Saddam’ın Sırça Sarayı!..

S

       “Amerika’nın doymak bilmez hırsı, kendini dünya devletlerinin üstünde bir güç simgesi olarak görüşü vs… Sonunda Saddam Hüseyin’in saltanatının son bulmasına vesile oldu. İyi mi oldu, kötü mü; bu husus, konuya bakış açısına göre değişir. Cennet bahçeler, sırça köşkler birer birer yok edildi. Merak edip gidip bakanlar, ortalıkta tek bir tuğla dahi göremeyeceklerdir. Onlara ufak bir tüyo vermek isterim; tuğlaları Türkiye’de, Şanlıurfa’da arasınlar… Bir TIR dolusu bulacaklardır!..”

       Koskoca TIR kamyonu, nasıl da devrilmişti? Her şey gözümün önünde, birkaç saniye içerisinde cereyan etmişti. Kamyon, önce sağ-sol yapmış, daha sonra, çekicisiyle birlikte boylu boyunca yan yatarak, bü­yük bir gürültüyle yerde sürüklenmeye başlamıştı. Asfalt zemin üze­rinden çıkan kıvılcımlar bir süre sonra sönmüş ve her taraf derin bir sessizliğe bürünmüştü.
       Günlerden pazardı. Sabah kahvaltısından sonra, günü program­layabilmek ve daha rahat düşünebilmek için, açık bulunan balkon ka­pısından dışarıya, uzak boşluğa doğru bakmayı âdet edinmiştim. Hani bazı insanlar, dişlerinin arasına sıkıştırdıkları pipolarından iki derin ne­fes çektikten sonra, lokomotifin istim salması gibi dudaklarının ufak bir hareketiyle koyuverdikleri duman kümeleri arasında, düşüncelerinin yönünü bulmaya çalışırlar ya… İşte ben de aynen öyle!
       Benimle birlikte, gürültüyü duyan herkes dışarı fırlamıştı. TIR’ın ya­nına vardığımızda; şoförün sağ salim diğer kapıdan dışarı çıktığını ve sağlık durumunun gayet iyi olduğunu görmüştük. Yine de, ne olur ne olmaz diyerek Emniyet Müdürlüğü’ne ve ambulans gönderilmesi için devlet hastanesine telefon ettik.
       TIR, Irak plakası taşıyordu, yani yabancıydı. Yara almadan kurtul­muş olan şoförü ise tipik bir Arap’tı. Saçını başını yoluyor, kazanın sarsıntısı yetmezmiş gibi, iki eliyle durmadan başını yumrukluyordu.
       Olay yerine ilk gelen, bir trafik ekibi oldu.
       “Nasıl olmuş, yükü neymiş?” diye birbirlerine soruyorlardı ki, po­lislerden biri;
       “Altın! Kolilerde külçe külçe altın var,” diye bağırdı.
       Bu sözler, hepimizin dikkatini çekmiş ve içimiz bir tuhaf olmuştu. Ko­ca bir TIR dolusu altın ha… Hem de, külçe külçe! Olacak şey değildi!
       Bu sırada, verdiği haber karşısında daha da heyecanlanan polis memuru dayanamamış, özel olarak ambalajlanmış büyük kolilerden birini parçalayarak, altın külçelerini yere dökmüştü.
       Yere düşüp dağılan külçeler, pırıl pırıl parlıyordu. Bizim inşaatlarda kullandığımız tuğla boyutlarından biraz daha küçüktüler ve pürüzsüz bir yüzeye sahiptiler. Polis memuruna hak vermemek mümkün değildi!
       Sonunda, kısa sürede iş anlaşıldı. Alınan ifadelerden ve yapılan evrak tetkiklerinden sonra, bu külçelerin gerçek altın olmayıp, Irak lideri Saddam Hüseyin’in, Bağdat’ın kuzeyinde inşa ettirmekte olduğu yeni yazlık sarayı için İsviçre’de özel olarak imal ettirilerek getirtilen tuğlalar olduğu anlaşıldı.
       İçimden;
       “Vay anasını,” diye geçirdim. “Halkının çektiği sıkıntılar herkesin malûmu iken, bu adam kendisine sırçadan saray yaptırıyor!”
       Neyse, trafik ekibi tarafından gerekli raporlar tutularak, TIR kam­yonunun çekicisi, seyyar bir vinçle düzeltildi ve uygun bir yere götürü­lerek, başka bir TIR’ın kendisini alıp götüreceği güne kadar beklemeye alındı. Devrilmiş ve parçalanmış olan kasadan, yolun büyük bir kısmı­na dağılmış bulunan altın külçeleri(!) de bir kenara toplandı ve geçici bir süre trafiğe kapanmış olan yol tekrar açıldı. Esas olaylar da bun­dan sonra başladı.
       Ben yine evde oturduğum yerden bütün manzarayı ve gelen gi­denleri çok rahat görebiliyordum. Zaman zaman da dışarıya çıkıyor ve biraz ileride, yol kenarında duran külçelere doğru yürüyüş yapıyordum. İnsanı etkileyen ve kendisine doğru çeken bir şey vardı bu külçeler­de…
       Kimleri çekti bu külçeler… Kimleri?
       Önce, polis arabaları doluştu peş peşe… Şehrin en uzak karakol­larından bile gelenler oldu. Etrafında dolaştılar, bakındılar ve sonra, bagaj kısımları yere iyice oturmuş olarak geldikleri gibi gittiler. Soran­lara da, “Efendim, Emniyet Müdürlüğü binasının yıkık olan bahçe du­varı yapılacakmış,” dediler.
       Özel kalem müdürü geldi… Vali beyin lojmanının bir köşesinde barbekü yapılırsa çok güzel dururmuş! Şahsına münhasır bir iş değil canım, kalıcı! Nasılsa devletin lojmanı!
       Belediye başkanı, fen işleri müdürüyle birlikte geldi… Hani, Bele­diye binasının önüne bir havuz yapılsa fena olmazmış! Garibim fen işleri müdürü de, kendine tek bir tuğla aldı. Kıymetli taş, maden ko­leksiyonu mu ne varmış, onun için almış!
       Ertesi gün sabah erkenden, mahallemizdeki ilkokulun müdürü de geldi, el ele tutuşturduğu otuz kadar minik öğrencisiyle birlikte. Dikkat ettim, çocuklar giderken artık el ele tutuşmuyorlardı!
       Koca TIR’ın yükü, gözümüzün önünde eriyip gidiyordu.
       İşe gitmek üzere aşağıya indiğimde, bizim yüzbaşıyı gördüm. Al­tın külçelerinin hikâyesi demek ki yirmi dört saat geçmeden onun kula­ğına da gelmişti.
       “Yüzbaşım,” dedim. “Bak bitiyor… Akşama kalmaz, haberin olsun!”
       “Ne yapabiliriz ki?” diye sordu.
       “Canım, hiç olmazsa bizim Rex için, kameriyenin yan tarafına gü­zel bir kulübe inşa edebiliriz!”
       Rex, soyu sopu belli bir köpekti. Devlet memuru sayılırdı, kadro­luydu. Akıllı bir kurt köpeğiydi. Hepimizin sevgilisi olmuş, yabancılara, dilencilere ve semtin başıboş çocuklarına karşı kendini kanıtlamış iyi bir güvenlik elemanıydı.
       “Ne yani, yapalım mı?” diyerek tereddütle sordu.
       “Yapalım, yapalım!” dedim.
       Erlerin de yardımıyla, kısa sürede bahçeye taşıdığımız üç yüz ka­dar altın külçesi(!) ile güzel bir kulübe inşa ettik. Ama bizim Rex, akıl­lılıktan mı, yoksa nankörlükten mi, bir türlü geçip içine oturmadı. Kendi eski tahta kulübesini tercih etti.
       Akşam oluyordu. Külçeler artık bitmek üzereydi. Çünkü mahalle­nin haşarı çocukları da birer ikişer götürmeye başlamışlardı. Bizim ufaklık da, geldiğimden beri gözümün içine bakıp duruyordu.
       “Hadi git, sen de al bakalım,” dedim.
       Eve bir külçe de o getirdi. Uzun bir süre onunla oynadı durdu; son­ra sıkıldı ve ziyaretimize gelen anneannesine hediye etti.
       Bütün bunlar, iki buçuk gün içinde olup bitmişti. Zaman zaman malının başına gelen şoför, “Mafiş… Mafiş!”(*) diye bağıra dursun, raporlar –zaten başka bir alternatifi olmadığı için– gerektiği şekilde düzenlenmişti herhalde(!)
       Raporda, büyük bir olasılıkla, “… Bütün tuğlaların tek bir tanesinin sağlam kalmamacasına kırılıp parçalanmış olduğu ve meydana çıkan dö­küntünün uygun bir yere gömülerek ortadan kaldırıldığı,” yazıyor olacaktı.
Nasıl olsa mal sigortalıydı ve bu resmi belge karşılığında, sigorta şirketi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirecek, malın bedelini bir güzel ödeyecekti.
       Hani, Saddam’ın da umurundaydı sanki. İnsanları oralarda peri­şan yaşar, açlık ve sefaletle boğuşurken, kimbilir kaç kamyonu daha gözlerimizin önünden geçip gitmişti?
       Biliyorum, şimdi soracaksınız; “Muhterem kayınvalideniz, torunu­nun o güzel hediyesini ne yaptı?” diye…
       Kadıncağız onu hâlâ kullanıyor… Isıtıp ısıtıp orasına burasına ko­yuyor… Romatizma ağrılarına iyi geliyormuş da!

(*) Yok… Kalmadı… Bitti! (Arapça)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz