Onu Sormayın İşte!..

O

       “Biliyorum… Siz uyumlu bir insansınız. İdealleriniz büyük olsa da, en azından şimdilik haddinizi, hududunuzu bilecek kadar dengeli bir görev anlayışına sahipsiniz. Mesai arkadaşlarınız da öyle; hepsi pırlanta gibi insanlar. Ama ya amiriniz? Yoo… Onun hakkında nasıl böyle söylersiniz, daha onu tanımadınız ki? Önce bir tanışın, sonra fikrinizi söylersiniz, değil mi?”

       Yorgunluktan bitap durumda kalktığımız ertesi gün, bizi ilk karşıla­yan, en bunaltıcı dönemini geçiren yaz mevsiminin sıcak bir rüzgârı oldu. Güney yönünden esen ve Suriye’nin tozunu toprağını toparla­dıktan sonra kentin üzerine atan bu rüzgâr; sanki estikçe ısınan, ısındık­ça daha da boğucu ve yakıcı hal alan korkunç bir çöl canavarı gibiydi. Kimsenin gücü bu havayı değiştirmeye, hafifletmeye ya da ona kafa tutmaya yeterli değildi.
       Gölgede kırk beş dereceyi bulan ısının, her tarafı taş ve topraktan oluşmuş kente ve bu kentin henüz yabancısı sayılabilecek biz insan­lara ne dereceye kadar tesir ettiğini sormayın…
       Gecelerin boğucu bir hal aldığı ve uyumanın tamamen im-kansızlaştığı, gündüz saatlerinde ise, tüm canlı yaratıklar tarafından ufak da olsa gölgelik bir yer arandığı bu ortamda, çok geçmemiş, vücut ağırlı­ğımın onda birini kaybetmiştim.
       Kutup denizlerinden koparak aşağı enlem derecelerine doğru kay­makta olan buz bloklarından biri gibi eridiğimi düşünürken, biraz olsun serinlediğimi hissediyor ve ortama alışmaya çalışıyordum.
       Yine de, böyle bir yöreye atanmaktan dolayı mutluluk duyabilece­ğim ve oradan yıllar sonra acı da olsa, tatlı da olsa bir sürü güzel anıy­la ayrılabileceğim, hiç ama hiç aklıma gelmiyordu.
       Bölge Müdürlüğü yerleşkesi, eve biraz uzak kalıyordu. Bir devlet ku­ruluşunun binalarının yanına sıkıştırılmış, sanki onlarla bütünleşmiş havası verilmiş bir görünümdeydi. Hani, dört tarafını çeviren yüksek duvarlar ve tel örgüler ya da gökyüzüne doğru bir minare paratoneri gibi yükselen telsiz direkleri olmasa, hele hele demir parmaklık boyunca, yirmi dört saat tam teçhizat nöbet bekleyen bir de Mehmetçik bu­lunmasa, gerçekten oldukça sade ve dikkati çekmeyecek bir yapıydı.
       Otobüs veya dolmuşla oraya ulaşmak mümkündü, ama biz genel kural olarak toplu taşım araçlarını kullanmamak durumunda olduğu­muzdan, bu iş için tahsis edilmiş bir araç, bizi yarım saat içerisinde evlerimizden topluyordu.
       Önce, benim gibi memur olan mesai arkadaşlarımla tanıştım. Burada, eski görev yerime göre biraz daha kalabalık bir kadro vardı. Böy­le güçlü bir kadronun oluşmasında, pek tabii ki Rex isimli bir köpeğin de hatırı sayılır bir yeri bulunuyordu. Memur arkadaşlarımın bir tanesi benden kıdemli, diğeri ise henüz iki yıllıktı. Her ikisi de işini bilir, gözü­nü budaktan esirgemeyen, konusuna hâkim, zehir gibi çocuklardı.
       İlk gün, kıdemli olan arkadaşım;
       “Biliyor musun, müdürümüz Yüzbaşı!” dedi.
       Ne yalan söyleyeyim, o an içimden;
       “Aman Allahım! Ben bu askerlerden kurtulamayacak mıyım?” diye geçirdim ve arkasından hemen;
       “Gerçekten mi, yoksa yalancıktan mı yüzbaşı… Doğruyu söyle,” diye sordum. “Hani, servis mensuplarının bir kısmının her nedense kendisine bir rütbe yakıştırma alışkanlığı var da, onun için soruyo­rum… Eski bölge müdürüm Albay’dı da!”
       “Yok, yok!” dedi. “Bu, sapına kadar gerçek bir yüzbaşı! Hem, el­biselerini bile gördüm, duvarda asılıydı!”
       Sonra gülümsedi ve sesini biraz daha kısarak sözlerine devam etti:
       “Yaşı bizden küçük olduğu için, seninle ben yırttık. Şimdilik açıkta­yız! Doğrusu, bu yaştan sonra kendime ‘Teğmen’ dedirtmem biraz komik kaçar değil mi?”
       “Hem de nasıl,” diye cevap verdim.
       Onunla tanışmanın vakti gelmişti. Birlikte odasına girdiğimizde, büyük bir masanın arkasında yer alan yumuşak deri koltuğuna gömül­müş, ufak tefek birini görür gibi oldum. Hani, oturduğu için boyunun uzunluğunu tahmin etmek mümkün olamıyordu!
       Boyu gerçekten kısa sayılırdı. Ayağa kalktığında, bizim omzu­muza bile gelmiyordu…
       Kendi kendime;
       “Harp Okulu’nun seçmelerinde, asgari boy uzunluğu şartını kıl pa­yı kurtarmış olmalı,” diye söylendim.
       Bu ilk karşılaşmamızın pek candan olduğu söylenemez. Daha bir yıl önce terfi etmişti. Bu yüzden, henüz yıldızlarına alışamamış bir havası vardı. Ya da muhtemelen, sivil bir teşkilâtta –ne kadar sivilse?– asker mantalitesi ile iş yürütememenin sıkıntılarını yaşıyor gibiydi. Bu gibi hususlardan rahatsızlık duyduğu hemen göze çarpıyor ve genel­likle, sadece önemli işleri kovalayan adamların takındığı bazı özel ta­vırları takınıyordu.
       Art arda yaşadığım şaşkınlığa karşılık bir açıklama yapmak zo­runluluğunu hisseden arkadaşım;
       “Bak… Kafanın karıştığına eminim,” dedi. “Kısa bir süre önce, Do­ğu ve Güneydoğu Anadolu’da, mevcut bütün bölgelere yeni yeni yüz­başı atamaları yapıldı. Duyduğumuza göre, hemen hepsi birbirinin kop­yası imiş… Herhalde bu kişilere, kışlalarda verilecek görev bulamamış­lar. Tabii ki hiç tecrübeleri yok… Öyle kurslara falan da tabi tutulma­mışlar, hop Bölge Müdürlüğü makamına! Kimisi asil, kimisi vekâleten atanmış. Biliyoruz ki, bu böyle devam etmeyecek, etmemeli! Bir gün mutlaka birliklerine geri dönmek zorunda kalacaklar. Fakat unut­ma ki teşkilât bizim teşkilâtımız! Hepimiz onun için çalışmalıyız. Gö­rev yerine getirilmeli, yoksa kendimize olan saygımızı kaybederiz. Varsın imzaları birileri atsın! Hem bana, ‘Yüzbaşım!’ demek, ‘Mü­dürüm!’ demekten daha hoş ve kolay geliyor. Sen ne dersin?”
       Bu Epikürcü(*) arkadaşımın söylediği şeyler genellikle doğruydu, ama işin bir de yakışanı olmalıydı! Servise adam seçerken, ince eleyip sık dokuyacaksın, hatta adayın bilmem neresine kadar bakacaksın; sonra virgülün önüne noktayı oturtacaksın…
       Yine kendimi;
       “Bu, gramer kaidelerine bile aykırı ya, hadi neyse,” diye mırıl­danmaktan alıkoyamadım.
       Gerçekten, ileriki günlerde bu farklılık sadece servis içinde değil, dı­şında da kendini gösterecekti. Küçük büyük, bütün askeri garnizonlardaki, sabit veya seyyar jandarma birliklerindeki, hatta askerlik şubelerin­deki yüzbaşıların yüzlercesi ile tanışma fırsatını bulduk. Ortalıkta yüzba­şıdan bol bir şey yoktu. Hepsi de aslan gibi, boylu-poslu, taşı sıksa suyu­nu çıkaracak cinsten insanlardı. Bize gelince… Sormayın, şans işte!
       Ancak yüzbaşımızı tanıdıkça, onun iyi huylu ve çok çalışkan bir insan olduğunu anlıyordum. Kısa sürede, kütüphanede bulunan hiz­met içi eğitim kitaplarının tamamını okumuş, hatta hızını alamayarak, arşivdeki bilmem kaç yıllık dosyaları bile tek tek elden geçirmiş ve böylelikle kendini yetiştirmeye çalışmıştı.
       Arayı kısa sürede kapatmak istiyordu. Okuduğu bir şeyi asla unutmuyor, o gün meydana gelen bir olayı veya ele geçirilen herhangi bir bilgiyi, benzer bir konuda mazide yaşanmış başka bir olayla veya kayıtlara geçirilmiş en ufak bir bilgiyle çok kolay irtibatlandırabiliyordu. Bu da insanı, daha da önemli işlerin adamı yapmak için gerekli iyi bir özellikti herhalde!
       Teşkilâtta görev yapan bu yüzbaşıların bir kısmı, hassas ve gergin bölgelerde, askeri komutanlıkların kendilerinden istedikleri görevleri ye­rine getirdiler ve gittiler. Hepsi de vatan-sever, çalışkan, akıllı ve cesur insanlardı. Üniformalarının kendilerine sağladığı avantaj ve güvenden ötürü, atak çalışmayı tercih ettiler.
       Bu çalışmalar sırasında; servisin işlerini yürütürken, Silahlı Kuvvet­lerin desteğini de arkalarına alma başarısını gösterdiler. Bu da bize büyük moral kaynağı oldu…
       Ayrılıp giderken de; “Gözümüz arkada kalmayacak,” yerine, “Sizlerden çok şeyler öğrendik,” diyebilecek kadar medeni cesaret sahibi ve alçakgönüllü olduklarını gösterdiler.
       Boyları mı? Onu hiç sormayın işte! Rütbeleri sürekli büyüdü de boyları yine aynı kaldı… Uzamadılar! 

(*) Her şeye kolayca uyum sağlamak mizacında olan.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz