Derya Gibi Bir Adam!..

D

       “İnsandan insana fark vardır derler; bu çok önemli bir tespittir. Hiç ummadığınız bir anda karşınıza çıkıveren bir kişi, birden yaşantınızı değiştiriverir, sizin işinize, evinize, çevrenize daha iyi motive olmanızı sağlar. Gerçi bu dönemde pek kalmadı ama yine de siz sağa sola bakının… Belki bulursunuz!..”

       Dört gün geçmemiş, her şeyi yoluna koymuştum. Bir gün sonra, iki yüz metre ötede, ama ilk gün boşu boşuna yürüdüğüm yolun tam ters yönünde, acil işler için kullanabileceğimiz bir bakkal dükkânını keş­fettim. Sahibi, şehrin gerçek yerlisi olup, orta yaşlarda, iyi bir insandı. Dükkânın üç-beş kasa ile birkaç çuvaldan oluşan bir manav kısmı bile bulunuyordu, ama sattığı şeyleri pek bir şeye benzetememiştim. Ortalıkta, alışkın olduğumuz sebze ve meyveleri andıran hiçbir şey gözükmü­yordu.
       “Sora sora Bağdat bulunurmuş,” derler ya, biz de kısa sürede en yakın pazar yerini ve çarşıyı arayıp bulmuştuk. Elimizde filelerle, tor­balarla buralara sayısız sefer yaptık. Bir süre geçtikten sonra da askeri kantinden her türlü ihtiyacımızı karşılamaya başladık. Bundan sonra da, hiçbir malzemenin yokluğunu çekmedik.
       O gün, mesai sonunda herkes evine dağılmıştı. Benim amacım ise, bu akşam, oturduğumuz apartmanın yöneticisiyle tanışmaktı.
       Biraz tereddütle çaldığım kapıda, önce orta yaşlarda bir bayan görünmüştü. Hemen arkasında beliren sevimli adam ise, gayet kibar bir hareketle beni içeriye davet etti. Önce, içeri girmek istemedim.
       “Gel delikanlı, gel! Böyle ayakta olmaz. Geç içeriye biraz laflayalım,” dedi.
       Çaresiz içeri girmek zorunda kaldım. Zevkle döşenmiş salondaki küçük bir koltuğun önünde ayakta durdum.
       “Hoş geldiniz!” dedi tekrar. “Ben İlhan… Apartmanın dert baba­sı!”
       Elimde olmayarak gülümsedim. Bu sevimli adam eski bir ordu mensubuydu. Yıllar önce, tam binbaşılığını elde edeceği günlerde si­lahlı kuvvetlerden ayrılmış, üniformasını çıkarıp duvara asmış ve bir daha da giymemişti.
       “Peki, neden ayrıldınız?” diye sordum.
       “Neden mi? Bak delikanlı… Evlenecek olan kadına bakire olup ol­madığı sorulur, boşanmış olana değil,” dedi ve sonra hiç oralı değil­miş gibi sözlerine devam etti.
       “Biliyor musun? Bizim hiç çocuğumuz olmadı. Bir ben, bir de içe­rideki kaşık düşmanı! Bu şehre gelmeden önce, aynen senin gibi bir­çok tereddütlerim vardı. Acaba iklimine, toplum hayatına, ne bileyim, insanlarına uyum sağlayabilir miyim diye çok düşünmüştüm, ama çok geçmeden de alışıverdim.”
       Bu sözler, beni rahatlatmıştı. Gerçi, ben de bir subay çocuğuy­dum ve bu yaşlara gelene kadar onların arasında büyümüş, onlarla birlikte yaşamış, hatta zaman zaman onlarla birlikte göreve gitmiştim. Güçlüydüm, kararlıydım! Bütün bunlara rağmen, yine de geleceğin bana neler hazırladığına ilişkin en ufak bir ipucu elde edememiştim.
       Kahvemi yudumlarken çevreye şöyle bir göz gezdirdim. Hemen hemen salonun bir duvarını kaplayan kütüphane, ağzına kadar kitap doluydu. Bu manzara, onun kültürlü ve derin konularda söz edebilecek kapasitede bir insan olduğunu açıkça belli ediyordu.
       “Fazla zamanınızı almak istemem. Artık komşunuz olduğuma gö­re, sık sık görüşelim… Müsaadenizle!” diyerek ayağa kalktım. Sonra, birden aklıma gelmiş gibi;
       “Aynı zamanda, yöre hakkında sizin geniş tecrübenizden bir an önce yararlanmak isterim,” dedim.
       Beni geçirmek üzere kapıya doğru götürürken;
       “Yöreyi tanımak için benim de sizinle gelmemi isterseniz, ben ha­zırım. Emekli adamın vakti bol olur,” dedi.
       Kapıyı arkamdan sessizce kapatan kişinin, yıllar sonra bir dostuna kavuşan insanlar gibi duygulandığını ve sevindiğini tahmin edebiliyor­dum. Bu kapının, her zaman bana ve aileme açılacağından emindim. Gerçekten de, Bursa’ya yerleşmek üzere şehirden ayrıldıkları güne kadar, bizim hep bir ağabeyimiz ve can dostumuz olarak kaldı.
       İlhan yüzbaşı, derya gibi bir adamdı. Uzun ve sıcak gecelerde, dı­şarıdan gelen sesleri(!) bastırabilmek için, askerlik anılarını bağıra bağıra anlatmaktan büyük zevk aldı. Neler görmüş, neler geçirmişti? Bize ne öyküler anlattı. Doğal olarak, bir gün geldiğinde, kendisinin de bir anı-öykü olabileceğini nereden bilebilirdi?

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz