Ağır Roman!..

A

       “Edebiyat alanında söylenile gelen bir söz vardır; bazı romanlar okunur, bazı romanlar yutulur, diye! O yıllarda Güneydoğu Anadolu Bölgesi, bir ağır roman hüviyetindeydi. Hem de enine, boyuna bir roman! Siz, bu romanın sadece okuyucusu değil, aynı zamanda bir parçası olacağınızı hiç tahmin edebilir miydiniz?..”

       Her zaman yaptığımız gibi, benim de ilk işim bölgeyi öğrenmek, insanını tanımak, görevimiz gereği bizi hedefe ulaştıracak yolları ve şahısları tespit etmek gibi bir seri ön çalışmadan ibaret oldu.
       Bölge sorumluluk sahamız oldukça genişti ve komşu bir ili de kap­sayacak şekilde Suriye sınırı boyunca uzanıyordu. Uğraş vereceğimiz konular ise, bu bölgede daha bir çeşitlilik kazanıyor, siyasi, ideolojik, ekonomik, kültürel ve sosyal konuları içeren tüm olumsuzluklar ve problemler, sanki burada odaklanmış gibi görünüyordu.
       Birçokları gibi ben de, o güne kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesini görmemiş ve bu yörenin kendine özgü insanını tanımamış­tım. Görüp tanıdıkça; belki onları çok seveceğim, belki de onlardan nefret edeceğim muhtemeldi. Yani, her iki tarafın şansı da yüzde elliydi!
       Bugünlere elbet kolay gelinmediğini biliyordum. Bölge, yavaş ya­vaş kozasından çıkan bir kelebek gibi, dünyaya yeni yeni gözlerini aç­makta ya da ilk adımlarını atmaya çalışan küçük bir çocuğun çabala­ması gibi, kendini zorlamaktaydı. Artık yürümesinin de, koşmasının da bu çabalara bağlı olduğu apaçık ortadaydı.
       Güneydoğu Anadolu bölgesinin, birbirinden ayrılmaz iki kız karde­şi olan Dicle ve Fırat nehirlerinin, yörenin doğal bereket kaynağı olaca­ğını, halkına zenginlik getireceğini, ağalık ve aşiret düzenini ortadan kaldıracağını, insanını toprakla barıştıracağını, bir kâhin coşkunluğuyla kime söyleseniz inanmazdı. Çünkü unutulmuş ve kendi kaderine terk edilmiş bu kuru topraklar üzerinde yaşam savaşı veren yöre in­sanı, kendilerine uzun yıllardır anlatılan bu tarz öyküleri artık kanıksa­mıştı!
       Tabii bu öykülerin, her dönemin malûm masalcı babaları tarafın­dan anlatıla anlatıla cılkı çıkarılmış, sanki yokluk, sefalet ve işsizlik so­runları yetmezmiş gibi, şimdi de bu insanların üzerlerine, kâbus gibi bir terör dalgası çökmüştü!
       Bu durum, çeşitli organlarca sürekli dile getiriliyor, inim inim inle­diği bu günlerde halk, sorunlarına bir çözüm, bir çare arıyordu.
       Çevrede dolaştıkça, kırsal kesim insanlarının, çok ilginçtir, kendile­rine göre basit ve pratik bir çarenin peşine takılıp gittikleri görülüyordu.
       Bu insanların, bir taraftan;
       “Allah, devlete millete zeval vermesin! Allah, sizleri başımızdan eksik etmesin,” diye bağırdıklarını işitirken, diğer taraftan;
       “Azade Kûrdare! Biji Kûrdistan!”(*) diye seslendiklerine şahit oluyorduk.
       Yine de onların, çoğunlukla bu şekilde seslenmek zorunda bıra­kıldıklarını herkes gibi bizlerde biliyorduk.
       Bu ikilem içerisinde kalan ve ne yapacaklarını, nasıl davranacak­larını şaşıran yöre halkının, birbirinden çok farklı olan bu tutum ve dav­ranışlarının acaba hangisi gerçeği ifade ediyordu?
       İşte bu yüzden, bölgede çok hassas bir politika izlenilmesi gereki­yordu. Devlet, vatandaşına sahip çıkmalı, yılgınlığa düşmemeli ve yü­rüttüğü mücadelede mutlaka başarılı olmalıydı! Herhangi bir başarı­sızlığın ortaya çıkması durumunda, bütün bu insanların kaybedilmesi riski doğabilirdi…
       Tüm yöre halkı, sanki Arasat’ta(**) toplanmış gibi bekleşiyorlardı. Ya gözleri ve yürekleri kanlı zebanilerin dayatması altında cehennemde yaşamayı yeğleyecekler ya da yavaş fakat emin adımlarla sil baştan inşasına çalışılan bölgenin, bir köşesinde yerlerini alacaklardı.
       Dünyanın en büyük projelerinden biri olarak lanse edilen GAP çok yavaş ilerliyordu, ama yine de bölgenin cennet benzeri bir hale getirilmesinin belli başlı anahtarı olma özelliğini elinde tutuyordu.
       Projenin zaman içerisinde açacağı kapılar; bölge insanının düştü­ğü ikilemden kurtularak tek bir ağızdan bağırmasını, yıllardır çektiği acıları unutmasını ve geleceğe, her Türk vatandaşının eşit hakkı olan değerlerle bakmasını sağlayacaktı, sağlamalıydı!
       Yüklendiğimiz sorumluluk ise, insanlara her dönem anlatılan öyle uyduruk bir masal değil, deyim yerindeyse, bir ağır romandı… Ve biz de bu romanı son sayfasına kadar okumak ve ezberlemek zorunday­dık!

(*)   Kürtlere özgürlük! Yaşasın Kürdistan!
(**) Arasat: Cennetle cehennem arasında olduğu söylenilen bölgeye verilen ad.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz