Maymun İle Kaplumbağa

M

     Hükümdar Debşelim, filozof Beydebâ’ya dedi ki:
     “Bu hikâyeyi dinledim… Şimdi anlat bakalım, dileği peşinde epey koştuktan sonra ona tam kavuştuğu anda kaybeden kişinin hikâyesini.”
     Filozof:
“İnanın hükümdarım, bir amaç peşinde sürekli koşmak, onu elde ettikten sonra korumaktan daha kolaydır. İsteğine kavuştuktan sonra elinden kaçıran adam, kaplumbağanın başına gelen musibete müptela olur.”
     Hükümdar sordu:
     “Bu nasıl olmuş?”
     Beydebâ başlar anlatmaya:
     “Anlatırlar ki maymunların başında ‘Mahir’ diye bir kral varmış. Yıllar geçip Mahir ihtiyarlayınca, hanedandan genç ve kuvvetli bir maymun çıkmış siyaset sahnesine; Mahir’in üzerine yürüyüp yenmiş onu ve tahta oturmuş. Mahir bölgeden kaçıyor ve kendi başına atılıyor yollara. Nihayet deniz kenarında elverişli bir mıntıka buluyor, incir ağaçlarından birine yerleşiyor. Mahir bir gün ağaçta karnını doyururken bir incir düşüyor suya; tatlı ve ahenkli bir cup sesi çıkıyor. Böylece Mahir yemek yerken her zaman suya bir incir bırakmaya başlamış. Neşeyle incir fırlatıyormuş suya. Civarda yaşayan bir kaplumbağa da ağaçtan düşen incirle besleniyormuş. Maymunun suya incir atma âdeti kökleşince, kaplumbağa yukardakinin özellikle bu işi yaptığını, arada dostluk bağı tesis etmek için böyle davrandığını zannetmeye başlamış! Böylece kaplumbağa maymunla arkadaş olmak istiyor, ona açıyor meseleyi ve hakikaten iki komşu arasında sıkı bir dostluk kuruluyor.
Bu arada kaplumbağanın evinde yolunu gözleyen bir hatunu vardır. Beyefendi, maymunla ünsiyet peyda edince evi ocağı unutuyor ve kadın endişelenmeye başlıyor. Bu adam nerede kaldı diye komşu kadına dert yanıyor:
     “Korkuyorum, ya bir felâkete uğradıysa? Ya bir tuzağa düşmüşse?”
     Komşu kadın, bilmiş bilmiş cevap yetiştiriyor:
     “Senin bey deniz kenarında. Bir maymunu dost tutmuş… Maymun da onu seviyor hani, onunla yiyip içiyor. Kocanı senden ayıran şıllık odur! Şimdi sen maymunu mahvetmezsen kocanı getiremezsin yanına!”
     Dertli eş soruvermiş:
     “Bunu nasıl becereceğim?”
     Bilgiç komşu kaplumbağa akıl vermiş:
     “Kocan nihayet gelecek… O kapıdan adımını attığında sen ahlayıp vahlayacaksın… O seni gamlı gussalı görünce soracak, “Ne oldu?” diye. Sen de “Doktorlar derdimin çaresinin maymun yüreği olduğunu söylediler!” diyeceksin!”
     Hakikaten avare kaplumbağa bir müddet sonra evine döner, karısını üzüntülü bulur; “Seni mahzun görüyorum, neden?” diye sorar. Kaplumbağa komşu cevap verir oracıkta:
     “Karın hasta! Doktorların demesi o ki, ancak bir maymun yüreği onu iyileştirebilirmiş… Başka devası yokmuş bu ölümcül hastalığın!”
     Kaplumbağa cevap vermiş:
     “Zor, hakikaten zor bir iş… Suda rızkımızı ararken maymun yüreğini nasıl bulacağız? Ama dostumu tuzağa düşürerek problemi halledeceğim!”
     Böylece su kenarına giden kaplumbağa orada maymunla karşılaşır. Maymun, bu ani kayboluştan şüphelenmiştir, merakla sorar:
     “Can dostum, nerelerdeydin?”
     Kaplumbağa:
     “Endişelenme, dostluğumuza gölge düşmedi. Senin yağdırdığın ihsan beni utandırmıştır. Bunca iyiliğe nasıl karşılık vereceğimi bilemiyorum doğrusu… Lütfedip evime gelirsen herhalde telâfi ederim bunu. Benim mekânım meyvesi bol, cennet gibi bir adadadır. Gel sırtıma bin, seni oraya taşıyayım.”
     Maymun sevinir. Ağaçtan sıçraya sıçraya inip kaplumbağanın sırtına konar. O da onu suda taşımaya başlar. Epey ilerleyip suya dalmayı düşündüğü sırada kaplumbağa birden pişmanlık hisseder kalbinde, çirkin niyetinden hicap duyarak başını önüne eğer.
     Maymun merakla sorar:
     “Can dostum! Seni sessiz ve gamlı görünüyorum, neden?”
     Kaplumbağa acıyla cevap verir:
     “Kederimin sebebi şu: Eşim ağır hastadır. Bu meseleyi hatırlayınca evimde sana yeterince ikram edemeyeceğimi düşündüm ve üzüldüm…”
     Maymun cevap verir:
     “Boş ver! Ben biliyorum ya senin beni misafir etmek istediğini! Bu samimi arzun yeter bana, tekellüf etmen gerekmez…”
     Kaplumbağa;
“Evet, haklısın!” der ama ikinci defa durur…
     Bu sefer maymun kuşkulanır. Kendi kendine derin tahlillere dalar: “Kaplumbağanın şu garip duruşu ve gecikişi mutlaka mühim bir amaç için… Onun gönlü bana karşı değişti herhalde… Bana bir hainlik etmesinden korkuyorum. Zira kalpten daha hızlı inkılap eden, hemen dönüveren ne var dünyada? Derler ya: ‘Akıllı adam her sözde, her bakışta, her oturup kalkışta, hem ailesinin hem de kardeş ve dostlarının ruhunda vuku bulan değişimden bihaber kalmamaya çalışmalı. Zira dışa vuran alâmetlerdir bu davranışlar, kalplerde gizlenen asıl niyeti teşhis etmeye yardımcı olurlar.’ Bilginler diyor ki: ‘Bir adam dostundan şüphelendi mi ondan korunmayı bilmeli, ihtiyatlı davranmalı; dostunun tavırlarından, bakışlarından anlamalı niyetini. Eğer tahmini doğru çıkarsa atik davranır, kurtulur. Boş asılsız bir kuşkuysa içindeki, zarar gelmez ihtiyattan…”
     Bu iç hesaplaşmayı yaşayan maymun, kaplumbağaya dedi ki:
     “Seni durduran ne? Bakıyorum yine kendi kendine mırıldanıyor gibisin! Ziyadesiyle kederli görünüyorsun!”
     Kaplumbağa:
“Seni evime davet ettim ama eşim hasta olduğu için beklediğin karşılamayı yapamayacağım… Bu yüzden mahzunum.”
     Maymun:
“Üzülme! Keder sana çare sağlamaz! Derhal eşini iyileştirecek ilaçlan araştır. Kadim bilgelerden gelen bir söz vardır: ‘Zengin adam servetini üç yerde rahatça harcayabilmeli: Allah için yardımda, ciddî bir ihtiyacını karşılarken ve kadınlar uğruna!”
     Kaplumbağa:
“Doğru söylüyorsun! Şimdi gelelim asıl meseleye! Doktorlar eşimin ancak maymun yüreği ile şifa bulacağını bildirdiler.”
     Maymun bunu duyar duymaz, kendi kendine demiş ki:
     “Eyvah! Yaşım ilerledi, epey tecrübe kazandım ama ihtiras ve açgözlülük belâsından kurtulabilmiş değilim. Ne büyük bir tehlike ile karşı karşıya kaldım şimdi. Şu söz ne kadar da doğru: ‘Kanaatkâr kişi elindeki ile idare etmesini bilir. Huzur içinde yaşar. İhtiraslı, açgözlü kişi ise her zaman yorgundur, her zaman güçlüklerle karşılaşır. Bu belâyı atlatmak için aklımı kullanmalıyım…”
     Maymun, kaplumbağaya der ki:
     “Benim evimdeyken niye açmadın bu konuyu? Yüreğimi yanıma alırdım hemen. Belki senin malumun değildir: Maymun halkında kesin bir töredir, birimiz dostunu ziyaret ettiğinde kalbini ailesinin yanında veya evinde bırakır. Ta ki ziyaret edilen kişinin ailesine, harimine baktığımızda kalplerimiz yokmuş gibi davranalım, ona meyletmekten kurtulalım.”
     Kaplumbağa:
“Peki, şu anda nerede kalbin?”
     Maymun:
“Ağaçta bıraktım… Beni ağaca geri götürürsen hemen veririm onu sana.”
     Kaplumbağa için için sevinir. Kendi kendine der ki: “Ona hıyanet etmeme, tuzak kurmama gerek kalmadan mesele halloldu; dostum talebimi kabul etti!”
     Bu hislerle maymunu alır, gerisin geri sahile götürür. Karaya iyice yaklaştığında maymun hemen sıçrar, ağacın dalına atlar…
     Kaplumbağa aşağıda epey bir zaman bekler; ne gelen var, ne de kalp getiren! Dayanamayıp seslenir:
     “Hey dostum! Yüreğini yanına al da in artık! Beni çok beklettin!”
     Maymun ağaçtan cevap verir:
     “Geçti artık, geçti!.. Beni şu meşhur eşek mi sandın? Çakal onun kalbi ve kulakları olmadığını sanmış hani…”
     Kaplumbağa;
“Bu hikâye de neyin nesi?” diye sorar.
     Maymun alır sözü:
     “Anlatırlar ki, ormanda av peşinde koşan aslanın yanında her zaman onun artıklarıyla beslenen bir çakal bulunurmuş. Arslan şiddetli bir uyuz hastalığına yakalanınca takati kesilmiş, ava filan çıkamaz olmuş…
     Çakal demiş ki ona:
     “Ne oldu ey yırtıcılar şahı, eskisi gibi değilsin?”
     Arslan:
     “Beni bitiren, uyuz hastalığıdır! Ancak eşek yüreği ve kulakları çare olur bana.”
     Çakal:
“Kolay! Falan yerde bir çamaşırcı var. Onun elbiseleri taşırken kullandığı eşeği getiririm sana.”
     Bu sözlerden sonra yola koyulan çakal o eşeğe yanaşır, selam verir ve der ki:
     “Bakıyorum da pek zayıfsın eşek kardeş!”
     “Efendim bana doğru dürüst bir şey yedirmiyor ki!”
     “Peki, hâlâ nasıl kalıyorsun onun yanında?”
     “Nasıl kaçayım ondan? Çaresizim… Nereye gitsem adamın biri yakalıyor beni, canımı yakıyor ve aç bırakıyor!”
     Çakal:
“Ben seni cennet gibi bir yere götürebilirim: İnsanlardan uzak mı uzak, ot desen gani… Ha unutmadan söyleyeyim, orada bir dişi eşek var ki dilberlik, şen-şakraklık ve semizlik bakımında onun gibisi yoktur; hiçbir göz görmemiştir onu; hiç bir el değmemiştir ona!”
     Eşek cevap verir:
     “Vay be! Niye oraya gitmeyelim ki?”
     Çakal eşeği aldığı gibi aslanın bölgesine götürdü. Kendisi önden yürüdü, ormanı geçerek aslanın huzuruna çıktı ve eşeğin beklediği yeri haber verdi ona! Arslan iştahla ilerledi, eşeğin üzerine atıldı ama zayıf ve yavaş davrandığı için beceremedi. Eşek can havliyle fırlayıp kaçtı. Çakal, aslanın eşeği halledemediğini görünce dedi ki:
     “Ey yırtıcılar şahı! Bu kadar da âciz misin yâni?”
     Arslan iştahla konuştu:
     “İnan bana, bir kere daha getirsen onu buraya, asla kurtulamayacak elimden!”
     Böylece çakal eşeğin yanına vardı ve dedi ki:
     “Ne oldu sana? Galiba karşına çıkan dişi eşek, epeydir azdığı için birden istek ve heyecanla sana atıldı… Biraz durabilseydin elbet yumuşayacak, kıvamına gelecekti. Böyle korkmanın da yersiz olduğu anlaşılacaktı.”
     Eşek bu lafa kandı. İsteği arttı, yüksek sesle anırdı ve aslana doğru heyecanla koşmaya başladı. Çakal zaten hemen yola çıkmış, önceden aslanın yanına varmış ve şöyle demişti:
     “Ona kendini hazırla, tedbirini al! Bu sefer zayıf davranma! Zira kurtulursa elinden bir daha asla kanmaz bana!”
     Çakalın uyarısı ve tahrikiyle aslan coştu, eşeğin yanına koşmaya başladı. Karşı karşıya geldiklerinde aslan ansızın atladı eşeğe, onu parçaladı ve şöyle dedi çakala:
     “Tabipler derler ki, eşek etini yiyecek olan evvelâ yıkanmalı, temizlenmelidir. Ancak böyle faydası dokunur eşeğin! Şimdi sen eşeğin başında bekçi ol! Ben yıkanıp dönünce onun kalbini ve kulaklarını yerim, geri kalanı da sana bırakırım…”
     Arslan yıkanıp temizlenmek amacıyla gidince, çakal eşeğin başına geçti, kalbini ve kulaklarını yedi hayvanın. Aslanın bu hayvanı uğursuz sayarak etine hiç dokunmayacağını sanıyordu… Arslan geri dönüp çakala merakla sordu:
     “Eşeğin kalbi ve kulakları nerede?”
     “Bilmiyor musun, onun yüreği ve kulakları olsaydı bir kez ölümden kurtulduktan sonra tekrar aynı hataya düşmez, sana yaklaşmazdı!”
     Maymun devam etti sözüne:
     “İşte bu misali veriyorum sana; çakalın kalpsiz ve kulaksız olduğunu izah ettiği şu eşek gibi olmadığımı bilesin diye! Ben o kalpsiz (akılsız) eşek gibi değilim: Sen bana hile yaptın, ben de benzeri bir hileyle karşılık vererek durumu dengeledim! Derler ya: “Yumuşak söz ile yoldan çıkan kişi, ancak bilgiyle telâfi eder kaybettiğini.”
     Kaplumbağa aldı sözü:
     “Doğru söylüyorsun… Şu da var ki iyi kişi hatasını görür, bir suç işlediği zaman terbiye edilmekten utanmaz. Zira o sözünde ve eyleminde samimidir. Bir vartaya düştüğünde kendini toparlamasını bilir, tıpkı ayağı sürçüp yere kapaklanan sonra da hemen toparlanıp kalkan soğukkanlı kişi gibidir o!”
     Beydebâ aldı sözü:
     “İşte hükümdarım, ihtiyacı peşinde koşan ve tam elde ettiği anda tekrar onu elden, kaçıran kişinin hikâyesidir bu…”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz