Önemli İşlerin Adamı

Ö

       “Siz önemli bir insan mısınız? Önemli insan olmak demek, her zaman önemli işler yapıyor olmak değildir; keza, mevcut siyasi iktidar tarafından önemli bir görevin başına oturtulmuş olmanız da, sizin önemli bir insan olduğunuzun göstergesi değildir. Bu tür önemli insanlar zararsızdır, ne uzarlar ne kısalırlar… Yaşamları yine kendilerinin kurguladıkları bir hayal dünyasında sürüp gider!..”

       Gerçi, hükümet konağının üçüncü kat merdivenlerini çıkarken ken­disini her gördüklerinde, yabancı iki kişinin yaptıkları gibi göz ucuyla selam veriyorlardı, ama o bunu yeterli görmüyordu. Şahsını daha ya­kından tanımak, sıcak ve özel(!) sohbetlerine katılmak için odasına gelmek isteyenlere, kapısını daima açık tutmak istiyor, buna rağmen kapısını çalan olmuyordu.
       İhtimal dahilinde değildi, ama çaycının dışında odasına kazara bi­ri girecek olsa, zaten ilk bakışta onu göremeyecekti. Ancak, biraz daha dikkatlice bakarsa, büyük tahta bir masanın arkasında yer alan, üzerinde çok sayıda yama ve dikiş yerleri göze çarpan, yumuşak deri bir koltuğa gömülmüş olarak oturan ufak tefek birini görür gibi olacaktı. Oturduğu zamanlar, boyunun tam olarak uzunluğunu bir bakışta tah­min etmek, öyle her babayiğidin harcı değildi…
       Boyu, gerçekten kısa sayılırdı. Gençliğinde ne sporlar yapmış, hat­ta birkaç kez kendini tavana bile asmıştı, ama boyunu yine uzatamamıştı. Bunu kendisi de biliyor olacak ki, son zamanlarda koltuğuna bir minder koyarak üç-beş santim olsun kazanmak istemişti.
       “Süryanî vatandaşlarının kuyumculuk sanatına karşı yatkınlıkları­nın tarihi geçmişi…” üzerine derlemiş olduğu notları düzelterek, masa­sının köşesinde duran küçük defterin arasına güzelce yerleştirdi.
       Böyle devam edemeyeceğini düşündü. Daha iki gün önce, resmi zevatın, küçük çocukların ve her zamanki meraklı seyircilerin gözleri önünde başarısız olmuştu. Yine de alkışlamışlardı. Gözleri dolu dolu oldu, neredeyse boşalacaktı. Ellerini gözlerine götürdü, sonra vazgeç­ti.
       Geçen gün, bir ilkokulun bahçesinde yangın söndürme tatbikatı yapmışlardı. Önce işler iyi gitmişti. Ekipteki arkadaşlarına;
       “Şimdi, üç-dört yerinden birden tutuşturun!” demişti.
       Hızla yükselen alevlerden korkan gölgesi yere düştüğünde, onun gerçek boyundan daha uzun olduğunu görmüş, sevinmişti.
       “Tüpleri getirin, vanalarını açın, hortumlarını bel hizasında tutun!”
       Gösteriyi izleyenlerin sesi kesilmişti. Ortalığa, yanan iki-üç elma kasası ile yarım bir kamyon lastiği parçasının çıtırtıları, bir de çocuk­ların ağızlarından çıkan küçük haykırışlar hâkimdi…
       İşte, ne olduysa ondan sonra olmuştu. Tüplerden birinin vanası açılmamıştı, diğerinden ise yoğurt gibi beyaz bir madde akmaya baş­lamıştı.
“Ne aksilik,” diye düşünmüş, yine de ümidini kaybetmemişti. Üçün­cü tüp ne güne duruyordu?
       Sonuç yine değişmemişti. Üçüncü yangın söndürme tüpünden gelen havanın bitmesini beklemeye kalksa, neredeyse ateş sönecekti. Gölgesine bakmıştı. Onun, biraz evvelki boyutlarında olmadığını gör­düğünde üzülmüştü…
       Neyse ki, okulun uyanık hademeleri, koşup getirdikleri ikişer kova suyla işi bitirmişler, yangını söndürmüşler ve uzun bir süre alkışlan­mışlardı. İçinde, bu alkışların kendisi için olmadığına ilişkin bir duygu oluşmuştu.
       Zaman da bir türlü geçmek bilmiyordu;
       “Buranın çay ocağında fazla çeşit bulunmuyor. Çay, kahve ve bir de gazoz… Ancak gazoz tavsiye edilmez. Çünkü buzdolabının bozuk olduğunu biliyorum. Hamam suyu gibidir mübarek,” diye kendi ken­dine söylendi. Artık çaydan da, kahveden de bıkmıştı.
       Ceketinin ceplerini karıştırmaya başladı. Sol iç cebinin derinlikle­rinden, buruşmuş birkaç kâğıt parçasını çıkardığında sevindi;
       “Ne zamandır bunu arıyordum, nihayet buldum,” dedi.
       “Yezidî köylerinin mezarlıklarındaki kedi heykelciklerinin esrarı”na ait bu önemli notları da defterin arasına özenle yerleştirdi.
       Ayağa kalktı ve çelik dolabın raflarında duran bir sıra dosyaya alı­cı gözüyle bir süre baktı. İlin “Sivil Savunma Uzmanı” olarak bu dos­yaları kimbilir kaç kez karıştırdığını düşündü. Acaba bu görevi kabul etmekle ve bu konuların sorumluluğunu üstlenmekle doğru bir iş mi yapmıştı?
       Ortada bir görev vardı ve bu görev yerine getirilmeliydi. Yoksa kendisine olan saygısını kaybedebilirdi. Hem, hiçbir işin uzmanı gök­ten zembille inmemişti ya! Birçok arkadaşı, yurdun hemen her tara­fında aynı işleri yürütüyorlardı.
       “Çok işim var, çok!” dedi.
       Bu sırada gözüne, İçişleri Bakanlığı tarafından geçmişte yayımla­nan, “Hangi aşiretlerin dost, hangilerinin devlet düşmanı olarak tanım­landıklarını” anlatan bir kitap ilişti. Bu kitabı daha önce hiç görmemişti.
       “Bunu, bu gece mutlaka okumalıyım. Tam bana göre,” diye söylendi.
       Dosyalar içinde neler yoktu, neler? Sivil savunmanın ilgi alanına giren, yerleşim yerlerinde veya kırsal alanda yer alan sabotaja müsait bütün tesislerin bağlı kurumları vasıtasıyla hazırladıkları savunma plan ve programlarına bir diyeceği yoktu, ama ya diğerleri?
       Çeşitli ekiplere yerleştirilmiş bulunan şahısların hiçbirinin –yanılı­yor olabilirdi– mevcut olmadığını düşününce titredi. Çoğu ya ölmüş ya da tayin olmuşlardı. Örneğin; kurtarma ekibinde yer alan odacı Rama­zan, üç sene önce emekli olmuş ve Adıyaman’a oğlunun yanına yer­leşmişti. Ama hâlâ resmiyle de, ismiyle de listelerde yer alıyordu. Ramazan’ın esas gerekli olan cismi ise, ortalıkta yoktu!
       İşte, Kemal Efendi… 1911 doğumlu, muhasebat memurluğundan emekli bir adamdı. Bacakları artık tutmuyor, bastonuyla zor yürüyordu. Ama Kemal Efendi, 3 no.lu trafik düzenleme ekibinde hâlâ liste başıydı!
       Bu karışık işler canını çok sıkıyordu. Düşüncelerini dağıtmak için, kalın defterinin herhangi bir sayfasını açtı ve orada, inci gibi harflerle yazılmış bulunan “Yabancı petrol şirketlerinin kaç yerde petrol bulup da sonradan bu kuyuları niçin çimento ile doldurduklarını” anlatan bö­lümü okudu.
       “Vay namussuzlar… Bize gelince öyle değil mi?” diye bağırdı.
       Akşam oluyordu. Mesai saatinin bitmesine yarım saat vardı. İşten çıkınca, doğruca çarşı içinde lokanta işleten yaşlı Resul Efendinin yanına gidecekti. Gerçi, lokantasında artık başkaları çalışıyordu, ama Resul Efendinin sohbeti iyiydi. Bir kaptırdı mı, istemesen bile, en az beş çeşit yöresel yemek tarifini anlatıverirdi. Şimdiye kadar, “Likliki köfte, Söğülme, Semsek ile Sarma”nın nasıl yapıldığını öğrenmişti. Bakalım bu akşam hangi yemeklerin tarifini verecekti?
       Birdenbire, ertesi gün ne yapacağını düşündü. Kafası o kadar ka­rışıktı ki… Bir türlü program yapamıyordu. Telefonun çalmasıyla ken­dine geldi.
       Ahizenin ucundaki ses, MİT’in bölge müdürlüğünden bir yetkiliydi. Yarın, birlikte filan yere gideceklerini hatırlatıyordu.
       “Hey Allah’ım! Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş!” dedi. Artık, yarın ne yapacağını biliyordu.
       On dakika sonra, bir günü daha tamamlayacaktı. Eli yine defterine gitti. “Hızmalı, halhallı yöre kadınlarının lü…lü… çekerken hangi perdeden kaç oktavlık ses çıkardıklarını” içeren notlarını okudu, gülümsedi.
       Her zaman merakla göz gezdirdiği, “Bölgedeki şıhların sayısı ve onların kerametleri” bölümünü evde okumak amacıyla defterini cebine koydu ve kapıyı arkasından sessizce kapattı, artık mesaisi bitmişti. 

       Not: Bölge sorumluluk sahası içinde ve dışında yaptığımız çalışmalar sırasında kendisiyle sürekli temas halinde olduğumuz kişilerden bir tanesi de, İl Sivil Savunma Müdürü idi. Komşu illerde de görev yapmıştı, ilginç bir yapısı vardı. Tuhaf, ama temiz bir insandı. Bu ve bunu takip eden öyküde de onun yaşantısından kesitler vermeye çalıştım.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz