Şehirdeki Yabancı!..

       “Tüm değerlerinize, inançlarınıza yabancı bir şehirde siz de bir yabancısınız. Nereye gideceğinizi, kime danışacağınızı bilmiyorsunuz. Çalışma heyecanınız, görev azminiz birden sönüyor; bu şehirde bir sinek kadar bile değerinizin olmadığını anlıyorsunuz!..”

       Kamyonuyla, yeniden kendi yazgısının çizdiği yollara çıkacak olan konuşkan(!) Hıdır’ı ve aldıkları üç kuruş ücretle, belki de üç gün idare edecek olan hamalları yolcu ettikten sonra, yavaş yavaş evimize yer­leşmeye başladık. Artık, en kısa zamanda derlenip toparlanmaktan, biraz tamir, biraz da temizlik yapmaktan ve çarşı-pazardan mutfak için gerekli birkaç yiyecek almaktan başka bir düşüncemiz yoktu.
       Servis tarafından lojman niyetine kiralanan apartman dairesi, bun­dan önce oturduğumuz eve göre ilk bakışta biraz daha küçük olması­na karşın, daha kullanışlı görünüyordu. Genel bakımı ve temizliği, biz gelmeden önce yapıldığı için, hâlâ badana ve boya kokusu duyulu­yordu.
       E-5 uluslararası karayolunun geçtiği ana cadde üzerinde, etrafı biraz yüksek sayılabilecek bir bahçe duvarı ile çevrili, bir köşesinde üstü kapalı tahta bir kameriyesi bulunan, giriş katı dahil beş katlı bü­yükçe bir apartmandı. Her kat, güney ve kuzeye bakan dörder daire­den oluşuyordu. Apartmandaki on dokuz komşunun dış görünüşleri, buranın çok kozmopolit bir yapıda olduğu izlenimini veriyordu.
       Sistematik bir tarzda yerleşmeye çalışıyorduk. Müthiş bir sıcak dalgası, sözde serinlemek için açtığımız pencerelerden içeriye giriyor, bu arada güneşe bakan taraftaki duvarların nasıl ısınmış olduğunu ellerimizle tutarak arılayabiliyorduk.
       Ön taraftaki balkonun hali ise daha berbattı. Çiçek desenleri ve­rilmiş renkli fayanslarla döşeli balkon zemininin üzerinde, canımız çek­tiğinde, ateşe hiç gereksinim duymaksızın yumurta pişirmemiz müm­kündü.
       Terimi bir havlu ile kuruladıktan sonra, biraz nefeslenmek için ken­dimi halı denginin üstüne atarak;
       “Çölde yaşamak zorunda kalanlara Allah kolaylık versin,” dedim.
       Eşim;
       “Kışın acaba nasıl olur?” diye sordu.
       Kadıncağız, yazı atlatmış da kışı düşünüyordu!
       Ona;
       “Karasal iklim olması dolayısıyla, kış mevsiminin soğuk ve sert geçebileceğinden, hava sıcaklığının çevredeki yüksek dağlardan etkilenebile­ceğinden, ayrıca, gece ile gündüz arasındaki ısı farklarının büyük ol­ması gerektiğinden,” falan söz ettim. Ettim, ama söylediklerime kendim bile inanamadım. Çünkü bu korkunç sıcaklığı ortadan kaldırabilecek hiçbir soğukluğun olamayacağını düşünüyordum. Ne var ki, bu şartla­ra birlikte alışacak ve yine bu şartlar içerisinde birlikte yaşayacaktık!
       Neredeyse hava kararmak üzereydi ve oldukça yorulmuştuk. Canım pek bir şey yemek istemiyordu, ama yine de hanımı ve ufaklığı düşünmem gerekiyordu.
       “Ben şöyle etrafa bir bakınayım. Birkaç parça hazır bir şeyler alır gelirim,” diyerek sokağa çıktım.
       Bina girişinin bulunduğu sokak tenha görünüyordu. Biraz ileride oynayan çocuklara doğru yürüdüm ve onlara;
       “Çocuklar! Buralarda lokanta falan bulunur mu?” diye sordum.
       Çocuklar hiçbir şey söylemeden yüzüme baktılar ve sonra koşa­rak uzaklaştılar. Öyle garibime gitti ki… Ancak, bu gibi durumlara alış­mam gerekiyordu. Ben, kendimi nasıl bambaşka bir ortam içerisinde görüyorsam, çocuklar da beni, şehirlerine gelmiş bulunan bir yabancı olarak görmekte haklıydılar…
       Sokaktan saparak caddeye çıktım. Cadde, yaklaşık iki kilometre kadar dümdüz uzanıyordu. Ancak, görünürde hiçbir afiş, hiçbir ışıklı tabela göze çarpmıyordu.
       Bir süre daha yürüdüm. Bırak lokantayı, yiyecek satan tek bir yer bile yoktu. Caddeye dik inen ara sokaklarda, birkaç dükkâna ben­zeyen yer gözüme ilişmişti, ama onlar da pek ufak, tavuk kümesi gibi yerlerdi. Ne biçim memleketti burası? Böyle giderse, aç kalacağımız kesindi!
       Bir ara karşıdan, kapkara çarşaflara bürünmüş üç kişinin gelmek­te olduğu gördüm. Acele acele yürüyorlardı. Gözlerinin dışında vücut­larının hiçbir tarafı görünmüyordu, ama herhalde kadındılar. Yani, kadın olmaları gerekiyordu. Yine de onlara sormaya cesaret edeme­dim.
       “Ne olur, ne olmaz,” diye düşündüm. Yolunu yordamını bilmedi­ğimiz yabancı bir şehirde, daha geldiğimiz ilk gün, başıma iş açacak bir şeyler yapmak istemiyordum.
       Yapacak bir şey kalmamıştı. Artık umudumu kesmiş, geri dönü­yordum. Yaklaşık yarım saat kadar yürümeme karşın, yol üzerinde Allah rızası için bir lokanta bile görmemiştim.
       Caddeden zaman zaman küçük-büyük araçlar hızla geçiyordu. El edip onlardan birini durdurmaya kalkışsam; ya bana bir lokantanın ye­rini tarif ederler ya da “Deli misin nesin be adam?” diyebilirlerdi. Karan­lığın bastırdığı ve tehlikeli saatlerin yaklaştığı bu akşam vaktinde, ikin­ci ihtimalin daha ağır basacağını tahmin ettiğim için bundan da vaz­geçtim.
       Şoför Hıdır’ı taklit ederek;
       “He vallah! Kerbelâ gibi!” diye yüksek sesle söylendim. Sonra da kendi kendime güldüm ve Hıdır’a içten bir selam gönderdim.
       Eşim, evde hazırlığını yapmış, herhalde benim yolumu bekliyor olacaktı. Şimdi ben, örneğin, buğusu üstünde kıymalı pidelerle, sıcak lahmacunlarla veya şiş kebaplarla falan eve gelecek, hep birlikte otu­rup yiyecektik.
       “Ne hayal,” diye düşündüm.
       Hanım kapıyı açtığında, ellerimi bomboş görünce;
       “Bari bakkaldan bir şeyler alsaydın, bugünlük idare ederdik,” dedi.
       “Yok hanım, yok!” diye sinirle cevap verdim. “Etrafta ne bakkal var, ne de lokanta! Ne yapalım, yarın halledeceğiz artık…”
       “Peki, şimdi ne yiyeceğiz?”
       “Kıyıda köşede bir malzemen yok mu?”
       Kadıncağız;
       “Makarna pişireyim öyleyse,” dedi. “Ama yanında başka bir şey yapamam.”
       Çaresiz, yavan makarna yiyecektik. Issız bir adaya düşmüş kaza­zedeler misali; demek ki, ilk günler çok zorluklar çekecek, çok sıkıntı­lara katlanacaktık. Henüz yabancısı olduğumuz bu garip şehrin görünen yoklukları, belki de ileride küçük ailemize o kadar önemli bir sorun yaratmayacaktı, ama yavan makarna, geldiğimiz ilk gün midemize değil de, sanki yüreğimize oturmuştu.
       Evet… Para kazanmanın kolay olmadığı bilinen bir gerçekti. Gö­rünüşe bakılırsa, hele hele bu şartlarda, kazanılan paranın harcanma­sı da pek öyle kolay olmayacaktı…