Gapı Gaptırmam!..

G

       “Doğu ve Güneydoğu; Türkiye’nin kanayan yarası! Tedavisi eğitimdir dediler, olmadı; ekonomiktir dediler, yine olmadı; şimdilerde siyasidir diyorlar, hiç şüphesiz o da olmayacak. Yıllar yılı süregelen acı olaylar dizisi; 30 küsur bin can almış, hâlâ da almaya devam ediyor. Bölgede uzun yıllar görev yapan biri olarak size tavsiye; çoğunluğu oluşturan kesimin ikiyüzlü davranışına kendinizi hazırlayın!..”

       Postacının, apartman kapısından içeriye girdiğini görünce daya­namaz, bir koşuda merdivenlerden iner, posta kutusuna bir şeyler bı­rakıp bırakmadığına bakarım. Bunu hep yaparım. Postacı da alıştı ar­tık. Öyle, seçim sandığına oy pusulası atarmış gibi zarfları tek tek ku­tuya sokuşturacağına, toptan elime tutuşturuyor. Daha iyi oluyor.
       Dün, uzun süredir beklediğim gazete paketini getirdiğinde, bir se­vindim ki sormayın. Yıllar önce, görevli olarak bulunduğum sırada abone olduğum mahalli bir gazete bu. Eskiden aylık olarak yayımlanı­yordu, şimdilerde haftalık çıkıyor. Bazen tek tek gönderirler, bazen meraktan çatlayayım diye böyle biriktirirler.
       O zamanlar, şehrin tek gazetesiydi. Yazarı da, fotoğrafçısı da, ba­sanı da, bastıranı da hep aynı kişiydi. Gazetede canı sıkıldığı zaman­lar otele gelir, salonun serin bir yerinde kendisi için hazırlanan köşeye kurulur, bir taraftan uzun çubuğunu tüttürürken, bir yandan da gelen gi­dene bakar, bu arada hem eğlenir, hem de gazetesi için bir şeyler ya­kalamaya çalışırdı.
       Türkiye topraklarının coğrafik açıdan birbirinden farklı yedi bölgeye ayrıldığını, her bölgenin kendine has bazı özellikleri bulunduğunu, bu ayırımın boşuna yapılmadığını, Güneydoğu Anadolu’nun da kendine has birtakım bölgesel özellikleri olduğunu, bir öğretmen titizliğiyle ga­zetesinde işlerdi.
       Her ne kadar, geçmişteki Osmanlı dönemi dahil, cumhuriyet hü­kümetlerinin istisnasız hepsi tarafından yıllardır göz ardı edilmiş, üvey evlat örneği bir tarafa itilmiş ve horlanmış olsa da, yine de bu top­raklarda bir yaşam belirtisinin, ufak da olsa filizlenecek birtakım ya­şam kaynaklarının bulunduğunu özellikle vurgulardı.
       Onu hâlâ büyük bir beğeniyle okur, ilginç bulduğum yazılarını dosyalarım. Ancak, son birkaç yıldır tarz değiştirdiğini de itiraf etmem gerek. Günlük karşılaştığımız kalem efendileri gibi giderek olgunlaşıp ağır yazılar yazacağına, yaşlandıkça daha hafif, daha hoş yazılar yaz­maya başladı. Zaten okuduğunuz zaman, bana hak vereceğinize emi­nim.
       Örneğin şu yazı, 1980’li yılların başında kaleme alınmış. Çelişki­lerle dolu bir bölgeyi anlatmaya çalışıyor:
       “Burası, bir var’lar ve yok’lar diyarıdır! İşte bu yüzden, bizim in­sanımızı anlamak biraz zordur. Buranın insanı, çelişkiler ve zıtlıklar içinde yaşamak durumunda kaldığından, kendisini anlatmakta bile hayli sıkıntı çeker.
       Burada su boldur, ama geniş bir alana faydası yoktur. Beş-altı yüz kilometre uzunluğundaki bu kurak alanda, iki koca nehir akar. Bu coşkun sular, Suriye ve Irak’a hayat verir de, nedense bölgeye cimri davranır.
       Toprağının altında yeterli petrol vardır, ama faydalı yüzünü bir tür­lü göstermemiştir. Bölgemizin aksakallı ihtiyarları, bir zamanlar ya­bancı devletlerin çok sermayeli şirketleri tarafından bulunup da minare boyu fışkırdıktan sonra üzeri kapatılıp içine tonlarca çimento basılan petrol kuyularının hikâyelerini anlatır dururlar ve hatta yerlerini bile gösterirler, ama sözlerini dinleyecek kimseleri bulamazlar.
       Geniş araziden kaldırılan ürün boldur, ama insanı çoğunlukla yine açtır! Zirai aletlerin hepsi, ya PKK’lılarca yakılmıştır, ürün kaldırılamaz ya da toprak ağalarının büyük ambarlarına girmiştir, kimseler doku­namaz.
       Bölgenin ticari, sanayi yatırım imkânları da vardır, ama nedense bankaların ayırdıkları kredi tahsis oranları bir türlü yüzde 3’ü geçmez! Fakirlik sürüp giderken, tutunamayanların büyük çoğunluğu, açlığın ol­madığı, paranın kolaylıkla kazanıldığı, hayalini kurdukları büyük şehir­lere göç eder.
       Çok sayıda yerleşik aşiret vardır, ama yıllardır birbirleriyle iç içe yaşadıkları için orijinlerini kaybetmişlerdir. İnsanları Türk’le Türk, Kürt’le Kürt, Arap’la Arap olurlar. Kırsal kesimdeki insanlarının duyguları bo­zulmamıştır, şehirlilere göre daha bir saf, daha bir otantiktirler…
       Yukarıdaki örnekleri, sayfalar dolusu çoğaltmak mümkün tabii! Gerçekten insanın, bölgemiz hakkında bir şeyler duyumsaması ve fikir yürütebilmesi için, bu zıtlıklar ve çelişkiler dünyasında az da olsa ya­şaması, o havayı soluması ve olanları doğru olarak algılaması gerek­mektedir. Çözümün ilk şartı da bu değil midir?”
       İkinci yazı ise, yaklaşık on sekiz yıl sonra yazılmış, daha birkaç ay öncesine ait. Öyle düzenlenmiş ki, sanki ilkinin devamı gibi… Yine çelişkiler ve çelişkilerden kurtulamayan bölge üzerine… Ama bence, tarzı çok hoş ve sanki tanıdık birini hatırlatıyor.
       “Görüyoruz ki, zaman çok hızla ilerliyor. Her şeye hâkim olmaya başlayan teknoloji, artık kendine yeni yeni kullanım alanları arıyor, bu­luyor da! GAP projesi, olanca hızıyla hayata geçirilmeye çalışılıyor. Ancak, bölgede peş peşe yeni atılımlar yapılıyorken, aynı hıza ayak uyduramayan insanoğlunun kafası da karışıyor.
       Örneğin; bir tarafta, doğru dürüst Türkçe öğrenememiş, sözcük­leri seçemediği için konuşamayan gençlerimiz, çıplak ayaklarıyla so­kaklarda işsiz-aylak dolaşırken, diğer tarafta Ray-Ban gözlüklü spor­cular rüzgâr sörfü yapıyor. Peki, yapılmasın mı? Yapılacak tabii!
       “Sen de yapan mı, gurban?”
       “Yoh babo! Düşerem… Boğulurem!”
       Mayo defileleri düzenleniyor; rengârenk, pırıl pırıl bikiniler, tangalar! Sarıp sarmaladıkları çarşaflarının arasından tek gözü bile zor görünen yöre kadınlarının beğenisine sunuluyor. Kadınlar kadınlara, erkekler de kadınlara bakıyor. Peki, bakmasınlar mı? Bakacaklar tabii!
       “Garılari mi satiler, lan Memo?”
       “Yoh lan! Renkli donlarıni satiler!”
       Konserler veriliyor, otuz-kırk enstrümanlı. Tek elden imal edilmiş gibi sıra sıra dizilmiş çok sesli korolar, ellerinden geldiğince sanatlarını icra ediyorlar. Ardından derin bir sessizlik oluyor. İnsanlar düşünüyor­lar. Peki, düşünmesinler mi? Düşünecekler tabii!
       “Ne diye bağırıp dururler ki bunlar babo?”
       “He la, neden ki? İbo olsaydı şincik, sustururdu topunu vallahi…”
       Taze devlet sanatçıları geliyor, çok sevdiği(!) hayranlarına konser vermek için… Mahalli kıyafetler içerisinde söylüyor, söylüyor. “Kimler geldi, kimler geçti…” diye… Bir beğeniyorlar, bir beğeniyorlar ki! Hatta hayranlarının arasından onunla evlenmek isteyenler bile çıkıyor… Pe­ki, çıkmasın mı? Gönül bu, çıkacak tabii!
       “Ula babo, sen ne dirsen… Elleteceğini mi zannedirsen? Estetik vallah billah…”
       “Estetik mi? O da nedir ki, gurban?”
       Filmler çevriliyor, trilyonluk diziler çekiliyor bölgeye ait… Hani, yö­reden bir kesit, perspektifin öteki ucu! 1.85’lik mankenler… Bembeyaz, bebek yüzlü, pamuk gibi, taş gibi… Oynuyorlar rol gereği… Yine rol ge­reği konuşuyorlar, yapmacık bir şiveyle ağızlarını yaya yaya… Peki, konuşmasınlar mı? Konuşacaklar tabii!
       “Tilvizyondaki şu garılare bak aney… Seni taklit ediyler!”
       “Aboo… Poh yiyesiceler!”
       Evet… Anlaşılan, aradan ne kadar çok zaman geçerse geçsin, Güneydoğu’nun bu çelişkilerden kurtulacağı yok! Yine de kıymetini bi­lelim ve o topraklara, o topraklardan geçinen bu insanlara sahip çıka­lım… Çıkacağız tabii!
       Boşuna demedi ki… Baş babo, “Gapı gaptırmam,” diye!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz