Helga İle Yaralı Aslan

H

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Bir zamanlar Hollanda’da, annesiz babasız genç bir kız varmış.
       Genç kız o kadar fakirmiş ki, ülke ülke dolaşıp onun bunun yanında geçici işler bulur, karnını bu suretle doyururmuş.
       Böylece, dolaşa dolaşa genç kız kendi ülkesinden ayrılmış, uzak ülkelere gitmiş.
       Bir gün, zengin bir çiftçinin yanında iş aramış. Adam aksi bir kişiymiş. Ama kızı iyi çalışmak ve yemekten başka bir şey istememek şartıyla yanına almış. Ona bir koyun sürüsü teslim etmiş. Bu sürüyü gezdirip otlaklara götürmesini, akşamları karınlarını doyurmuş olarak geri getirmesini emretmiş. Genç kız bir yıl boyunca koyunlara çobanlık yapmış. Hayvanları semirtmiş. Onlara iyi bakması çiftçinin dikkatini çekmiş. Bir gün aksi çiftçi ona demiş ki:
       “Aferin çoban kız! Eğer bir yıl daha koyunlarıma iyi bakarsan, sana bir çift pabuç alacağım…”
       Kız sevinçle koyunları alıp yeniden otlağa götürmüş. Çiftlikten uzaklaştığı bir sırada, kulağına bir inleme sesi gelmiş. “Nereden geliyor bu ses?” diye çevresine bakınmış. Biraz uzakta, büyük bir kayanın arkasına gözü ilişince zavallının korkudan nefesi kesilmiş. Çünkü orada kocaman bir erkek aslan yatıyor ve insan gibi inliyormuş.
       Çoban kız merak etmiş. Aslana daha da dikkatli bir şekilde bakmış. O zaman hayvanın alnından kanlar aktığını görmüş; içi sızlamış. Hemen taşların üstünden sekerek yaralı aslanın yanına gitmiş. Omzunda asılı duran testisinden biraz su alarak aslanın yarasını temizlemiş. Hayvan kızın ellerini yalamış. Yavaşça yerinden kalkıp uzaklaşmış.
       Kız bu işe çok şaşırmış. Çünkü o çevrede hiç aslan bulunmazmış. Ama bu konu üzerinde fazla kafa yormadan sürüsünün yanına dönmek istemiş. İstemiş ama… Sürüyü koydunsa bul! Sanki yer yarılmış da yüzlerce koyun içine girmiş. Kızcağız sağa koşmuş, sola koşmuş… Her tarafa bakmış, koyunları bulamamış.
       Ağlayarak çiftçinin yanına dönmüş. Başına gelenleri anlatmış. Çiftçi çok kızmış. Kızın anlattıklarının tek kelimesine bile inanmamış.
       “Helga,” diye bağırmış. “Senin anlattıklarının hepsi yalan. Bu ülkede yüzyıllardan beri hiç aslan görülmemiştir. Herhalde bir yerde uyuyup kaldın, sürüyü de hırsızlara çaldırdın?”
       Ertesi gün, Helga’ya başka bir görev yüklemiş. O günden sonra sığır çobanlığı yapacakmış…
       Genç kız hiç sesini çıkarmadan yeni görevine başlamış. Bir yıl süreyle sığırları otlaklarda gezdirmiş, semirtmiş. Bir gün yine çayırda dolaşırken, yüksek otların arasından bir ses duyulmuş… Tıpkı bir önceki senede olduğu gibi, bu ses de bir iniltiyi andırıyormuş.
       Helga usul usul ilerleyip sesin geldiği tarafa yaklaşmış. Bir de bakmış ki, geçen seneki aslan, bu kez boynundan yaralı olarak yerde yatıyor.
       Çok iyi kalpli bir insan olduğu için Helga, hayvanı olduğu gibi bırakamamış. Su ile yüzünü yıkamış, boynundaki derin yarayı sarmış. Aslan kızın ellerini yalayarak uzaklaşmış.
       Helga hemen dönüp sığırları aramış ama… Çok geç kalmış. Sığırlar sırra kadem basmışlar. Sanki koca hayvanlar, toz olup havaya karışmışlar. Helga onları aramış taramış, bulamayınca da ağlayarak çiftliğe geri dönmüş. Başından geçenleri bir bir anlatmış.
       Çiftçi, genç kızın hikâyesine yine inanmamış. Kırbacını ele alıp “Allah yarattı” demeden, Helga’ya bir temiz dayak atmış.
       Ertesi gün Helga, yeni bir görev almış. Bu sefer çiftçinin eşek sürüsünü güdecekmiş.
       Genç kız, bir yıl süreyle eşekleri de en güzel otlaklarda gezdirmiş; doyurmuş, sulamış. Yılın bitiminde bir gün, kayalık bir arazide, seyrek ağaçların arasında eşekleri otlatırken aslanın iniltisini tekrar duymuş. Sürüyü bırakıp taştan taşa sekerek aslanı bulmuş. Zavallının vücudu, bu sefer oklarla delik deşik olmuş durumdaymış.
       Helga acıma duygusu ile aslanın yanına gitmiş. Okları teker teker çıkarmış. Yaraları su ile yıkamış. Elinden geldiği kadar da sarıp sarmalamış. Aslan, kızın ellerini yalayarak kalkmış, oradan uzaklaşmış.
       Bu sefer çiftliğe eli boş dönerse çiftçinin kendisini öldürene kadar döveceğini bilen Helga, çevrede dolaşıp eşekleri aramaya başlamış. Ancak onlardan en ufak bir ize bile rastlamamış.
       Akşam ortalık kararıncaya kadar aradıktan sonra, genç kız geceyi geçirmek üzere bir ağacın tepesine çıkmış.
       Ormandan gelen vahşi hayvan seslerinden o kadar korkuyormuş ki, gözüne bir türlü uyku girmiyormuş. Gece yarısından sonra, birden bire karşıdan bir adamın yaklaştığını görmüş. Bütün dikkati ile bakıp adamı tanımaya çalışmış. Ama çiftlikteki erkeklerden hiç birisine benzetememiş. Çünkü bu, genç ve çok yakışıklı bir erkekmiş.
       Helga, sesini çıkarmadan genç adamın nereye gideceğini merakla takip etmiş. Onun, büyük bir ağacın gövdesi içinde kaybolduğunu görünce şaşırmış kalmış.
       Sabahleyin erkenden gözlerini yine o kalın ağacın gövdesine diken Helga, ağaç gövdesinin içinden kocaman bir aslanın çıktığını görmüş. Üzerinde bulunduğu ağacın dalları arasına saklanmış. Hiç sesini çıkarmamış. Aslan uzaklaştıktan sonra, Helga ağaçtan inmiş.
       Kalın ağacın gövdesini incelemiş. Bir de bakmış ki… Ağacın gövdesinin iç tarafında, taştan örülmüş bir duvar ve kocaman bir kapı var. Kapıyı itip içeri girmiş. Kendini, iyi döşenmiş geniş bir yeraltı odasında bulmuş.
       Eşyaları değerli olduğu halde, bu oda pek de tertipli değilmiş. Helga hemen paçaları sıvamış. Yerleri silmiş süpürmüş. Tahtaları fırçalamış. İskemle ve masaların tozlarını almış. Mutfak kaplarını sabunla gıcır gıcır yıkamış. Yatak çarşaflarını yıkayıp kurutmuş, ütülemiş. Her şeyi yerli yerine yerleştirmiş. Sonra orada bulduğu yemeklik malzeme ile de bir güzel yemek pişirmiş. Kendi karnını da doyurduktan sonra dışarı çıkmış. Bir gece önceki ağaca tırmanmış. Beklemeye başlamış.
       Gece yarısına doğru, yine aynı yakışıklı gencin gelip ağaç gövdesinden içeriye girdiğini görmüş. Sabahleyin de erkenden uyanınca, aslanın ağaç gövdesinden çıkıp uzaklaşmasını takip etmiş.
       Sonra, hemen koşarak aynı yeraltı odasına girmiş.
       Bir gün önce yapmış olduğu işlerin hepsini yeniden yapmış. Her tarafı temizlemiş, tertiplemiş ve gece yarısı olmadan geri dışarı çıkmış.
       Böylece bir müddet Helga, o yeraltı evine giren yakışıklı genci ve çıkan aslanı gözetlemiş. Bu arada evin bütün işlerini yapmış.
       Ancak bir gece, bütün işlerini bitirip de biraz dinlenmek amacıyla yatağa uzandığında, yorgunluktan uyuyakalmış.
       Gece yarısı eve gelen genç adam, yatağının üzerinde uyuyan genç ve güzel kızı hemen tanımış.
       Onun kendisine ne kadar çok iyilik yaptığını bildiği için de uyandırmamış. Kendisi yerde, kalın bir halının üzerine kıvrılıp uyumuş. Sabah olmadan Helga uyanmış. Bir de bakmış ki… Yeraltı evinde öylece uyuya kalmış. Ev sahibi olan genç adam da halının üzerinde yatıyor.
       Hemen usulcacık oradan kaçmak istemiş. Ama genç adam uyanıp onu yakalamış.
       “Dur bakalım, güzel kurtarıcım!” diye seslenmiş. “Nereye kaçıyorsun böyle?”
       Helga çaresiz olduğu yerde kalmış. Genç adam kendisinden ne sordu ise hepsini cevaplandırmış. Kimsesiz bir kız olduğunu, adını, her şeyi anlatmış. Kaybettiği üç sürü hayvandan ve yaralı aslandan da söz etmiş. Sonunda demiş ki:
       “Eğer çiftliğe dönersem, çiftçi beni öldürecek. Onun için kaç günden beri hep ağaç üstünde yatıyordum. Bugün de burada uyuyakalmışım.”
       Genç adam karşılık vermiş:
       “Zararı yok! Yarın akşam gelirken ben kendime başka bir yatak getiririm. Ben de burada kalırsın. Sana ne kadar teşekkür borçlu olduğumu bilmiyorsun…”
       Helga kızarmış:
       “Hiç önemi yok,” demiş. “Ev işi yapmaya alışığım…”
       Delikanlı kahkaha ile gülmüş:
       “Yalnız ev işi mi?” demiş. “Bana çok daha fazla iyilik yaptın sen…”
       Helga, şaşkın gözlerle genç adama bakıp ne demek istediğini anlamaya çalışmış. O zaman, yakışıklı genç demiş ki:
       “Sen bana kendi hayat hikâyeni anlattın, ama ben sana benimkini anlatmadım… Beş yıl önce, Mavi dağdaki büyücü dev bana kızdı. Bir büyü yaptı. Gündüzleri aslan, geceleri insan olarak yaşıyorum. Sabah olunca birden bire değişip yine aslan olacağım. Senin üç defa yarasını sardığın aslan bendim. Helga… Sana ne kadar teşekkür borçlu olduğumu anlıyor musun şimdi?”
       Helga, bu kadar yakışıklı bir erkeğin, bu kadar kötü bir kaderi olmasına üzülmüş. Demiş ki:
       “Peki ama… Bu büyüyü bozmanın elbette bir yolu vardır… Neden kurtulmaya çalışmıyorsunuz?”
       “Çok çalıştım. Fakat büyücü dev beni hiç rahat bırakmıyor. Aslan olarak gündüzleri gezerken, avcı kılığına girip beni yaralıyor. İnsan olarak geceleri gezerken de bazen ayı, bazen kurt kılığına girip beni kovalıyor. Hiçbir şey yapamıyorum. Senin koyun, sığır ve eşek sürülerini de dev çalmış olsa gerek. Bana yardım ettiğini görünce seni cezalandırmak istemiştir.”
       Helga, elini şakağına dayayıp düşünmüş. Sonra demiş ki:
       “Büyüden kurtulmanın yolu neyse onu bana söyleyin; size yardım etmek istiyorum.”
       Genç adam başını sallamış. Üzgün bir sesle;
       “Korkarım ki, bana yardım edemeyeceksin Helga,” demiş. “Bu o kadar zor bir şey ki… Önce gidip yeryüzündeki sarı saçlar içinde en açık renkli olanını bulup ortaya çıkarman gerek. Bu saçlardan bol bol kesip büyücü dev için bir hırka örmen, bu hırkayı ona verip gönlünü alman gerek. Bu kadarını başarabilsen bile, işin sonu zor… Dev ile ahbap olunca, ondan bir istekte bulunacağını söylemeli ve isteğini yapacağına söz almalısın. Bundan sonra benim büyümü kaldırmasını rica edersen belki razı olur. Aksi halde dev ölene kadar ben büyülü halde kalacağım…”
       Helga, bütün bu açıklamaları dikkatle dinlemiş. Sonra demiş ki:
       “Belki de bütün bu işleri yapmak zor, ama başka bir çare olmadığına göre uğraşmak, çabalamak lazım. Bu günden tezi yok, gezip yeryüzündeki en açık sarı saçları bulmaya çalışacağım…”
       Helga, böylece yola çıkıp kent kent, köy köy dolaşmaya başlamış.
       Bir ay sonra ülkenin başkentine gelmiş. Önce karnını doyurmak için bir iş aramış. Sarayda bulaşıkçılık yapmaya başlamış. Birkaç gün sonra, saray kadınlarının aralarında konuştuklarını duymuş.
       “İşte prenses geliyor… Saçları ne kadar güzel değil mi? Diyorlar ki, yeryüzündeki sarı saçlar içinde en açık renklisi onun saçlarıymış…”
       Helga bu sözlere kulak kabartmış. Sonra, bir salondan çıkıp diğerine girmekte olan prensesin saçlarına bakmış. Gerçekten de prensesin saçları çok açık renkte imiş. Hemen kararını vermiş. Kendi saçlarını o kadar güzel bir şekilde tarayıp örmüş ki, saray kadınlarının hepsinin dikkatini çekmeye başlamış. Aralarında şöyle konuşuyorlarmış:
       “Tanrının işine akıl sır ermez… Şu bulaşıkçı kızın saçlarına bakın… Prensesin saçlarından bile daha güzel… Gerçi daha koyu renkte ama ne kadar parlak ve yumuşak… Üstelik taramasını, örmesini de biliyor…”
       Birkaç gün sonra, Helga’nın saçlarının güzelliği prensesin kulağına kadar gitmiş. Kralın kızı, bulaşıkçı kızı görmek istemiş. Onun için şu emri vermiş:
       “Artık bulaşıkçılık yapmayacaksın. Bu günden sonra benim saçlarımı tarayıp örmek görevi ile uğraşacaksın.”
       Helga, prensesin saçlarını taramaya ve örmeye başlamış. Prenses eskisinden çok daha güzel görünmüş. Durmadan Helga’ya teşekkür ediyormuş. Bir gün genç kız prensese demiş ki:
       “Güzel prensesim… Saçlarınızı biraz kısaltarak daha güzel şekil verebiliriz.”
       O zamanlar genç kadınlar saçlarını topuklarına kadar uzatırlarmış. Onun için Helga’nın bu isteği prenses tarafından garip karşılanmış. Ama genç kızın işini bilir bir berber kadar usta olduğunu bildiği için de ses çıkaramamış. Helga, prensesin saçlarından bir karış kadarını kesmiş. Sonra da kısalan saçlara o kadar güzel bir şekil vermiş ki, bütün görenlerin gözü kalmış. Birkaç gün içinde, prensesin yeni saç biçimi bütün ülkenin güzel kadınları arasında yayılmış, moda olmuş.
       Aradan birkaç gün daha geçince, Helga prensese şunları söylemiş:
       “Güzel prensesim, sizin saçlarınıza eskisinden çok daha güzel bir şekil verdik, ama bütün kadınlar bizim gibi yaptılar. Sizin saçlarınızın bir özelliği olması için biraz daha kısaltmamız ve daha güzel bir şekil vermemiz gerekiyor.”
       Prenses, bir önceki denemenin ne kadar başarılı olduğunu gördüğü için hemen razı olmuş. Helga, prensesin saçlarını iki karış daha kısaltmış. Sonra kalan saçlara o kadar güzel bir şekil vermiş ki, eskisinden on kat daha fazla beğenilmiş.
       Böyle böyle, Helga prensesin saçlarını omuz hizasına gelene kadar kesmiş. Bir yandan da kestiği saçları akşamları yün şeklinde büküp iplik yapıyor ve bu iplikten büyücü dev için bir hırka örüyormuş. Tam hırkayı bitirdiği gün, prenses birden bire Helga’nın odasına gelmiş ve onun ne yaptığını görünce;
       “Bunlar benden kestiğin saçlar değil mi Helga?” diye sormuş. “Ne yapacaksın o hırkayı?”
       Helga, yalan söyleyemeyecek kadar doğru kalpli bir kızmış. Şöyle karşılık vermiş:
       “Bu hırkayı büyücü dev’e verip çok yakışıklı bir genci büyüden kurtaracağım prensesim…”
       Prenses o zaman şöyle konuşmuş:
       “Benim saçlarımı kullandığına göre, o yakışıklı genci kendin için kurtaramazsın… Eğer büyüden kurtulur kurtulmaz genç adamı buraya getireceğine söz vermezsen hırkayı alırım elinden…”
       Helga’nın içi sızlamış. Ama hiç itiraz etmemiş. Ağlayarak demiş ki:
       “Emredersiniz prensesim… Benim için önemli olan o gencin büyüden kurtulmasıdır.”
       Bu sözlerden sonra, Helga hırkayı alıp doğru Mavi dağlara yollanmış. Dağın en yüksek noktasına doğru tırmanmaya başlayınca, karşıdan büyücü devin gelmekte olduğunu görmüş.
       Dev, yeri göğü titreten bir sesle bağırmış:
       “Burada ne arıyorsun çoban kızı? Kayıp sürülerini aramaya mı geldin?”
       Helga’nın ödü kopmuş. Ama korktuğunu belli etmeden karşılık vermiş:
       “Hayır, ulu dev… Sana bir armağan getirdim. Dünyadaki kadın saçlarının en yumuşağı ve en açık sarı renklisinden yapılmış bir hırka… Kabul ederseniz çok sevineceğim.”
       Dev hırkayı alıp sırtına geçirmiş. Yumuşaklığı ve sıcaklığı çok hoşuna gitmiş.
       “Bu ne kadar değerli bir hediye çoban kızı,” diye homurdanmış. “Karşılığında benden bir şey istiyorsan söyle…”
       Helga, dizlerinin üzerine çöküp yalvarmış:
       “Karşılığında sizden çok değerli bir şey isteyeceğim,” demiş. “Aslan şekline soktuğunuz gencin büyüsünü bozun…”
       Dev korkunç bir ses çıkarmış. Burun deliklerinden alevler, ağzından köpükler yayılmış.
       “Başka ne istersen veririm, ama bunu isteme,” diye kükremiş.
       Helga ağlamış…
       “Başka hiçbir şey istemem,” demiş. “Hırkayı iyi günlerde giyin… Hoşça kalın…”
       Dev, uzaklaşmakta olan genç kızın arkasından bakmış. Çok hain ve canavar ruhlu bir büyücü olduğu halde, Helga’nın haline içi acımış. Arkasından seslenmiş:
       “Dur çoban kızı… Dur!”
       Helga, dönüp ümitle devin gözlerine bakmış.
       Büyücü dev demiş ki:
       “Sana bir torba altın vereyim. Kendine göre bir koca bulur, aslan şekline soktuğum delikanlıyı unutursun…”
       Helga’nın boynu yine bükülmüş… Gözlerinden yaşlar sızarak karşılık vermiş:
       “Teşekkür ederim ulu dev! Çok iyisiniz… Ama istemem…”
       Dönüp yine uzaklaşmaya başlayınca, dev arkasından seslenmiş:
       “Dur çoban kızı… Dur!”
       Helga, gözlerinde ümit dolu olduğu halde yine arkaya bakmış.
       Dev homurdanmış:
       “Sana bir torba dolusu elmas vereyim… O kadar zengin olursun ki, kendine bir kral bile bulup evlenirsin…”
       Helga omuzlarını silkmiş. Ağlayarak karşılık vermiş:
       “Çok iyi kalplisiniz ulu dev,” demiş. “Ama teşekkür ederim, istemem!”
       Tekrar yoluna devam edip Mavi dağdan aşağıya doğru inmeye başlamış.
       Ancak büyücü dev peşini bırakmamış. Gök gürültüsünü andıran bir sesle bağırmış:
       “Helga… Dur!”
       Genç kız ümitle arkasına dönüp devin yüzüne bakmış. Gözlerine inanamamış. Çünkü koca devin yüzünde bu sefer sevgi işaretleri varmış.
       Mavi dağın büyücüsü genç kıza yaklaşıp demiş ki:
       “Yüzlerce yıldır insanoğluna fenalık yaptım. Çünkü insanlar çok bencil ve kötü ruhlu yaratıklardır sanıyordum. Bütün istediklerinin altın ve elmas olduklarını düşünüyordum. Ama demek aralarında senin gibi iyileri de varmış. Çok iyi bir kızsın sen Helga… Benden ne istersen sana vereceğim. Senin kadar iyi bir kız tarafından sevildiğine göre, aslan şekline soktuğum genç de iyi bir insan olmalı. Onu büyüden kurtardım. Git mutlu ol kızım…”
       Helga sevinerek dev’e çok teşekkür etmiş. Hemen oradan ayrılıp yıldırım gibi koşmuş. Aslanın yeraltı evine gitmiş. Daha yarı yolda, genç adamla karşılaşmış.
       Delikanlı Helga’yı sevinçle karşılamış. Hemen onu kucaklamış ve bağırmış:
       “Helga… Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Hemen babamın yanına gidelim, kabul edersen seninle evlenmek istiyorum. Seni bütün hayatım boyunca mutlu edeceğim.”
       Bu sözler üzerine Helga ağlamaya başlamış. Demiş ki:
       “Çok üzgünüm ama benimle evlenemeyeceksin! Çünkü saçlarını aldığım güzel prensese söz verdim. Seni onun yanına götüreceğim.”
       Delikanlı bu sözlere çok üzülmüş. Hangi prensese söz verdiğini sormuş. Helga olup bitenleri anlatınca, nedense genç adamın yüzü aydınlanmış. Neşe içinde bağırmış:
       “Haydi, öyleyse hiç durmayalım… Hemen beni o saraya götür.”
       Böylece yola çıkıp akşama doğru saraya varmışlar.
       Helga, genç adamın elinden tutup doğru prensesin yanına çıkarmış ve demiş ki:
       “İşte güzel prensesim. Sözümde durdum. Büyüden kurtardığım genç adamı size getirdim. Mutlu olun…”
       Prenses karşısında duran ve gülümseyen genç adama bir süre dikkatle baktıktan sonra, yerinden fırlayıp bağırmış:
       “Aman Tanrım… Gözlerim beni aldatmıyor değil mi? Eric… Hoş geldin… Tanrıya çok şükür… Tanrıya çok şükür…”
       Helga’nın gözleri önünde iki genç kucaklaşmışlar. Zavallı çoban kızı usulca kapıdan dışarı çıkmak istemiş. Ama Eric hemen uzanıp onu kolundan yakalamış.
       “Dur bakalım güzel kurtarıcım,” demiş. “Nereye kaçıyorsun? Artık ömrünün sonuna kadar benden kurtulamazsın…”
       Helga şaşkınlık içinde dönüp bakmış. Prensesin gözlerinde de şakacı bir gülümseme varmış.
       Eric, daha fazla uzatmadan açıklamaya girişmiş.
       “Elsa benim kardeşimdir Helga… Ben kralımızın büyük oğluyum!”
       Prenses Elsa da koşup Helga’ya sarılmış. Yanaklarından öpmüş ve şunları söylemiş:
       “Prenses Helga… Sarayımıza hoş geldin. Haydi, hemen annemle babamı görmeye gidelim. Müjdeyi vermek hakkı bana ait… Unutma Helga, dev’e verdiğin hırkayı benim saçlarımdan yaptığına göre, bu kadarcık hakkım olsun dimi?”
       Helga, son anda değişen talihinin parlaklığı karşısında o kadar şaşkın bir haldeymiş ki, bu sözlere karşılık bile verememiş.
       Ertesi gün düğün hazırlıklarına başlanmış. Kral ve Kraliçe, Helga ile Eric’i hiç yanlarından ayırmadıkları için bütün hazırlıkları Prenses Elsa yaptırıyormuş.
       Nikâh günü kiliseye gelen başkent halkı, gelinin güzelliğine hayran olmuşlar. Ama dedikoducu insanlar ortalığı karıştırmaya çalışıyorlarmış. Birisi alaycı bir sesle soruyormuş:
       “Gelinin çeyizi ne? Ortada hiçbir şey görünmüyor…”
       Bir kocakarı karşılık veriyormuş:
       “Bir bakraç süt ve iki kalıp peynir… Çoban kızdan başka ne çeyiz beklenir ki?”
       Dinleyenler bu sözlere kahkahalarla gülmüşler. Helga’nın yüzü kızarmış. Ama tam o sırada, yeri ve göğü titreten korkunç bir ses duyulmuş. Kilise kulesi kadar yüksek boylu bir dev bağırmış:
       “Gelinin çeyizi, siz kötü kalpli insanların anlayamayacağı kadar değerli… Onun pırlantadan daha çok değerli ve daha çok temiz bir kalbi var. Bu en büyük çeyiz işte… Ama Helga’yı kızım gibi sevdiğim için, ben ayrıca değersiz bir şeyler getirdim…”
       Bir kenara çekilince, devin arkasında bir sıra manda arabasına yüklenmiş olan altın, gümüş, elmas, inci ortaya çıkmış. Bütün başkent halkının gözleri kamaşmış. Çünkü kralın hazinesinde Helga’nın çeyizinin yüzde biri kadar bile değerli şey yokmuş.
       Dev, tören boyunca başkentte kalmış. Ayrılırken demiş ki:
       “Helga ve Eric ömürleri boyunca mutlu olsunlar. Çocukları da kendileri gibi iyi kalpli insanlar olsun. Yeryüzünde büyücülere ve devlere lüzum kalmasın…”

(Hollanda Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi