yer değiştirmesiydi…
       Gerçi, iplerle hepsini sıkı sıkı bağlamaya çalışmış ve meydana gelen boşlukları yastık-döşek, halı-kilim gibi yumuşak malzemelerle doldurmaya uğraşmıştık, ama yine de bazılarının ayaklanmasına en­gel olamamıştık.
       Aradan üç saat geçmeden, meydanı boş bulan yemek masası, iki-üç sandalyeyi de yanına alarak “Kalk gidelim!” demiş ve bu arada da, bir sandalyenin iki bacağı birden kırılmıştı.
       Eşim, bu duruma çok üzülüyor, ancak şikâyette bulunmayı ve şoföre söz söyleme hakkını kendinde göremiyordu. Henüz yolculuğu­muzun başında sayılırdık ve elimizden, eşyaların daha çok zarar gör­memesi için dua etmekten başka bir şey gelmiyordu.
       İlerleyen saatlerde, verdiğimiz bir mola sırasında;
       “Karnın acıkmadı mı? İstersen, hazır durmuşken bir yemek yiye­lim,” diyerek, Hıdır’ın ağzını şöyle bir yoklamak istedim.
       “He babo! Yiyek!” cevabını aldım.
       Demek Hıdır acıkmıştı… Hemen, eşimin yol için hazırladığı bö­rekleri, köfteleri, meyveleri çıkardık ve karnımızı bir güzel doyurduk.
       Hıdır, belki konuşkan biri değildi ve biraz da sıkılıyordu, ama ma­şallah iştahı pek yerindeydi. Normal bir insan tarafından zar zor yutu­lacak ekmek parçalarının arasına köfteyi koyuyor, sonra tek hamlede mideye indiriyordu. O indirdikçe, hanımın gözleri biraz daha büyüyor, duyduğu şaşkınlık biraz daha artıyordu…
       Artık gece yarısı olmuştu. Yolun yarısını ancak bitirmiş ve yüksek dağlarla çevrili bir bölgeye gelmiştik. Burada, çok geniş bir arazi, Fırat Nehri’nin kolları tarafından tamamen parçalanmış bir durumdaydı. Gö­rünen asfalt zemin ise, çukurlarla delik deşikti. Kamyon, birinden kurtul­sa bir diğerine giriyor, bu arada her ikimizin de yüreği ağzına geli­yordu.
       Bir ara eşim;
       “Sesi duydun mu? Galiba, kristal bardaklar gitti,” dedi.
       Onu yatıştırmaya çalışarak;
       “Yok, canım!” diye yanıt verdim. “Bana, tencere sesi gibi geldi!”
       “Tencere sesi mi? Yok… Yok! Mutlaka bir şeyler kırıldı!”
       Zavallı kadın, onları nasıl da tek tek sarıp sarmalamış ve özene bezene yerleştirmişti. Yıllardır sofraya bile çıkarmaktan çekindiği çe­yizlik takımlarının başına bir şeylerin gelmesi, onu gerçekten üzecekti.
       Karanlık bastırdığından bu yana, Hıdır dikkatini iyice arttırmak zorunda kalmıştı. Onun, terbiyeli ve saygılı bir adam olduğu açıkça belli oluyordu. Çünkü kafasını çevirip bir kez olsun bizim oturduğumuz tarafa doğru bakmamıştı.
       Aslında, çıktığım uzun yolculuklar sırasında, şoförün yanına otur­duğum zamanlar, eğer çok fazla yorgun değilsem bir türlü uykum gel­mez ve etrafıma bakınır dururdum. Bunu, şoförle konuşmasam bile, onun uyuklamaması için yapılacak en doğru davranış biçimi olduğunu düşündüğüm için yapardım. Oysaki şimdi, onun da yorulduğunu ve zorlandığını görüyordum.
       “Uykun geldiyse, biraz uyu istersen,” diye teklif ettiğimde;
       “He vallahi… Biraz uyuyak,” cevabını aldım.
       Demek Hıdır’ın uykusu gelmişti… Yaz ayı olmasına karşın, dağlık bölgelerde daha iyi hissedilen gecenin serinliği, insanın içine işliyordu. Hareketli bir yol ağzındaki benzin istasyonunda, hepimiz birkaç saat kestirmiştik. Güneşin ilk ışıkları ortalığı aydınlatmaya başladığı anda, yine yollara düşmüştük…
       Artık yüksek dağlar bitmiş, Güneydoğu Anadolu’nun taşlık ve düz arazisi kendini göstermeye başlamıştı. Önümüzde, her tarafı simsiyah taş ve kayalıklarla dolu çırılçıplak bir arazi uzanıyordu.
       Eşim;
       “Buralarda hiç ağaç yetişmiyor galiba?” diye sordu.
       Gördüğüm manzaradan etkilenmiş olacağım ki;
       “Bırak ağacı hanım, ot bile yok,” diye karşılık verdim.
       Şoför Hıdır ise, sanki soru kendisine sorulmuşçasına;
       “Yokdir baci, yokdir! Allah kafamıza taş yağdirmişdir!” diyerek, ilk kez konuşmamıza kendiliğinden katılmış oldu.
       Güneş, ufuk üzerinden yükseldikçe, sıcaklık da hissedilir derece­de artıyordu. Motorun hararetinin ve gürültüsünün de iyice bunalttığı bu yolculuk, artık çekilmez bir hal almaya başlamıştı.
       Sağda solda, taş ve kayalıklar arasında yüksekliklerinin en fazla iki metre kadar olduğunu tahmin ettiğim evlerden oluşan bazı yerleşim yerleri gözüme çarptığında;
       “Buralar köy mü?” diye sordum.
       Karşılık olarak;
       “Yoh babo! Mezradir!”(***) diyerek cevap veren konuşkan(!) şoför Hıdır ise, başka bir açıklamada bulunmadı. Azıcık bir şeyler söylese, bizi biraz olsun bilgilendirse, sanki dili aşınırdı!
       İçerdeki sıcaklığın gittikçe artması üzerine, kamyonun pencerele­rini iyice açarak hava akımından yararlanmak istedik… Ama ne müm­kün? Bir fırının kapağını aralamışçasına, sıcak bir hava dalgası yüzü­müzü yalayıp geçiyor, kazara kolumuzu dışarıya çıkardığımızda ise tüylerimizin kavrulmaya başladığını, hafif hafif kıvrılıp büküldüğünü hissedebiliyorduk.
       Eşimin hiç sesi çıkmıyordu, ama gözlerinden neler düşündüğünü anlamak pekâlâ mümkündü. Ancak onun ağzından, ne o sırada ne de sonrasında, beklediğim sözleri asla duymadım! Bıkkınlık gelerek is­tifayı basacak duruma düştüğüm zamanlarda bile, beni yatıştıran hep o olmuştu.
       Taşlık ve çorak arazinin görüntüsü devam ederken, aklıma yeni gelmiş gibi Hıdır’a dönerek;
       “Buralarda su durumu nasıldır?” diye sordum. “Bulunur mu bol miktarda?”
       “Nerde babo! Kerbelâ gibi vallah…”
       “Be mübarek adam! Zaten az konuşuyorsun… Bir kez de ağzın­dan güzel bir şey çıksın bari… Hadi ben neyse, ama şu yanımdaki kadını da düşün, moralini bozma,” diyecektim, ama kendimi tuttum.
       Nihayet, on sekiz saatlik uzun bir yolculuktan sonra, şehir uzaktan görünmüştü. Gerçi şehre, oldukça büyük ve eski bir mezarlığın önün­den geçerek girmiş ve ilk gördüğümüz de hafif tepelik bir araziye doğru yayılan bir sürü köstebek yuvası gibi evler olmuştu, ama ara sıra gö­rünen üç-dört katlı apartmanların varlığı ve aksi istikamete doğru ge­lişmekte olan modern bir şehrin manzarası, yüreğimize biraz olsun su serpmişti.
       Eşime dönerek;
       “Beğendin mi?” diye tereddütle sordum. “Herhalde bizim için kira­lanan ev, şu taraflardadır!”
       Hanım, sessiz, sakin ve bir o kadar da yorgun gözlerle gösterdi­ğim tarafa doğru baktı. Aklından neler geçirdiğini sadece Allah bilebi­lirdi!
       Artık şehre iyice girmiştik. Şoföre;
       “Müsait bir yerde dur da, birilerine adres sorayım,” dedim.
       Hıdır;
       “He… Vallahi! Daldık gitti!” diye cevap verdi.
       On dakika sonra, adresi bilen bir taksinin eşliğinde yeni mahallemize doğru hareket etmiştik.
       Evin önüne gelip kamyonun üzerindeki branda bezi kaldırıldığın­da, eşyalarımızda pek öyle bir hasar olmadığını anladık. Büfenin bir camı kırılmıştı, ancak öteki eşyalar pek zarar görmemişti. Sandalyenin bacakları tamir edilebilirdi. Yine de hepsinin teker teker elden geçiril­mesi gerekiyordu. Ne yapalım, biraz uğraşacaktık!
       Bu sırada, üçüncü kattaki dairemize sallasırt eşya taşıyan hamal­lara, kamyonun üzerinden malzemeleri sırasıyla uzatan şoför Hıdır’ın sanki çenesi düşmüş gibiydi. Gelene kadar on kelime bile etmeyen adam, hiç durmaksızın;
       “De hadi gurban! Çabuk olin, işimiz vardir, akşam olmuşdir,” di­ye bağırıp duruyordu.
       Yanılmış olabilir miydim? Belki de şoför Hıdır, aslında çok konuş­kan biriydi!..

(*)     Çomarları: Köpekleri
(**)   Şoparları: Küçük çocukları
(***) Mezra: Bölgeye has, beş-on hanelik kırsal yerleşim yeri

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz