Ankara’nın Paşa Çocukları!..

A

       “Çocuklarımızı severken onlara ‘paşam’ deriz, büyüyünce ‘paşa olacak’ benim oğlum deriz. Paşa sözcüğü, ulusla bütünleşmiş ve normal anlamda pek de güzel yerine oturmuştur. Ancak benden söylemesi; Ankara’da oturup adımını Müsteşarlık binasından dışarı atmayanlar da vardır. Tayin dönemini en sıkıntısız geçiren onlardır. Paşa paşa oturup, paşa paşa işlerini yaparlar. Suriye’nin Kamışlı kazasını, Mardin’in ilçesi yapacak kadar da bilgi sahibidirler!..”

       Sağlık camiası içerisinde, diğerlerine göre uzun sayılabilecek bo­yu, koyu bir bulutun ardındaki gerçekleri ararcasına keskin bakan gözleri, incitmeyen sözleri, tersine insanın yüreğini okşayan ve güven ve­ren davranışlarıyla mükemmel bir yönetici örneği sayılıyordu. Kendi deyimiyle ifade etmek gerekirse “Ağaç dalındaki meyvenin, olgunluk döneminden kurtulup da toprağa düşeceği çağa eriştiği” yaşlardaydı.
       Sessiz, düşünceli, anlayışlı bir insan ve sekiz çocuklu mutlu bir aile babasıydı. Çocuklarından dördünün kız, dördünün de erkek olma­sı, onun dengeli bir yaradılışta olduğunun göstergesi sayılabilirdi…
       Keşke, böyle bir insanı çileden çıkartıp, “Olmaz be kardeşim! Bu kadar da olmaz,” dedirten, onu isyanlara sürükleyen, moralinin ve si­nirlerinin bozulmasına neden olup onu aramızdan alan olay olmasaydı.
       Tam yedi yıldır, ilin sağlık müdürü olarak görev yapıyordu. Bakan­lık onu, birkaç kez, daha uygun bir yere almak istemişse de, o gitme­miş, artık alıştığı ve sorunlarına tam olarak hâkim olduğu bu şehirde kalmak istemişti.
       Sorunlara tam olarak hâkim dediysek, o kadar da değildi. Sorun­lar bir türlü bitmek tükenmek bilmiyordu ki… İl merkezi ve ilçelerde sağlık kuruluşlarındaki personel sıkıntısı, her zamanki malzeme yok­lukları, önüne geçilemeyen bir çığ gibi almış başını gidiyordu.
       En küçük sokak arasına kadar işleyen sıcak terör rüzgârının, in­sanları, görevlileri hayatından bezdirdiği bir dönemdi. Artık hastane kapılarından içeriye ya doğurmak üzere olan bir kadın ya da ölmek üzere olan bir yaralıyı getiriyorlardı. Başka gelen giden yoktu…
       Her gelişen durum, yazı ile Bakanlık kademelerine aktarılıyor ve oradan gelecek yanıt bekleniyordu. Çoğu zaman, beklenilen yanıt bir türlü gelmiyordu. Aslında, devletin bu konularda üzerine düşeni yap­makla görevli kadroları vardı, ama çok ilginçtir ki, bu kadrolar, olaylara ve sorunlara herkesten çok duyarsız kalıyorlardı.
       Ne olursa olsun, kendisi duyarsız kalamazdı. Bunca insan, onun gözüne bakıyor, ondan gelecek olumlu bir yanıtı veya onayı dört gözle bekliyordu. Bu yüzden, işlerin yoğunlaştığı günlerde, haftalarca oradan oraya koşturmuş, dinlenmek için beş dakika bile boşa vakit harca­mamış ve sonuçta detaylı bir rapor kaleme almıştı.
       Aslında bu raporun içeriğinde, isteyen için her şey vardı. Acil ta­lep edilen malzemelerden olumsuz bölge ve çalışma şartlarına, dü­zenli ödenmeyen özlük haklarından çekilen sıkıntı ve yorgunluklara kadar her hususu dile getirmiş ve personele yeniden çalışma azim ve gücünü verecek, onları yeniden heveslendirecek çareleri büyük bir alçakgönüllülükle sıralamıştı.
       Ankara’nın bu rapora da duyarsız kalması olanaksızdı. Arkadaş­ları onu, böyle etkili bir yazıyı kaleme alıp gönderdiği için kutluyorlar, mutlaka semeresini alacağını söyleyerek, ne kadar müteşekkir olduk­larını ifade ediyorlardı. Bunları duyduğunda mutlu oluyordu.
       Günlerini, bir gün masasının üzerine koyulacağını umduğu yazıyı beklemekle geçiriyor, aradan iki aya yakın bir süre geçmiş olsa da, ümidini kaybetmiyor, gelecek olan yanıtın birçok soruna çare olacağını düşündükçe seviniyordu.
       Sonunda beklenen yanıt gelmişti. Kısa bir yazıydı. Genel anlam­da, “Raporda sözü edilen hususlardan birkaç tanesinin daha da aydın­latılması” isteniliyor ve son bölümünde “… Kamışlı ilçesi kaymakamının ziyaret edilerek, sözü edilen eksiklikler hakkında yardım talebinde bulunulması, yapılması düşünülen yeni düzenlemeler hakkında kendisi­ne ön bilgi verilmesi ve sonuçtan Bakanlığın derhal haberdar edilmesi…” bildiriliyordu.
       Yazıyı okuyup bitirdiğinde, sanki beyninde şimşekler çakmaya, sinirleri tavana vurmaya başlamıştı. Bu kadar da olmazdı ki! Sen haf­talarca uğraş, didin, çalış, eksiklikleri tespit uğruna onlarca kişiyle bizzat giderek görüş, onun için yüzlerce kilometre yol kat et, evine gece yarıları dön, iki lokma yiyemeden, yemek masasında uyuyakal… Ol­maz ki kardeşim!
       Sinirinden artık ne yapacağını bilemiyordu. Hemen kâğıt kalemi eline alarak, kısa, özlü, ama asla gönderemeyeceği bir cevap yazma­ya başladı;
       “… falan tarihli yazınıza istinaden, görüşme yapılması ve yardım talebimizin iletilmesi tavsiyesinde bulunulan kaymakam, tarafımdan tanınma­maktadır. Şahsımı yanına kabul edeceği, etse bile tavsiyelerimi dinleyeceği şüphelidir. Yine de, görüşme yapılmasında ısrar ediliyorsa, yurtdışına çıkmak için bir pasaporta ve Bakanlığın özel iznine ihtiyaç vardır. Mevcut ilişkiler ve terör ortamı göz önüne alınırsa, yine üst makamların takdirleriyle hayat sigortası yaptırmam ve bir de vasiyetname hazırlamam gerekmektedir. Emirlerinizi ve tavassutlarınızı arz ederim.”
       Evet! Herkesin tahmin edeceği gibi bahse konu yer, Türkiye’nin sınırlarının dışında bulunan, Suriye’nin Kamışlı ilçesiydi!
       Gelen yazıyı bir kez daha okudu. Yüzü kızarmış ve artık kırışmış olan alnında küçük ter damlaları belirmeye başlamıştı. Sol şakağındaki damar şiddetle atıyordu.
       Masasından kalkarken, içinden geçenleri sözlü olarak ifade etme­ye çalışıyor, bir eliyle de biraz olsun hava alabilmek için arkasındaki pencereyi açmaya çabalıyordu.
       “Paşa çocuklarının yaptığına bak! Biz, bilmem neremizden ter akıta akıta çalışıyoruz, onlar ise… Kendi ilçesini dahi bilmiyor! Kim kaleme aldıysa, kimler imzaladıysa… Hay sizin başınıza Kamışlı Kaymakamı düşsün emi!”
       Pencereyi açtı ve boşluğa doğru yüksek sesle bağırdı;
       “Hanım, hanım… Duy sesimi! Sen hep, ‘İnsanlar dünyaya iki şe­kilde gelirlermiş… Ya araba olarak ya da at olarak,’ derdin. At olarak gelenlerin görevi, hep arabaları çekmekmiş! Doğru söylüyordun… Bi­zim gibilerin at, eşek, öküz olması hiç fark etmiyor. Arabaların bir çe­keri bulunsun da, gerisi o kadar önemli değil!”
       Sinirleri iyice boşanmıştı, titriyordu! Tekrar geri dönmek ve koltu­ğuna oturmak istedi.
       “Ama bazı arabalar da vardır ki, torpilli; onlar garajlarından hiç dışarı çıkmazlar. Onların lastikleri hiç eskimez, kaportaları ise pırıl pırıldır. Yıkama-yağlamaları anında yapılır, masalarında oturup, paşa paşa yazı yazıp kâğıt imzalarlar. Onların göstergeleri hep ‘sıfır’da kalır. Satışa çıktıklarında ise bu özelliklerinden dolayı bizden daha iyi fiyata giderler! Onların…” dedi, gerisini getiremedi. Cansız olarak yere yığıldı!
       Kalbi durmuştu!..

NOT: Görevi başında vefat eden İl Sağlık Müdürü’nün anısına.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz