Akıllı Cerenşe ve Karasaç

A

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Çok eskiden Cerenşe adında akıllı bir adam varmış. Bu adamın aklı deniz gibi derin ve sınırsızmış. Konuştuğu zaman taşı gediğine oturtmayı bilirmiş. Ama bu yeteneğine rağmen Cerenşe bozkırda yaşayanların en fakiriymiş. Çadırı çok eski ve yırtıkmış. Yattığı zaman ayakları bu yırtıklardan dışarı fırlıyor, soğuk havanın rüzgârı ve yağmuru kolayca içeri giriyormuş.
       Günlerin birinde, aralarında Cerenşe’nin de olduğu bir grup atlı yola çıkmış. Atlılar karanlık basmadan köye ulaşmak istiyorlarmış. Ama birden önlerini bozkırın büyük ırmağı kesmiş. Irmağın karşı yakasında köy varmış. Kıyıda iki üç gelinlik kız, ellerinde çuvallar, tezek topluyorlarmış.
       Atlılar, yanlarına gelip kibarca selam vermişler ve ırmağı nasıl geçeceklerini sormuşlar. Kızların içinden, arkadaşlarının Karasaç dedikleri en genç olanı cevap vermiş. Yamalar içindeki uzun kollu elbisesiyle bile tüm güzelliğiyle dikkati çekiyormuş Karasaç. Gözleri sanki yıldız, dal gibi endamıyla esnek vücudu saz gibiymiş.
       Karasaç;
       “İki tane geçit vardır. Soldaki yakındır ama uzak, sağdaki ise uzaktır ama yakın,” diyerek geçitlere giden iki adet keçi yolunu işaret etmiş.
       Kızın dediklerini yalnızca Cerenşe anlamış ve sağ tarafa yürümüş. Biraz sonra geçit görünmüş. Irmak o kadar sığmış ki, dibindeki kumlar görünüyormuş. Cerenşe hiç zorlanmadan ırmağı geçerek köye ulaşmış. Arkadaşları ise en yakın geçidi seçtikleri için pişman olmuşlar. Irmağın yarısına bile gelmeden atlarıyla birlikte suya gömülmüşler. El ele vererek güç bela karşı kıyıya çıkabilmişler. Karanlık bastıktan sonra köye gelmişler.
       Cerenşe ve arkadaşları bir araya geldiklerinde onları, “Bizim aileye misafir olun,” diyen Karasaç’ın annesi karşılamış. Onlar da memnuniyetle teşekkür ederek içeri girmişler.
       Oldukça fakir bir aileymiş Karasaç’ın ailesi. Fazla eşyaları yokmuş çadırlarında. Kilim yerine deriler kullanıyorlarmış. Çok zaman geçmeden çuval dolu tezekleriyle birlikte Karasaç da gelmiş.
       Güneş batarken ilkbaharın sağanağı da dökülüvermiş. Bozkırda tezek toplayan gelinler ve kızlar evlerine dönmüşler. Sadece Karasaç kuru tezek getirmiş. Kızlar ateş yakıp kurunmuşlar.
       “Senin tezeklerin su almadı mı?” diye sormuş misafirler.
       Kız şöyle anlatmış:
       “Yağmur başladığı zaman bedenimle çuvalı kapattım. Elbiseler ıslandı ama onu ocakta kurutmak kolaydır.”
       Kız zaten başka türlü davranamazmış. Çünkü babası çobanmış, işten geç saatlerde, karnı aç ve ıslak gelecekmiş. Babası için sıcak bir ocağın olmaması ne demek, bunu bilirmiş. Diğer kızlar ise, yağmurda çuvallarının altına sığınmışlar, hem tezekler, hem de elbiseleri ıslanmış.
       Misafirler kızın akıllılığına hayran kalmışlar. Bu arada, akşam yemeğinde ne yiyeceklerini sormuşlar.
       Karasaç şöyle cevap vermiş:
       “Benim babam çok fakirdir ama misafirperverdir. Han’ın koyun sürüsünü getirdikten sonra, eğer izin alabilirse sizlere bir koyun kesecek, alamazsa iki tanesini bile keser.”
       Bu sözlerini de Cerenşe’den başka hiç kimse anlamamış. Şaka yaptığını sanmışlar. Karasaç’ın babası geldiğinde beklemediği misafirleri görür görmez Han’dan bir koyun istemeye gitmiş. Han hiçbir şey vermeden çobanı kovmuş. O zaman çoban elindeki, yakında kuzulayacak olan gebe bir koyunu keserek çok lezzetli bir akşam yemeği hazırlamış. Misafirler Karasaç’ın sözlerini ancak o zaman anlamışlar.
       Cerenşe akşam yemeğinde Karasaç’ın karşısına oturmuş. Onun güzelliğine ve zekâsına hayran kaldığını belirtir bir şekilde başını öne eğmiş, gizlice elini kendi yüreğine koyarak, “Sizi seviyorum,” diye işaret göndermiş. Karasaç parmaklarıyla gözlerini göstermiş. Kız bu işaretiyle onun duygularının gözünden kaçmadığını, kendisini anladığını söylemek istemiş. O zaman Cerenşe saçlarını sıvazlamış. Bu işaretin anlamı, “Baban başlık parası olarak kafamdaki saç kadar mal mı ister?” demekmiş. Karasaç ise elleriyle oturduğu derinin yününü göstererek, “Babam bu derinin kılları kadar koyun almazsa beni kimseye vermez,” demek istemiş. Cerenşe çok fakir olduğunu hatırlayarak kederle yere bakmış. Kız o zaman acıyarak derinin kenarının ters tarafını sıvazlayarak, “Eğer babam bana lâyık görürse, onurlu, akıllı birisiyle başlık parası almadan bile evlendirebilir beni,” demek istemiş.
       Çoban, başından beri onlara dikkat ediyormuş ve birbirlerini sevdiklerini, Cerenşe’nin kızı kadar akıllı ve dürüst biri olduğunu anlamış. O nedenle Cerenşe’yi damatlığa kabul etmiş. Üç gün sonra Cerenşe genç ve güzel karısıyla kendi evine dönmüş. Güzel ve akıllı Karasaç hakkındaki rivayetler hızla bütün bozkıra yayılmış ve Han’ın kulağına kadar gelmiş.
       Dedikoducu vezirlerin dediklerine göre, dünyada Karasaç’tan daha güzel ve akıllı kız yokmuş. Han, Cerenşe’nin karısını kıskanarak, elinden zorla almaya karar vermiş. Bir gün Han’ın bir fedaisi Cerenşe’nin çadırına gelmiş ve hemen karısıyla beraber saraya gelmesini buyurmuş. Han, Karasaç’ı görür görmez âşık olmuş ve bir bahane bulup kızı elinden almak için Cerenşe’nin sarayda çalışmasını istemiş.
       Gündüzleri Cerenşe, Han’ın sevimsiz sarayında çalışıyor ve geceleri yorgun argın evine dönüyormuş. Kendi evinde kafasını karısının dizlerine koyarak, özgürlüğünün rahatlığı içinde şöyle diyormuş:
       “İnsanın kendi evi gibi var mı, Han’ın sarayından daha geniş, daha sıcaktır.”
       Ama bu arada ayakları çadırın yırtığından dışarı çıkıyormuş.
       Böylece belli bir zaman geçmiş ve Han, kızı nasıl ele geçireceğini düşünmekten yorulmuş. Bu kez, Cerenşe’yi bir sürü tehlikeli ve zor işlerde görevlendirmiş. Ama Cerenşe işlerini her defasında çabuk ve doğru bir şekilde bitirmiş. Han onu astırmak için hiçbir neden bulamıyormuş. Bir defasında Han, tüm maiyetiyle bozkırı geziyormuş. Aniden bir fırtına çıkmış. Rüzgâr hortum olup bütün bozkırı kaplamış. Han, Cerenşe’ye;
       “Hortuma yetişip nereden gelip, nereye gidiyor öğren!” demiş. “Eğer yetişemezsen ve senden cevap alamazsam kafan kopacak, bilmiş ol!”
       Cerenşe hortuma yetişerek kamçısıyla dokunmuş ve yanında biraz bekleyip geri dönmüş.
       Han sormuş:
       “Ne dedi?”
       Cerenşe şöyle yanıtlamış:
       “Ey büyük Han’ımız, hortum selamını gönderdi. Ve şöyle dedi: ‘Nerden ve nereye yuvarlandığım rüzgârdandır. Niye durduğum ise sel yatağındandır. Bu zaten bilinen bir şey… Sen mi aptalsın da bu soruyu soruyorsun, yoksa bunu bilmeyen Han mı aptal?”
       Han, Cerenşe’nin sözlerindeki imayı hemen anlamış ama hiçbir şey söylememiş. Cerenşe’ye derin bir öfkeyle yoluna devam etmiş.
       Han, Cerenşe’ye bir gün yine şöyle buyurmuş:
       “Ne gündüz ne gece, ne atlı ne yayan gel; ne saraya var ne bozkıra, ama gel!”
       Cerenşe üzgün üzgün eve dönmüş ve karısına danışmış. İkisi birlikte bundan kurtulmanın yolunu aramışlar ve şöyle bir yol bulmuşlar:
       Cerenşe tam şafakta bir keçiye binerek kapı aralığında durmuş. Han yine bir şey diyemeden kalakalmış.
       Sonbahar geldiğinde Han, Cerenşe’yi çağırıp kırk koyun vermiş ve şöyle demiş:
       “Sana bu koyunları veriyorum. Kış boyu bu koyunlara bakacaksın. Ama ilkbahar geldiğinde koyunlar birer tane kuzu getirmezse kafanı keseceğim!”
       Cerenşe bu kez koyun sürüsüyle kederli bir şekilde evine dönmüş.
       “Sana ne oldu beyim?” demiş Karasaç. “Neden böyle üzgünsün?”
       Cerenşe, Han’ın bu çılgın buyruğunu anlatmış.
       “Sevgilim,” demiş Karasaç. “Böyle önemsiz şeylere insan üzülür mü? Koyunları bütün kış boyu kes; ilkbahar gelince her şey yoluna girecektir.”
       Cerenşe karısının dediği gibi yapmış. Ve böylece ilkbahar gelmiş.
       Bir gün Han’ın fedaisi çadıra gelip arkasından Han’ın geleceğini ve kuzuların hazır olup olmadığını öğrenmek istemiş. Cerenşe’yi üzgün ve çaresiz bir düşünce almış.
       Karasaç şöyle demiş:
       “Üzülme canım! Bozkırın kuytu bir köşesine gizlen de, Han gidinceye kadar ortalıkta gözükme! Ben onu geri gönderirim, göreceksin!”
       Cerenşe, karısının dediği gibi bozkıra gitmiş. Karasaç biraz sonra Han’ın sesini duymuş:
       “Hey! Kim var orada? Kapıya çıkın!”
       Karasaç dışarı çıkıp eğilerek selam vermiş.
       “Kocan nerede? Niçin beni karşılamıyor?” diye kabaca sormuş Han.
       “Ey hürmetli Han’ımız! Benim zavallı kocamı bağışlayın. O sizin için gitmişti. Sizin geleceğinizden haber alır almaz yüreği cız etti. Çünkü biz fakiriz ve böyle sizin gibi tanınmış bir Han’a hazır bir yemeğimiz yoktur ve kocam bozkırdaki bıldırcınları yakalayacak, sağacak ve süt getirecekti. Ondan size kımız yapıp sunacaktık. Birazdan gelecek, hürmetli Han’ım!”
       Han deli gibi:
       “Benimle dalga mı geçiyorsun kadın!” diye bağırmış. “Nerde görülmüş bıldırcınların sağılması?”
       “Niye hayret ettiniz, benim zeki Han’ım; akıllı birisi tarafından yönetilen bir ülkede her şey olabilir! Böyle acayip şeyler bile! Bugün yarın kırk kuzu getirecek olan koyunlar sizin değil miydi?”
       Han bu sözler karşısında neye uğradığını şaşırmış ve utancından nereye kaçacağını bilememiş ve ardına bile bakmadan gözden kaybolmuş. Ondan sonra Cerenşe ile Karasaç’ı rahat bırakmış ve onlar ihtiyarlayıncaya kadar mutlu bir hayat yaşamışlar…

(Kazak Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi