Yılanlarla Uğraşmak

       “Tenyalar, solucanlar… Bedenleri rahatsız eden minik yaratıklar! Eğer engel olunmaz ve kesilip atılmazlarsa büyür ve kişiyi yaşamdan koparacak hale getirir… Yılan olduklarında ise, artık iş işten geçmek üzeredir. Şimdi bana, ‘Var mı öyle yılanlar?’ diye soracaksınız. Yok, kalmadı; hepsi daha da büyüdü, birer ejderha oldu!..”

       Yataktan kalktığından beri, üzerinde bir tuhaflık vardı. Gece oku­duğu kitaptan oldukça etkilenmişti. Çıkardığı notlar, komodinin üzerin­de duruyordu. En kısa zamanda onları defterine geçirmesi gerekiyor­du.
       Kahvaltıdan henüz kalkmıştı ki, mutfaktan hanımının;
       “Bil bakalım akşama ne var?” diyen sesi duyuldu.
       Merakı kabardı… Mutlaka kendisinden habersiz, gizlice, en sevdi­ği bir yemeği yapacaktı. Zaten, insanların günlük yaşantıları içerisinde başkaları namına gizlilik derecesinde yaptıkları her şey, korkunç bi­çimde ilgisini çekiyordu.
       Spor camiasında bomba gibi patlayan gizli transferler, parlak yıldızlara ödenen milyarlar, o takımı tutsun tutmasın, kulübün bir taraftarı gibi, günler boyu kendisini uykusuz bırakırdı. Aynı şekilde, starların ve­ya star olmaya namzet starcıkların gizli ilişkileri de nedense onda ola­ğanüstü hayranlık uyandırırdı. Bunlardan malzeme çıkaran ve özel haber(!) yapmaya çalışan birtakım görsel ve yazılı basın-yayın kuruluş­larına hak veri-yordu.
       “İyi de ediyorlar! İnsanların bu gibi özel haberlerle avutulmaya ihtiyaçları var,” diye düşündü.
       Birden, defterinin birkaç sayfası arasına sıkışmış ufak bir yazı aklına geliverdi. Yazıda; “Sovyet Rusya’da, komünist rejimin baskısının en hızlı biçimde hissedildiği yıllarda, içki üretimi ve tüketimi, bir devlet politikası olarak teşvik edilmişti,” diye yazıyordu. Hemen altında ise “Amaç, tezgâh başlarında zaten yorgunluktan uyuşmuş bulunan be­denlerin, düşünme mekanizmalarının da yok edilebilmesi için, beyinlerinin de uyuşturulmak istenmesi değil midir?” şeklinde bir kanaat belirtilmişti. Bu cümleyi kendisinin yazmış olduğunu hatırlayınca gururlan­dı.
       Kapıdan çıkarken hanımının, “Akşam yemeğinde karnıyarık yapa­cağını” söylemesi ise, düşüncelerindeki merak balonunu birden patlat­mış, yemeğin gizlilik özelliği de böylelikle ortadan kalkıvermişti. Canı sıkıldı… On beş yirmi yıl sonrasını düşündü;
       “Hele hele o zamanlar, artık gizlilik diye bir şey kalmayacak! Bü­tün her şey, giderek aleni olarak yapılacak. İlişkiler, yolsuzluklar aleni, zamlar aleni! Milleti, hiç tepki veremez bir duruma getirecekler. İn­sanlar, gözlerinin önünde oynanacak oyunlara seyirci kalacaklar. Bak, ne yapmışlar; ‘Daha geçenlerde, Londra’da otobüslere beş kuruşluk zam yapıldığı haberini alan halk, o gün topluca otobüslere ayağını basmamış. Hemen ertesi gün, zammın geri alındığını açıklamak zorunda kalmışlar.’”
       İnsan kalabalığı arasında, hükümet konağının merdivenlerini ya­vaş yavaş çıkarken hâlâ;
       “Duyarsız ve ilgisiz insanlar olmayalım, lütfen! Yoksa karikatü­ristler bile, toplumumuzun yakından tanıdığı zam sembolünü(!), kur­şunkalem veya çok çok olsa keser sapı boyutlarında çizerlerken, böyle giderse ileride beşe onluk kalas gibi çizecekler,” diye söyleniyordu.
       Çaycının getirdiği sabah çayını geri göndermedi. Ne de olsa sa­bah demiydi, güzel olurdu. Masasının üstünü şöyle bir düzeltti. Rande­vu saatine kadar daha epey vakti vardı. Eline rasgele bir kitap alarak karıştırmaya başladı. Sonra, bugün yapacakları yolculuk aklına geldi.
       “Çok okuyan değil, çok gezen bilirmiş” derler ya, doğruydu! He­le, gezerken okuyanın hali ise sorma gitsin! İnsan, ukalalık boyutla­rına varmaksızın yaptığı her davranış, her bilgilendirme neticesi, çevresinden önce kendisini tatmin eder ve hayatını boş yere geçirmediğini bir kez daha anlar ve mutlu olurdu.
       Onun için bu mutluluğun tehlikeli tarafları da yok değildi. Neden­dir bilinmez, en alâkasız bir konu açıldığında bile, ısrarla “Seni gidi se­ni… Sen bilirsin, bilirsin,” dediklerinde bu sefer ne diyeceğini bilemez, bildiğini de unuturdu.
       Odasının kapısından kafamı uzattığımda, hemen ayaklandı. Üze­rinde gayet güzel spor bir takım vardı ve doğrusunu söylemek gere­kirse, çok yakışmıştı.
       Yola çıktığımızda, her ne kadar düşüncelerini kendine saklasa da, kulağının benim söylediklerimde olduğu da kesindi. Bir taraftan, ilgi çekecek bir şeyler yakalayabilir miyim diye çevresine bakınıyor, bir taraftan da sözlerime kulak kabartıyordu.
       “… Bu yüzden her tarafı gezmeli, dolaşmalıyız. Kontrol altında tutmamız gereken yerler var. Özellikle güney komşularımız Irak ve Suriye’nin dostane(!) tutumları, bu devletlerin hedeflerini, en büyük dertleri olan su sorununa yöneltti. Teröre ve kaçakçılığa verdikleri desteğin bilinmesi kadar, bu hususun da herkes tarafından bilinmesi gerekmekte… Gazetelerin yazıp çizmesine rağmen, bu sorunun bölge halkı tarafından yeteri kadar anlaşılmadığına eminim…”
       Böyle konuşa konuşa –genellikle ben konuşmuştum ya!- Mardin’e gelmiştik. Birden, bakışlarına takılan ve şehrin en yüksek yerinde bü­yük bir kartopu abidesi gibi duran küreye gözünü dikti.
       “Mazallah bir yuvarlansa, yüzlerce evi dümdüz eder geçer,” de­di.
       Sonra, yıllardır “Demokles’in Kılıcı” gibi şehrin tepesinde duran bu küreden bakışlarını çekti. Bense, daha özel konulara değinmeye baş­lamıştım:
       “… Dicle ve Fırat nehirlerinin geniş su şebekesi ve bu şebeke üzerinde yapılmış veya yapılmakta olan küçük-büyük bütün barajlar ve hattâ göletler bile, bizim ve dolayısıyla sizin sorumluluk ve ilgi alanınıza giriyor. Tabii bu arada, elektrik santrallerini, yüksek gerilim şebekelerini, petrol tesislerini ve boru hatlarını, demiryollarını, köprüleri unut­mamak lâzım, değil mi?”
       Gideceğimiz yere vardığımızı, neden sonra fark etti. Arızalı ara­zide döne döne yükselirken, etrafını daha bir hayranlıkla seyrediyordu. Bir ara, manzaradan etkilendiği için dayanamayıp;
       “Şuraya bakın! Ne güzel ağaçlar dikilmiş… Fıstık çamı galiba… Bü­yüyünce buraları çok daha güzel olacak,” dedi.
       “Evet!” diye cevap verdim. “Gecikerek de olsa, devlet yine de ya­pıyor. Korumak ve kollamak ise bölge halkına düşüyor. Ancak, bu in­sanların o bilince ulaştıklarından şüpheliyim.”
       Merak ettiğinden olacak;
       “Neden öyle düşünüyorsunuz?” diye sordu.
       “Nedeni var mı? Gelirken yanından geçtiğimiz sosyal konutlara dikkat etmediniz mi? Hani, şu tek katlı konutlar… Devletin yapıp göç­menlere tahsis ettiği küçük evler…”
       “Peki, içinde oturan yok mu?”
       “Yo… Hepsi ağzına kadar dolu! Her birinde en az on kişi yaşı­yor. Ama nasıl yaşıyor? Bütün kapı ve pencereler örülmüş, kerpiçle, briketle, tahtayla kapatılmış olarak! Tavanda açtıkları delikten içeriye merdivenle iniyorlar. Hava yok, ışık yok! Aynen bir mağara gibi!”
       “Ne yapalım, bu yaşam biçimi onların tercihi, öyle değil mi?”
       “Öyle ama devlete de yazık değil mi? Güzelim evler ne halde? Kimbilir daha nerelerde, kaç bin ev bu şekle sokulmuştur? İnsanlar, on binlerce yıl önce mağaralardan çıkmışlar. Bunlar ise yirminci yüzyıl­da, evlerini terk edip yine mağaralara giriyorlar!”
       Bu söylediklerimi, hemen aklının bir köşesine not ettiğine emindim. Hattâ “Acaba rica etsem, dönerken o evlerden birinin içine girmek konusunda bana yardımcı olabilir misiniz? Böyle bir evin içine hiç dam­dan girmeyi denememiştim de,” diye geçirdiğine bahse girebilirdim.
       Neyse ki kendini toparlayarak;
       “Haklısınız!” diye seslendi. “İnsanın yaygara yapmak veya yay­garaya alet olmak yerine, kendince de çaba göstermesi gerekir. Güzele ve yararlıya ulaştıkça, daha iyisini istemek onun da hakkı. Peki, istedi diyelim… Ya vermezlerse? İşte o zaman ne yapacaklar?”
       Benim cevap vermediğimi görünce, zafer kazanmış bir kumandan edasıyla arabadan aşağıya atladı.
       Bölgenin önemli barajlarından birindeydik. Ortalıkta hiç ama hiç kimse görünmüyordu. Her an her şeyin olabileceği bir ortamda, bu ıssızlık çok garibime gitti, yadırgadım. Bu arada, kilitli olan idare binası kapısının üzerine tutturulmuş ve el yazısı ile yazılmış küçük bir kâğıt parçası dikkatimi çekti. Böyle sağa sola iliştirilmiş ufak kâğıtlara her zaman ilgi duymuşumdur.
       Sorumlularının gerekli cezayı görmelerine sebep olabilecek bu küçük kâğıdın üzerinde, şunlar yazılıydı:
       “Pisikletler bozuktur. Tamirine …’e gidiyoz, iş bitince gelcez.”
       “Ne diyorsunuz?” dercesine ona baktım. Onun diyecek bir şeyi yoktu ki! Sessizce elimden kâğıdı aldı ve özenle defterinin arasına yerleştirdi. Sonra saatine bakarak;
       “Hadi geri dönelim,” dedi.
       Dönüş yolunda biraz durgunlaşmıştı. Herhalde, sorumluluğuna or­tak olduğu böyle bir tesisin, sorumsuz personeli tarafından yaratılan bu olaya, tesadüfen de olsa tanık olması, kendisini çok üzmüştü…
       Devletin, yıllar boyu bu ve bunun gibi sorumsuzca davranışlar yü­zünden çok şeyler kaybettiğini biliyorduk. Gözlerimiz, bilerek yapan hainleri de görmüştü, bilmeyerek zarar vereni de! Maddi zarar bir ya­na, yitirilen insanların, her bir vatanseverin bedeninden bir parçayı da beraberlerinde alıp götürdüğü bir gerçekti.
       Tekrar odasına dönüp masasına oturduğunda, defterinin son say­fasını açtı ve özenle şu cümleleri yazdı:
       “Devletin eli uzundur, derler. Doğrudur. Cüzdanlarımıza dokunmamak kaydıyla, uzun olması da gereklidir. Devlet, her yerde olmak ve her şeyi bilmek zorundadır. Bisikletinin tamiri uğruna koskoca tesisi bırakıp giden görevli, müdahale edilmesi gereken zararlı bir unsurdur.
       Zamanında müdahale edilmeyen her zararlı unsur ise küçük bir solucan örneği, başı ezilmedikçe veya kuyruğu koparılmadıkça, bir sü­re sonra büyüyüp serpilecek ve karşımıza büyük bir yılan olarak çıka­caktır. Yılanlarla uğraşmak ise, çok daha zordur!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir