Çoban Prenses

Ç

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Çok eski zamanlarda yaşlı bir kral varmış. Bu kralın dünyalar kadar güzel bir de kızı varmış. Kral kızını çok severmiş. Onu, çok sevdiği diğer ülkenin prensiyle sözlendirmiş. Gel zaman git zaman kral hastalanmış, ölmek üzereymiş. Kızının düğününü görmeden ölmüş. Prenses sarayda annesiyle yalnız kalmış. Düğün zamanı gelmiş çatmış. Düğün hazırlıkları başlamış. Prenses, sözlüsünün ülkesine gitmesi gerekiyormuş. Prensesin düğün eşyaları hazırlanmış. Yanına sarayın hizmetçilerinden birini vermişler.
       İkisini de birer ata bindirmişler. Prensesin atı çok soylu bir atmış. Masal bu ya, bu at aynı zamanda konuşabilirmiş.
       Hazırlıklar tamamlanmış. Yola çıkarken annesi yatak odasına girmiş. Bir bıçakla parmağını kesmiş ve mendiline üç damla kan damlatmış. Mendili terliklerin içine yerleştirirken;
       “Sevgili kızım,” demiş. “Bu terlikler senin. Parmağımdan üç damla kan damlattım üstlerine. Bu damlalar seni kötülüklere karşı koruyacaktır!”
       Prenses annesine veda etmiş ve terlikleri ayağına giymiş. Yola koyulmuşlar. Epey yol aldıktan sonra prenses susamış ve hizmetçisine seslenmiş:
       “Bana şu dereden bir bardak su alır mısın? Çok susadım…”
       “İn de suyunu kendin iç… Ben artık senin hizmetçin değilim. Artık bana emir veremezsin!” diye karşılık vermiş hizmetçi kız.
       Prenses de çaresiz dereye inmiş. Suyu içerken kan damlatılmış terlikler konuşmaya başlamış:
       “Eğer annen bu durumu görseydi kahrından ölürdü!”
       Prenses suyunu içip tekrar atına binmiş. Hizmetçisine hiçbir şey söylememiş. Hizmetçi kıza karşı da öfke falan duymamış. Bir süre yol almışlar. Bir subaşına geldiklerinde, atından inip hem serinlemek hem de su içmek için dere kenarına gelmiş.
       Sıcaktan terlemiş prenses rahatsız olmuş. Giysilerini çıkarıp bir kenara koymuş. Su içerken terlikleri ıslanmış ve kan damlaları da yıkanıp çıkmış. Hizmetçi olan biteni görmüş ve çok sevinmiş. Hizmetçi de terliklerin sihirli olduğunu biliyormuş. Terliklerdeki kanlardan kurtulduğu için rahatlamış. Prenses su ile oynarken elbiselerini çıkartıp prensesinkileri giymiş. Kendi elbiselerini de prensese giydirmiş. Prenses, ata binmek isteyince, hizmetçi kız;
       “O ata ancak ben yakışırım. Sen bundan sonra diğer ata bineceksin,” demiş.
       Soylu ata hizmetçi kız binmiş. Üzerinde prensesin giysileri olduğu halde yola koyulmuşlar. Bir süre gittikten sonra;
       “Bu olanları sakın sarayda kimseye söyleme!” diyerek yemin ettirmiş.
       Soylu at da olanları izliyor, biliyormuş. Kralın sarayına geldiklerinde, prens tarafından bir prenses gibi karşılanan hizmetçi çok sevinmiş. Prens onu attan indirerek elini öpmüş. Konuşmaya başlamışlar. Bir ara prense;
       “Şu benim hizmetçime bir iş veriniz,” demiş.
       “O ancak çiftlikte, kümes işlerinde çalışabilir,” diye cevap vermiş prens. “En iyisi çiftlikte çobanlık yapsın.”
       Sahte prenses olan hizmetçi ise, soylu atın her şeyi bildiğini ve anlatabileceğini düşünerek;
       “Şu atı da uzak bir yere gönderin. Saraydan çok uzak olsun. Bana yolda çok çektirdi,” demiş.
       Konuşulanları gerçek prenses de duymuş. Soylu atı bir seyis almış götürürken, gerçek prenses adama;
       “Ben bu çiftliğin çobanlığını yapacağım. Atı çok uzaklara götürme. O benim dostumdur. Ara sıra görebileyim,” demiş. Gizlice adama bir kese de altın vermiş.
       Seyis soylu atı, çoban prensesin her sabah ve akşam geçeceği yolun yakınında, açık bir alanda, iple bir ağaca bağlamış. Çoban prenses koyun sürüsüyle oradan geçerken soylu atla konuşmuş:
       “Ah, benim genç kraliçem. Bahtı kara prensesim. Eğer annen bu olanları bilse kahrından ölürdü. Sen ki soylu bir prensessin, ama çobanlık yapıyorsun…”
       Prenses sessiz ve üzgün yoluna devam etmiş. Bir çimenliğe geldiğinde saçlarını çözmüş. Altın sarısı saçları göz alıcıymış. Yanında bir de başka bir çoban varmış. Çoban delikanlı, onun saçından bir tel koparmak istemiş. 0 sırada bir rüzgâr çıkıp çobanın şapkasını uçurmuş. Çoban şapkasının peşinden koşarken, kız da saçlarını rahat rahat taramış. Ertesi gün prenses yine kaz sürüsü ile geçerken, çobanın şapkası tekrar uçmuş. Çoban delikanlı buna çok öfkelenmiş ve arkadaşı çoban prensesten korkmaya başlamış.
       Çoban delikanlı, bir gün prense;
       “Ben bu kızla çobanlık yapamam. Garip şeyler yapıyor,” demiş ve gördüklerini anlatmış.
       Prens, çoban delikanlıya işine devam etmesini buyurmuş. Çoban delikanlı ertesi gün yine prensesle hayvanları güderken, prens de onları uzaktan izlemeye başlamış. Kaz çobanı prenses ile soylu atın konuştuklarını duymuş. Hemen ortaya çıkarak;
       “Burada neler oluyor? Bana bu olanları kim açıklayacak?” diye sormuş.
       Gerçek prenses önce hiç konuşmamış. Prens ne kadar sıkıştırdıysa ağzından tek söz alamamış. Sonunda dayanamayarak;
       “Madem yüzüme karşı anlatmıyorsun, bari şu duvarın gerisinden anlat olanları,” demiş prensese.
       “Şimdi her şey anlaşılıyor,” demiş anlatılanları dinledikten sonra prens.
       Prensese, olanları kimseye söylememesini rica ederek saraya dönmüşler. Düğün hazırlıkları bitirilmiş. Büyük bir şölenle düğün başlamış. Prens bir yanına sahte prensesi diğer yanına da gerçek prensesi oturtmuş. İki kız da şık elbiseler giymişler. Gözü hırstan dönen hizmetçi kız, yanında oturan prensesi tanıyamamış bile!
       Şölenin bir anında prens;
       “Şimdi bir bilmece soracağım, değerli bir şey için efendilerini aldatana ne yapılır?” diye sormuş. Sonra da prensesin öyküsünü ad vermeden anlatmış.
       “Öyle biri en büyük cezayı hak etmiş sayılır,” diye yanıtlamış sahte prenses.
       “Ben de aynı şeyleri düşündüm,” demiş prens ve hizmetçi kızı göstererek;
       “Bu sahtekârı hemen cezalandırın!” diye buyurmuş.
       Prens de gerçek nişanlısı ile evlenmiş ve uzun yıllar beraberce mutlu yaşamışlar…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi