Cin Hattı!..

C

       “Cinlere, perilere, gulyabanilere inanır mısınız? Ben inanmam… Dedim ama inandırdılar! Biraz kaçık bir adam, hatta oldukça kaçık bir adam, sicim yumağı ile telefon hattı çekiyor ve birileriyle konuşuyor. Üşütmüş diyorsunuz, deli diyorsunuz; ama o anda söylediklerini işittiğinizde ağzınız bir karış açık eve dönüyorsunuz. Aradan yıllar geçiyor ve sizin hakkınızda yapılan kehanetin de gerçekleşmesi üzerine tüm inanç dünyanız sarsılıyor, altüst oluyor!..”

       Karşısına çıktığım zaman ne söyleyeceğimi, nasıl davranacağımı bilemiyordum. Kalbim hızla çarpıyor, aklımdan bin bir düşünce geçi­yordu. Gerçi henüz görmediğim, fakat kulaktan kulağa işittiğim Şıh Keramet gibi keramet sahibi yöre insanlarının sahip olduğu bazı özel yeteneklerinden kuşkuya düşmek aklımın ucundan bile geçmiyordu, ama şimdi yanına gitmekte olduğumuz kişi, onların hiçbirine benzemi­yordu.
       Onun çok iyi bir kâhin olduğu, yani gelecekten haber verdiği söy­leniyordu ve yine söylendiğine göre, eğer hatlar açıksa(!) verdiği ha­berlerin hepsi de doğru çıkıyordu. Bu, “hatların açık olması” konusunu pek anlayamamıştım, ama artık gidince öğrenecek ve geleceğimi ona göre yönlendirmeye(?) çalışacaktım.
       Gece oluyordu… Hava çoktan kararmış, insanların evlerine girme zamanı artık gelmişti. Bu yüzden herkes telaş içerisinde sokaklarda koşuşturup duruyor, dükkânlarını kapatma vaktinin geldiğini bilen es­naf da bir yandan bu telaşa ortak oluyordu. Şehirde yaşam artık ölü­yordu.
       Kâhinin yanına, dört arkadaş birlikte gidiyorduk. Şimdi yapmayın ama! Bakın, dudaklarınızda hemen bir gülümseme çizgisi oluşuverdi. Yüzünüze de hafif bir alay dalgası yayılıverdi! Hatta bazı­larınızın, “Hadi hadi, ne işiniz vardı?” diye sorduklarını duyar gibi olu­yorum. Yok, vallahi ziyaretimiz tamamen özel bir ziyaretti.
       Biz de insanız, ne yapalım? Demek ki, hepimizin kendine göre öğrenmek istediği, merak ettiği, korktuğu, çekindiği, hayalini kurduğu birkaç konu vardı. Hem bana, müspet ilimlere inanan bir kişinin evinde kahve falı bile bakılmaz demeyin, inanmam. Fal da bakılır, kurşun da dökülür!
       Hem bu adamın fal bakmak, bakla-fasulye-nohut saçmak, merci­mek ayıklamak gibi bir işi yoktu. Başında da söylediğim gibi, eğer hat­lar açıksa(!) gelecekten haberler veriyordu o kadar! Biz de, hanımların tembihlediklerini unutmamak için, içimizden-dışımızdan tekrarlaya tekrarlaya kapısının önüne kadar gelmiştik.
       Kâhinin oturmakta olduğu ev, şehrin kenar mahallelerinden birin­de, derme çatma, gecekondudan bozma, dokunsan yıkılacak bir ya­pıydı. Normalde dik durması gereken kapı, içeriden gelen bir gaz lam­basının hafif aydınlığını dışarıya aktaran, bir parçası kırık küçük pen­cereye doğru yan yatmıştı.
       Kapıyı açan adama dikkatlice baktığımda, onun bir delinin, ama akıl­lı bir delinin bütün fizyolojik özelliklerini taşıdığını görür gibi olmuştum. Dağınık saçlar, aydınlık bir yüz, pırıl pırıl parlayan ve ateş saçan göz­ler, keskin bakışlar ve suskun bir ağız…
       Sıra ile kapı eşiğini atlayıp içeriye geçerken, o suskun ağızdan çı­kan ilk sözcükleri duyduğumuz zaman, ne de olsa irkilmiştik:
       “Yükünizi boşaltip eyle girin!”
       Neyle yüklü olduğumuzu birden anlayamamıştık! Hani, İstanbul’da olsaydık ve oranın sosyete erbabı zengin kadınlarını yolmak ko­nusunda uzmanlaşmış bir falcının karşısında ya da parkta otururken, nereden geldiğini bile göremediğimiz bir Çingene karısının muhatabı olsaydık, bu söz üzerine hemen cebimizdeki ağırlık yapan bütün para­ları tereddütsüz adamın önüne döker ve yükten kurtulmaya çalışırdık, ama bu böyle değildi.
       Doğrusunu söylemek gerekirse kâhin, bizi oldukça etkileyen iyi bir başlangıç yapmıştı. Biz, yükümüzün ne olduğunu düşüne duralım, o bizi beklememiş ve küçük odasının her tarafına yayılmış bulunan çul çaput parçalarına göre daha gösterişli bir yer gibi gözüken küçük kuzu postunun üzerine oturuvermişti.
       Biz ise hâlâ birbirimize bakıyor ve içeriye geçmeye cesaret ede­miyorduk. Neden sonra içimizden biri akıl etti de, yükümüzü yani ta­bancalarımızı kapının arkasına bırakarak içeriye doğru adım atabildik. Oh, birden nasıl da hafifleyivermiştik!
       Önemli bir gösteri değildi belki, ama yine de hayli etkilenmiştik. Yükümüzün ne olduğunu tahmin ediyor olabileceğini düşünüyorduk. Ses çıkarmadan, çömeldiğimiz yerde ona bakıyorduk.
       O ise, hiç oralı değildi. Bir ara kalktı ve bir köşe yastığının altın­dan yumruk büyüklüğünde bir sicim yumağını çıkardı. Birbirine bağlan­mış iplerin ucunu buldu ve birkaç metre çözerek ileriye doğru uzattı.
       Tam içimden;
       “Tamam işte! Adam, PTT’ciler gibi hat döşeyecek. Kablolarını hazırlıyor,” diye geçiriyordum ki, birden bana dönerek sert bir sesle;
       “Hatsız olmaz… Hatsız olmaz!” dedi.
       Şaşırmış, aynı zamanda da adamın telepati yeteneğine hayran kalmıştım. Beni, içimden geçenleri okumuş gibi yanıtlamıştı. Ne olur ne olmaz diyerek, bir daha aklımdan hiçbir şey geçirmeme kararı al­dım.
       Kâhinin yaptıkları, insana komik geliyordu. Kelimenin tam anla­mıyla soytarılıktı! Adam, iplik yumağını eline almış, kulağına dayamış ve konuşmaya başlamıştı:
       “Dıırr… Dıırr… Cenan’ın(*) özel telefonu… Dıırr… Dıırr… Çalir!”
       Dördümüz de, hiç ses çıkarmadan onu izliyorduk. Onun hakkın­daki düşüncelerimizin tek bir ortak noktada birleştiğine emindik.
       “Aloo… he… dinlerem… he… temamdir!”
       Bu kadarı da olmazdı hani! Adam, yukarı makamlara, cinlere hat çekmiş, telefon açmış bir güzel konuşuyordu. Yine de ne olur ne ol­maz, konuşmasını bölmek, parazit yapmak istemediğimden, aklımdan konu ile ilgili şeyler geçirmemeye gayret ediyordum.
       Adam, konuşmasını sürdürüyordu;
       “Söylerem, he, onu da söylerem!”
       Aklıma o sırada, eski bir Grek atasözü geliverdi. “Bir deli, bazen iyi şeyler de söyler,” diyordu bu atasözü. Bakalım bizim deli, bizim için ne gibi iyi şeyler söyleyecekti?
       “Gusura galmayin… Rahatsız etmişem!”
       Biraz sonra konuşma bitmiş, telefon kapanmıştı. Cinleri öyle uzun süre meşgul etmek doğru olmazdı. İşleri güçleri vardı anlaşılan.
       Hepimiz merak içerisinde adamın konuşmasını bekliyorduk. Hiç­birimiz o ana kadar ağzımızı açıp tek bir kelime bile etmemiştik. Hele ben, işleri karıştırmamak için düşünmemiştim üstelik!
       Bir türlü geçmek bilmeyen saniyeler sonunda, kâhin tekrar bana doğru dönerek;
       “Siye söylerem! Eşyalarıni toplayacak, daha buraya dönmeye­ceksin… Bir vakitte… Çok uzak yerlere gideceksin… Çok kan akacak… Etinden et koparacaklar… İşte beyle bilesin!”
       Hayda! Neler diyor bu adam yahu? Kafam allak bullak oldu. Ar­tık, arkadaşlar için neler söylüyor, söylüyor mu, yoksa söylemiyor mu, duyduğum düşündüğüm yok! Kendi derdime düşmüşüm! Hadi ilk söyledikleri neyse de, son sözcükler canımı bir hayli sıktı. Ne demek şimdi, “… Çok kan akacak… Etinden et koparacaklar!” Tamam, ay­vayı yedik!
       Bir ara işi gırgıra vurup, “Gerçi sünnet de olmuştum, ama belli olmaz, belki bir daha olurum,” şeklinde düşünmek istesem de olmu­yor ki… Hem şimdilerde sünnetler bile kansız yapılıyor!
       Adam, açık açık “… Çok kan akacak!” dedi. Geride tek bir olasılık kalıyor. Başımıza mutlaka bir şeyler gelecek! Eee, ne yapalım? Cinler böyle demişse yapılacak hiçbir şey yok! Boynumuz kıldan ince!
       Dönüş yolunda düşünüyorum, “Hanıma ne anlatacağım?” diye. İmkânı yok bunları söyleyemem! Zaten kadıncağız peşim sıra oradan oraya sürüklenip duruyor. Ona yalan da söylemek istemiyorum, ama iyi ve güzel birkaç şeyler uydurmalıyım zorunlu olarak…
       Arkadaşlar da çarpılmış olacaklar ki, suratlarından düşen bin par­ça! Demek ki bu adam, tekin biri değil, bir felâket kâhini! Hiçbirimizde iyi ve güzel bir sözcük yok. Her ne kadar dışımızdan, “Boş verin yahu, adam delinin biri… Görmediniz mi? Baksanıza, yukarıya telefon açı­yor. Üstelik bir de çekinmeden konuşuyor!” diyoruz da, içimizden öyle düşünmüyoruz!
       Üstelik hep şahsi konulardan söz etti. Şöyle genel bir şeyler söy­lese, hepimiz birden atlayacağız üzerine. Örneğin; memleketin gidi­şatından söz açacağız, ipuçları isteyeceğiz. Ama yok, öyle konulardan tek kelime yok!
       Kös kös geri dönüyoruz. Arkadaşlar, evlerine dağılıyorlar sessiz­ce… Zili çalıp, açılan kapının ardından sessizce içeriye girerken, her zamanki gibi gülümseyerek karşılayan hanımın gözlerindeki merak dolu bakışları yatıştırmak yine bana düşüyor.
       Sonra, aklıma gelen bütün güzel şeyleri bir falcı edasıyla anlatı­yor, anlatıyorum. Yemin billahi ediyorum… Ne yapayım? Arada bir de, bildiğim ortak sırlarımıza takılıyorum çaktırmadan…
       Bizim ufaklık, nereden bulmuşsa bulmuş, elinde bir makara geliyor. “Baba, ben de telefon edeceğim,” diye. Hattı çekip açıyoruz yu­karıya telefonu… O kâhin, ben de cin oluyorum. Onu yanıtlıyorum se­simi kalınlaştırarak…
       Onlar dayanamayıp gülüyorlar. Dışımdan onlarla birlikte ben de gülüyorum! 

(*) Cenan: Cinler (Arapça)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz