Holding… Holding!..

H

       “Bizim teşkilâta medyanın taktığı bir isim vardır; Aile Şirketi derler. Kim demiştir, ne zaman demiştir bilemem, ama yanlış olduğuna dair elde en ufak bir ipucu yoktur! Teşkilâtın çeşitli kademelerinde iki kuşak, birinci ikinci derecedeki akrabalar, karı-koca hep birlikte çalışır. Aynı çatı altında birbirlerine pek de uyum sağlamışlardır. Eee… Bu uyum sağlandıktan sonra şirketlerin büyüyerek holding olmalarına da şaşmamak lâzım!..”

       Hanım ve ufaklıkla birlikte, ekonomiden sosyal ve kültürel karma­şaya, etnik ve politik uyumsuzluktan güncel değerlere kadar çok deği­şik farklılıklar gösteren bir bölgenin içerisinde yaşamaya ve günden güne artan bir tempoyla da ona uyum sağlamaya çalışıyorduk.
       Zaman zaman çıktığım seyahatler çok yorucu oluyor ve bazen eve dönüşüm gece yarılarını buluyordu.
       İşlerimizin çok yoğunlaştığı bir gün, akşamüzeri gelen acele bir telefon çağrısı üzerine, çok hızlı hareket etmemi ve aynı gece içerisin­de de geri dönmemi gerektiren önemli bir iş çıkmıştı. Bu kadar kısa bir sürede gidip gelmem pek kolay olmayacaktı ya… Hadi neyse!
       Gecenin bu saatinde yalnız başıma yola çıkmamın doğru olma­yacağını düşündüğüm için, bir arkadaşımla birlikte hemen fırlayıp yola koyulduk. Gideceğimiz yer pek de yakın sayılmazdı hani! Neredeyse, yüz otuz-yüz kırk kilometrelik bir uzaklıktaydı ve işin kötüsü, anayol üzerinde değildi.
       İki saatten fazla sürecek olan gece yolculuğumuz sırasında; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun, bugün büyük çoğunluk tarafından bilinen kendine özgü bölgesel şartlarını ilk kez gözlemlemek ve ardından de­ğerlendirmek fırsatını da bulacaktık.
       O taraflarda şu veya bu nedenle görev yapmış olanlar, bu şartların içinde bizzat yaşamışlar ve bu yüzden de gayet iyi öğrenmişlerdir. Gö­rev yapmamış olanlar ya da bölgeye seyahat etmeyenler ise, hiç ol­mazsa televizyon kanallarında, yöreyle ilgili yapılan haberleri, belge­selleri, sosyal, kültürel ve ekonomik söyleşi ve programları izleme fır­satını bulmuşlardır.
       Bugün, Fırat’ın dizginlenmiş serin sularında rüzgâr sörfü yapan­lar, daha düne kadar, vahşi ve çıplak dağlar arasından çağıl çağıl akan buz gibi suların; hayvanı ile birlikte, sahibinin de iplerle bağlandığı bir vargel sistemiyle geçildiğini, “Kelek” diye tanımlanan geniş ve yuvarlak salların, Dicle Nehri’nin en gözde taşıma araçlarından biri olduğunu acaba biliyorlar mı, diye düşünüyorum. Bildiklerini de hiç zannetmi­yorum!
       Devletin yatırım yapma gücü, hevesi ve en önemlisi kararlılığı ol­duğu sürece, yavaş yavaş da olsa, bölge üzerindeki eski olumsuz gö­rünümün kaybolacağı ve yerine, batı standartların-da –ki burada, Türki­ye’nin batısını kastediyorum– bir havanın hâkim olmaya başlayacağı apaçık ortadadır. Tabii, yeşil ışığı gördüklerinde; örneğin, bir milyara alıcısı dahi çıkmayan evlerin fiyatlarını, birdenbire on beş-yirmi milyara çıkaran her dönemin yerden bitme fırsatçıları olmasa!
       Neyse ki her şey yolunda gitmiş, havanın artık iyice karardığı bir sırada, varacağımız yere varmış, işimizi görmüş ve bir saat sonra da geri dönüş için yola çıkmıştık.
       Dönüş yolunu henüz yarılamıştık ki, o sırada arabayı kullanan ar­kadaşımın biraz sıkıntılı olduğunu ve oturduğu yerde hafif hafif kıvran­dığını fark ettim.
       “Rahatsız mısın, karnın mı ağrıyor?” diye sordum.
       “Yo… Bir şeyim yok,” dedi.
       “Doğru söyle… Çişin falan mı geldi?”
       “Hayır, hayır!”
       “Peki, ne diye böyle kıvranıp duruyorsun öyleyse? Söyle de an­layalım…”
       “Benzin bitiyor da ondan!”
       Arkadaşımın gerçek sıkıntısı nihayet anlaşılmıştı. Yola acele çıkı­şımız ve mesafenin oldukça uzak oluşu, hesaplarımızda yanılmamıza neden olmuştu. Ya da, doğrusunu itiraf etmek gerekirse, arabanın benzin durumunu kontrol etmek aklımıza hiç gelmemişti!
       “Üzme kendini,” dedim. “Ne yapalım, yolumuzun üzerindeki ilk benzin istasyonundan benzimizi alırız. Herhalde açık bir yer buluruz değil mi?”
       “Buluruz inşallah!”
       Dakikalar ilerliyor, ancak önümüze ne açık, ne de kapalı herhangi bir benzin istasyonu çıkmıyordu. Gecenin bu vakti, bu ıssızlıkta ben­zinsiz kalırsak felâketimiz olur, olası riskler bir yana, merak içinde yo­lumuzu bekleyenlere söyleyecek hiçbir mazeret bulamazdık…
       Çok geçmeden arkadaşım;
       “Bak, ileride bir ışık var! Herhalde bir benzinlik olacak,” diyerek müjdeyi verdi.
       Görünen yer, gerçekten bir benzinlikti. İlk bakışta, yeni açılmış bir yere benziyordu. İki pompalık küçük bir istasyondu.
       Benzinliğin gece görevlisi, yaşlı bir adamdı. Henüz yatmamıştı. Koştu geldi ve selamımızı aldıktan sonra, depoyu doldurmaya başladı. Bu arada, yan gözlerle de bize bakıyordu. Gecenin bu ilerlemiş saa­tinde, temiz giyimli iki kişinin, kendisine pek acayip geldiği kesindi. Bizi çözmeye çalışıyordu!
       Sonunda doldurma işlemi bitmiş ve arkadaşım, pompanın numaratöründe gördüğü rakamı ödemek üzere elini cüzdanına götürmüştü. Bu sırada, cüzdandan çıkarılan gıcır gıcır bir elli binliği eline alan ben­zincinin;
       “Bu nedir ki babo?” diyen sesi duyuldu.
       Adamcağız, elli binlik elinde, şaşkın şaşkın bize bakıyordu. Belki de hayatında ilk kez bir elli binlik görüyordu.
       “Para işte, benzin karşılığı!”
       “Temam… Anladik paradir…”
       “Eee?”
       “Üstü yokdir… Uffak para vermen gerektir!”
       Anlaşılan bizim yaşlı benzinci, elli bin lirayı biliyor, ama üstünü veremeyeceği için daha küçük para istiyordu. Aksi gibi ne arkadaşım­da ne de bende ufak para vardı.
       “Yoh, babo! Ben bilmezem, biye uffak para gerektir!”
       Hani, “Kürt inadı tuttu!” diye bir söz vardır ya… Artık anlat anlat dur! Adam, Nuh diyor, peygamber demiyordu! Bu sefer olaya başka açıdan yaklaşmamız gerekiyordu. Söze karışarak;
       “Bak babacığım,” dedim. “Şu anda ne bende, ne de arkadaşım­da ufak para var… Bak cüzdanlarımıza, gördün mü? Hepsi büyük!”
       “Hee… Görmişem de… Sen nirde çalışirsen?”
       Adam, cüzdanların içini gördü ya, şimdi kendi aklınca işin tahkika­tını yapmaya başlamıştı.
       “Yohsam… Çalışmaz misen?”
       “Çalışıyorum, çalışıyorum… Özel bir şirkette! Büyük bir şirket!”
       “Çok böyükdir hemi?”
       “Evet! Çok büyüktür… Holding… Holding!”
       Ne yapayım, o anda aklıma başka bir kelime gelmemişti!
       “Holding hee… Şimdi anlamışem! Bizde vardir bir şirket… Sizde vardir çok şirket!”
       Bak sen… İhtiyar neler de biliyor, ama bildiğini hiç göstermiyordu…
       “Hay gözünü seveyim… Aynen öyle!” dedim.
       “Şirket böyük… Para da böyük… Hemi?”
       “Hahhh… Şimdi tam anladın işte!”
       “Temam babo! Temam… Anlamışem! Peki, sen bu holdingin nesi olirsen?”
       “…?..”
       “Yani babo… Deyirem ki… Eğer kim holdingin müdürü isen… Bak, ben bekçi dururem… Kapıcı dururem…”
       “…?..”
       Aradan, neredeyse yirmi dakikadan fazla bir zaman geçmişti. Ko­nuşma böyle giderse uzayacak ve biz biraz daha gecikecektik.
       Ondan kurtulabilmek için, son bir deneme daha yaparak;
       “Ben o işlere karışmıyorum. Bizim müdürlük Ankara’da, oraya gi­dip konuşmak gerekir,” dedim.
       “Giderem babo! Sen, he dersen giderem!”
       Yaşlı adam, Ankara’ya kadar gidip bizim şirketin(!) kapısını çaldı mı, çalmadı mı bilmiyorum; ama bu olay bana güzel bir ders olmuştu. Gerçi “Holding” kelimesi dile de bir hoş geliyordu, ama bölgenin kuş uçmaz kervan geçmez yollarında ve hele hele gecenin ilerlemiş bir saatinde, ikinci bir kez böyle bir konuşmayı kaldıramayacağımı iyi bili­yordum. Bu yüzden, o günden sonra, bindiğim bütün araçların önce benzin göstergelerini kontrol etmeye başladım.
       Elli bin liranın üstünü de, bu güzel sohbetin anısına –yani mecbu­ren– yaşlı, ama uyanık benzinciye bırakmak zorunda kaldık ve zararı da, arkadaşımla arkadaşça paylaştık. Holdinge masraf yazıp, onu za­rara uğratmayı ise hiç mi hiç düşünmedik!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz