Laçen’le Hıdır’ın Öyküsü

L

       İki arkadaş, Laçen’le Hıdır, Merkela’daki plajda yürüyorlardı. Kayaların yanında bir kız duruyordu; rüzgâr djellaba’sını(1) savuruyordu. Laçen’le Hıdır onu görünce durdular. Öylece kalıp kızı seyrettiler. Laçen, “Tanıyor musun bunu?” diye sordu. “Hayır, onu hiç görmedim.”
       “Hadi yanına gidelim,” dedi Laçen. Belki kızın yanında bir adam vardır diye gözleriyle plajı taradılar, ama kimseyi görmediler. Laçen, “Bir yosma,” dedi. Kızın yanına iyice yaklaştıklarında, çok genç olduğunu gördüler. Laçen güldü. “Kolay iş,” dedi. Hıdır, “Yanında ne kadar para var?” diye sordu. Laçen, “Ona para ödeyeceğimi mi sanıyorsun?” diye bağırdı.
       Hıdır, Laçen’in kızı dövmek niyetinde(2) olduğunu anladı.  Bu fikirden hiç hoşlanmamıştı, çünkü bunu daha önce de birlikte yapmışlardı; sonrasında başları hep derde girmişti. Kızın ablası ya da ailesinden polise gidip şikâyette bulunuyor, sonunda herkes hapsi boyluyordu. Hapiste kapalı kalmak Hıdır’ı çok sinirli yapıyordu. Bundan kaçınmaya çalışıyordu; çoğu zaman da bunu başarıyordu. Laçen’le Hıdır arasındaki fark, Laçen’in içki içmekten, Hıdır’ın ise keyif(3) içmekten hoşlanmasıydı. Keyif tiryakileri kafalarının sakin kalmasını isterlerdi; oysa içkiciler böyle değildi. Her şeyi kırıp dökmek isterlerdi.
       Laçen kasıklarını ovuşturdu, yere tükürdü. Hıdır onun, biraz sonra kızla oynayacağı oyunun provasını yaptığını, kızı ne zaman, nerede yere yatıracağını planlamakta olduğunu anladı. Endişelenmeye başladı. Kız başını öbür yana çevirdi. Djellaba’sının eteğini eliyle tutup bastırarak rüzgârda savrulmasını engellemeye çalışıyordu.
       Laçen, “Sen bekle burada,” dedi, kızın yanına gitti. Hıdır, konuşurken kızın dudaklarının oynadığını gördü, çünkü kızın peçesi yoktu. Kızın bütün dişleri altındandı. Hıdır altın dişli kadınlardan nefret ederdi, çünkü on dört yaşındayken Zehra adında, kendisine hiç önem vermeyen altın dişli bir yosmaya tutulmuştu. Kendi kendine, “Kız Laçen’in olsun,” dedi. Üstelik mesele çıktığı zaman onların yanında bulunmak istemiyordu. Laçen ıslıkla kendisini çağırıncaya kadar hareketsiz bekledi. Sonra onların bulunduğu yere gitti. Laçen, “Hazır mısın?” diye sordu. Kızın kolundan kavrayıp kayaların yanından yürümeye başladı. Hıdır, Laçen’e, “Geç oldu. Benim gitmem gerek,” dedi. Laçen şaşırmıştı, ama bir şey söylemedi. Hıdır, Laçen’e bakıp utandırarak onun da gelmesini sağlayabilirmiş gibi hınçla güldü.
       Hıdır gitmeye karar verdiği için memnundu. Mendoub’un incir bahçesinin yanından geçerken kendisine bir köpek havladı. Köpeğe taş attı; taş köpeğe isabet etti.
       Ertesi sabah Laçen, Hıdır’ın odasına gitti. Gözleri içtiği şaraptan kan çanağına dönmüştü. Yere oturdu, köşesi düğümlenmiş bir mendil çıkardı. Düğümü açtı, kucağına bir altın yüzük düştü. Yüzüğü alarak Hıdır’a uzattı. “Senin için. Ucuza aldım.” dedi.
       Hıdır, Laçen’in bu yüzüğü gerçekten almasını istediğini anladı; yüzüğü parmağına taktı, “Allah sana uzun ömürler versin,” dedi. Laçen eliyle çenesini kaşıyarak esnedi. Sonra, “Bana baktığını gördüm; yürüyerek taş ocağına geldiğimizde oranın en uygun yer olacağını düşündüm. Ama sonra polisin bizi alıp Haç Haç’a götürdüğü geceyi anımsadım, bana bakışını anımsadım. Dönüp geldim, kızı orada bıraktım. Süprüntü!”
       “Demek hapse girmedin, bu yüzden de sarhoş oldun?” diye sordu Hıdır; sonra güldü.
       “Laçen, “Bak bu doğru,” dedi. “İşte sana yüzüğü bunun için verdim.”
       Hıdır bu yüzüğün en azından elli dirhem(4) edeceğini biliyordu; çok parasız kalırsa yüzüğü satabilirdi. Bunu yaparsa Laçen’le olan arkadaşlığı da sona ererdi ama başka da bir çare yoktu!
       Bazen Laçen eline bir şişe şarap alıp akşamları onu ziyarete gelirdi. Hıdır keyif çubuğunu tüttürürken o da şarabını içerdi; saat on ikide program bitinceye kadar radyo dinlerlerdi. Sonra çok geç bir saatte Dradeb sokaklarından geçerek Laçen’in bir arkadaşının gece bekçiliği yaptığı garaja giderlerdi. Dolunay olduğu zamanlarda, ortalık sokak lambalarının verdiği aydınlıktan daha parlak bir ışığa bürünürdü. Ay olmayınca sokaklarda da kimsecikler olmazdı, birkaç akşamcı kahvesinde insanlar birbirlerine hırsızların eskiden yaptıklarını, şimdi hırsızların sayısının nasıl da artmış olduğunu anlatırlardı. Bunun nedeni, hiçbir yerde hemen hemen hiç kimsenin iş bulamaması, köylülerin vergilerini verebilmek için ineklerini, koyunlarını satmak, sonra da kente göç etmek zorunda kalmasıydı.
       Laçen’le Hıdır, yapılacak bir iş çıktığı zaman, arada sırada çalışıyorlardı. Biraz paraları vardı; her zaman karınlarını doyuruyorlardı; sonra Laçen, bazen kendisine bir şişe İspanyol şarabı alacak parayı bile çıkarabiliyordu. Hıdır’ın keyfi daha büyük bir sorun yaratıyordu; çünkü polis keyife karşı çıkardığı yasayı ne zaman uygulamaya kalkacak olsa, keyif bulmak zorlaşıyor, fiyatı yükseliyordu. Sonra polis keyif yerine silahların ve asilerin peşine düştüğü için piyasada keyif bollaşınca, yükselmiş olan fiyat inmiyordu. Hıdır içtiği keyfi azaltmıyordu; ama artık odasında kendi başına içiyordu. Kahvede içmeye kalkarsa, her zaman keyfini evde unutmuş, seninkinden içmek isteyen biri çıkıyordu. Hıdır, Café Nacah’taki arkadaşlarına keyif içmeyi bıraktığını söylemişti; kendisine bir çubuk uzatıldığı zaman da hep reddediyordu.
       Akşam, erken saatte odasına döndüğünde pencereyi açtı; kentin uykulu sesleri içeriye doluyordu; yaz olduğu için insanların sesleri sokakları doldurmuştu; Hıdır satın almış olduğu iskemleye oturdu, ayaklarını kaldırıp pencerenin pervazına dayadı. Böyle oturunca keyfini içerken gökyüzünü seyredebiliyordu. Laçen gelirdi, konuşurlardı. Arada sırada birlikte Emsallah’a, orada mezbahanenin yanında, iki kız kardeşin yarım akıllı anneleriyle birlikte oturduğu barraca’ya(5) giderlerdi. Anneyi sarhoş edip içerideki odaya yatırırlardı. Sonra da kızları sarhoş eder, hiç para vermeden geceyi onlarla geçirirlerdi. Konyak pahalıydı ama gene de yosmalara ödeyecekleri para kadar pahalıya gelmiyordu.
       Yaz ortasında Sidi Kacem gelince, hava birden çok ısındı. İnsanlar evlerinin çatılarına çarşaflardan çadırlar kurarak yemeklerini orada pişirip orada yatmaya başladılar. Geceleyin Hıdır bütün çatıları görebiliyordu; her çatıda rüzgârda şişerek sallanan çarşaflardan oluşmuş bir kubbe vardı; çarşafın arasından tenekenin içinde yanan ateşin kırmızı ışığı görünüyordu. Gündüzleri, beyaz çarşafların oluşturduğu bu denizin üzerinde parlayan ışık Hıdır’ın gözlerini kamaştırıyordu; odasında dolaşırken, pencerenin önünden geçtiğinde artık dışarıya bakmamayı öğrenmişti. Daha pahalı bir odada, ışığı kesecek güneşlik perdeleri olan bir odada oturmayı isterdi. Dışarıda, gökyüzünü dolduran parlak ışıktan korunmanın hiçbir yolu yoktu; Hıdır alacakaranlığı özlemle bekliyordu. Gün batmadan keyif içmek âdeti değildi. Keyif içmeyi gündüzleri hiç sevmiyordu; her şeyden çok da havanın sıcak, ışığın parlak olduğu yaz günlerinde içmeyi hiç sevmiyordu. Yeni gelen her gün bir öncekinden daha sıcak olmaya başlayınca, kendisine birkaç gün yetecek keyif ve yiyecek almaya, hava serinleyinceye kadar odasına kapanmaya karar verdi.
       O hafta iki gün limanda çalışmıştı, biraz parası vardı. Yiyecekleri masanın üstüne koyup kilitledi. Sonra anahtarı kilitten çıkardı, masanın çekmecesine attı. Pazar sepetinin içindeki paketlerin, konserve kutularının arasında gazeteye sarılmış kocaman bir keyif destesi duruyordu. Gazeteyi açtı, bir dal çekip kokladı. Ondan sonraki iki saat boyunca yere oturdu; yaprakları dallardan kopardı, ekmek tahtasının üstünde kıydı, karıştırdı, harmanladı, sonra gene kıydı; bunu tekrar tekrar yaptı. Bir keresinde, güneş tam üstüne vurunca, sıcaktan kurtulmak için yerini değiştirmek zorunda kaldı. Güneş indiğinde kendisine üç dört gün yetecek kadar keyif hazırlamıştı. Yerden kalktı, kucağında kesesi ve çubuğuyla iskemlesine oturdu, içmeye koyuldu; bu arada radyoda, o saatte hep olduğu gibi Soussi bakkallar için Çlöh müziği çalınıyordu. Kahvelerde insanlar çoğu zaman yerlerinden kalkıp radyoyu kapatırlardı bu müzik çaldığı zaman. Oysa hep aynı aksak tempoyu sürdüren naqous(6) nedeniyle keyif tiryakileri severlerdi bu müziği.
       Müzik uzun süre çaldı; Hıdır, Tiznit’teki pazarı ve kerpiç duvarından dışarıya ağaç gövdeleri taşan camiyi düşündü. Gözlerini yere indirdi. Odanın içinde hâlâ gün ışığı vardı. Gözleri faltaşı gibi açıldı. Döşemenin üzerinde küçücük bir kuş sessizce yürüyordu. Hıdır yerinden fırladı. Keyif çubuğu yere düştü ama lülesi kırılmadı. Kuş daha kıpırdamaya vakit bulamadan Hıdır avucunu üstüne kapadı. İki avucuyla birlikte kavradığı zaman bile kuş hiç hareket etmedi. Hıdır kuşa baktı, onun şimdiye dek gördüğü en küçük kuş olduğunu düşündü. Başı gri idi, kanatları siyah beyazdı. Kuş kendisine bakıyordu, hiç de korkmuş gibi görünmüyordu. Hıdır kuşu kucağına koyarak iskemleye oturdu. Ellerini üstünden kaldırdıktan sonra bile kuş öylece, hareketsiz durdu. Hıdır, “Bir yavru kuş bu, henüz uçmayı bilmiyor,” diye düşündü. Art arda birkaç çubuk dolusu keyif içti. Kuş yerinden hiç kıpırdamadı. Güneş batmıştı, akşam ışığında evler yavaş yavaş mavileşiyordu. Başparmağıyla kuşun başını okşadı. Sonra küçük parmağına takılı olan yüzüğü çıkarıp kuşun başındaki yumuşacık tüylerin üzerinden geçirdi. Kuş buna hiç tepki göstermedi. “Kuşların sultanına altından bir kolye,” dedi Hıdır. Biraz daha keyif içip gökyüzünü seyretti. Sonra karnı acıkmaya başladı; kuşun da biraz ekmek kırıntısı yemek isteyebileceği geçti aklından. Çubuğunu masanın üstüne bıraktı, yüzüğü kuşun başından çıkarmaya çalıştı. Yüzüğü dışarıya doğru çekti; kuş kanatlarını çırptı, direndi. Hıdır bir an için yüzüğü bıraktı, o anda kuş kucağından dosdoğru gökyüzüne uçuverdi. Hıdır sıçrayıp ayağa kalktı, kuşu seyre koyuldu. Uçup bütünüyle gözden kaybolunca gülümsedi, “Piç kurusu!” diye fısıldadı.
       Yemeğini hazırlayıp, yedi. Bundan sonra iskemlesine oturup çubuğunu içti, kuşu düşündü. Laçen geldiğinde olanları ona anlattı. “O süre boyunca hep bir şey çalma fırsatını yakalamak için bekliyormuş!” diye bağırdı. “Ah!” dedi Hıdır. “Senin yüzüğün mü? Onu bana verdiğini sanıyordum.”
       Laçen, ona, “Ben daha delirmedim,” diye karşılık verdi. Hâlâ kızgın bir durumda çıkıp gitti; bir haftadan uzun bir süre de hiç uğramadı. Laçen’in odaya girdiği sabah Hıdır onun gene yüzükten söz açacağından emindi; bir gün önce bir arkadaşından satın almış olduğu bir çift ayakkabıyı hemen ona doğru uzattı. “Bunlar ayağına oluyor mu bak bakalım?” diye sordu. Laçen iskemleye oturdu, ayakkabıları ayağına geçirdi, baktı ki tam oluyor, gülümsedi. Hıdır ona, “Tabanlarını değiştirmek gerek ama üstleri iyi gibi,” dedi. Laçen de, “Üstleri de iyi,” diye karşılık verdi. Deriyi yokladı; başparmağıyla öbür parmakları arasında sıkıştırıp ezerek yokladı. Hıdır, “Al senin olsun,” dedi. Laçen buna sevinmişti; o gün yüzükle ilgili hiçbir şey söylemedi. Ayakkabıları odasına getirdiğinde dikkatle inceledi; pençe yaptırmak için gerekecek parayı gözden çıkarmaya karar verdi.
       Ertesi gün bir İspanyol ayakkabıcıya gitti; adam ayakkabıları on beş dirheme onarmayı kabul etti. “On,” dedi Laçen. Uzun bir pazarlıktan sonra ayakkabıcı fiyatı on üçe indirdi; Laçen de ayakkabıları orada bırakarak bir hafta sonra gelip alacağını söyledi. Aynı gün öğleden sonra Sidi Bouknadel’den geçerken bir kız gördü. İki saat ya da daha uzun bir süre konuştular; duvarın yanında birbirlerine çok yakın durmamaya dikkat ediyor, konuştuklarını kimse anlamasın diye bakışlarını yere indirmiş, öylece duruyorlardı.
       Kız Meknes’liydi; Laçen bu yüzden onu daha önce görmemişti. Kız o mahallede oturan teyzesini ziyarete gelmişti; kısa süre sonra kız kardeşi de Meknes’ten oraya gelecekti. Bu kız Laçen’e, o yıl gördüğü en iyi şey gibi göründü; gene de kızın burnundan ve ağzından emin olamazdı, çünkü peçesi her şeyi örtüyordu. Kızı ertesi gün aynı yerde kendisiyle buluşmaya ikna etti. Bu kez, Hafta boyunca uzun uzun yürüdüler; Laçen kızın bu işe gönüllü olduğunu anladı. Ama kız teyzesinin evinin nerede olduğunu Laçen’e bir türlü söylemiyordu.
       Laçen kızı odasına ancak iki gün sonra getirebildi. Beklediği gibi çok güzel çıktı. O gece çok mutlu oldu Laçen, ama sabahleyin kız gidince, onun yanından hiç ayrılmak istemediğini anladı. Teyzesinin evinin nasıl bir yer olduğunu, bütün bir gününü nasıl geçireceğini bilmek istiyordu. Böylelikle, Laçen için kötü bir süreç başlamış oldu. Yalnızca onunla birlikteyken, onu yatağa soktuğu zaman, bir yanında kız, diğer yanında, yastığının hemen yanı başında, kolayca ulaşabileceği bir yerde konyak şişesi varken mutlu oluyordu. Her gün, kız gittikten sonra, yeniden ona dönmeden önce kızın buluşabileceği bütün erkekleri aklından geçirerek öylece yatıyordu. Bundan söz ettiği zaman kız güldü, bütün vaktini teyzesi ve artık Meknes’ten gelmiş olan kız kardeşiyle geçirdiğini söyledi. Gene de Laçen bu konuda endişelenmekten kendini kurtaramıyordu.
       Ancak iki hafta geçtikten sonra anımsayabildi gidip ayakkabılarını almayı. Ayakkabıcıya giderken yolda bu sorununu nasıl çözebileceğini düşünüyordu. Hıdır’ın kendisine yardım edebileceği geçti aklından. Kızla Hıdır’ı bir araya getirip baş başa bırakabilirse… Hıdır olanları daha sonra ona anlatırdı. Kız, Hıdır’ın kendisini yatağa atmasına izin verirse, o zaman kesinlikle bir yosmaydı; o zaman ona bir yosma gibi davranmak gerekirdi. Laçen de onu önce bir güzel döver, sonra da barışırdı; çünkü kız bütünüyle bir yana atılamayacak kadar iyiydi. Ama gerçekten de kendisine mi ait, yoksa başkalarıyla da yatıp kalkıyor mu onu anlamalıydı; Laçen’in bunu bilmesi gerekti.
       Ayakkabıcı ayakkabılarını eline verdiği zaman yepyeni olduklarını görüp sevindi. On üç dirhemi ödeyip ayakkabıları evine götürdü. O gece, kahveye gitmek üzere dışarıya çıkarken giymeye çalıştığında, ayağına olmadıklarını gördü. Çok dar geliyordu ayakkabılar; yeni tabanlıkları dikerken ayakkabıcı kalıbı daraltmıştı. Eski ayakkabılarını giydi, dışarıya çıkıp kapıyı ardından çarparak kapattı. O gece kızla kavga etti. Kızın ağlamasını durdurabilmek için şafak sökene dek uğraştı. Güneş doğduğunda kız hâlâ uyuyordu; Laçen kollarını başının altında kavuşturmuş tavanı seyrediyor, ayakkabıların kendisine on üç dirheme patladığını, şimdi bütün gününü onları satmaya çalışarak geçireceğini düşünüyordu.
       Kızı erkenden başından savdı; elindeki ayakkabılarla Bou Araqia’ya gitti. Ayakkabılara kimse sekiz dirhemden fazla vermiyordu. Öğleden sonra Joteya’ya gidip bir asmanın gölgesine oturdu, satıcılarla alıcıların gelmesini bekledi. Dağlı bir adam sonunda on dirhem teklif etti. Laçen de ayakkabıları ona sattı. Parayı cebine yerleştirirken, “Boşu boşuna üç dirhem kaybettim,” dedi. Kızmıştı, ama ayakkabıcıyı suçlamak yerine kabahatin Hıdır’da olduğunu düşünüyordu.
       O gün öğleden sonra Hıdır’la görüştü; ona, akşam yemeğinden sonra yanında bir kız arkadaşıyla odasına geleceğini söyledi. Sonra eve dönüp konyak içti. Kız geldiğinde şişeyi bitirmişti; sarhoş olmuştu, kendini hiç olmadığı kadar mutlu hissediyordu. Kız peçesini çıkarmaya başlayınca, “Çıkarma!” dedi. “Dışarıya çıkıyoruz.” Kız hiçbir şey söylemedi. Arka sokaklardan dolaşarak Hıdır’ın odasına vardılar.
       Hıdır iskemlesine oturmuş radyo dinliyordu. Bir kızın geleceğini hiç ummamıştı; kızın peçesini çıkardığını görünce kalbi başını ağrıtacak kadar hızlı çarpmaya başladı. Kıza iskemlesini verdi ama dönüp bir daha hiç bakmadı; yatağın üstüne oturup yalnızca Laçen’le konuşmaya başladı; Laçen de kıza hiç ilgi göstermiyordu. Biraz sonra yerinden kalktı. “Sigara almak için dışarıya gidiyorum,” dedi. “Hemen dönerim.” Kapıyı arkasından kapadı. Hıdır hemen koşup kapıyı kilitledi. Kıza gülümsedi, sonra kızın yanına, masaya oturdu, yüzüne baktı. Arada, bir çubuk keyif içiyordu. Laçen’in neden bu kadar geciktiğini merak ediyordu. Sonunda kıza, “Geri dönmeyecek, biliyor musun?” dedi. Kız güldü, omuzlarını silkti. Hıdır yerinden fırladı, kızı elinden tutup yatağa götürdü.
       Sabahleyin giyinirlerken kız ona Otel Sevilla’da kaldığını söyledi. Medina’nın tam ortasında bir Müslüman oteliydi bu. Hıdır kızı oraya götürüp bıraktı. Kız ona, “Bu gece gelecek misin?” diye sordu. Hıdır kaşlarını çattı. Laçen’i düşünüyordu. “Gece yarısından sonra beni bekleme,” dedi.
       Eve dönerken Café Nacah’a uğradı. Laçen oradaydı. Gözleri kan çanağı gibiydi; bütün gece uyumamışa benziyordu. Hıdır, onun kendisini beklemekte olduğu duygusuna kapıldı, çünkü o kahveye girer girmez Laçen yerinden kalkıp qahouaji’nin(7) parasını ödemişti. Dradeb’in ana caddesi boyunca bir tek söz etmeden yürüdüler; Merkela plajına kıvrılan yola geldiklerinde, gene hiç konuşmadan o tarafa yöneldiler.
       Sular çekilmişti. Islak kumların üstünde yürüdüler; ayaklarını küçük dalgalar yalıyordu. Laçen bir sigara içti, suya taşlar attı. Sonunda konuştu: “Nasıldı?”
       Hıdır omuz silkti, sesini olabildiğince titreşimsiz tutmaya çalışıyordu. “Bir gece için fena değildi!” Laçen, dikkatsiz davranarak, “İki gece için de,” demek üzereydi. Ama sonra Hıdır’ın o geceden söz etmek istemediğini anladı; demek ki Hıdır için çok önemliydi bu! Yüzüne baktığı zaman Hıdır’ın kızı kendine almak istediğine kesinlikle kanaat getirdi. Kızı çoktan kaybettiğinden emindi artık, ama bunu da ta başından niçin düşünemediğini bilemiyordu. Kızı Hıdır’a götürmek isteyişinin gerçek nedenini anımsayamıyordu artık.
       “Sırf sana iyilik etmek için mi getirdiğimi sanıyorsun onu?” diye bağırdı. “Hayır, sidi!(8)Senin gerçekten dost olup olmadığını anlamak için bıraktım onu seninle. Şimdi görüyorum işte ne biçim arkadaş olduğunu! Akrepsin sen!”
       Hıdır’ı giysilerinden yakalayıp suratının ortasına yumruğu indirdi. Hıdır arkaya doğru sarsılarak birkaç adım attı, dövüşmeye hazırlandı. Laçen’in gerçeği anladığını, artık söylenecek hiçbir şeyin kalmadığını, dövüşmekten başka çare olmadığını anlıyordu. İkisi de kanlar içinde, soluk soluğa kaldıklarında, Hıdır yıldırım çakması kadar kısa bir anda Laçen’in yüzünü gördü; başının dönmekte olduğunu, gözlerinin iyi görmediğini anladı. Geri çekildi, başını eğdi, bütün gücüyle Laçen’e doğru koştu; Laçen dengesini kaybetti, kumlara yığıldı. Sonra Hıdır ayakkabısının topuğuyla onun başına çabucak bir tekme indirdi. Arkadaşını orada yatar durumda öylece bırakarak evine döndü.
       Kısa bir süre sonra Laçen, yanı başında, kumların üzerinde kırılan dalgaların sesini
duydu. “Onu öldürmeliyim,” diye düşündü. “Yüzüğümü sattı. Şimdi gidip öldürmeliyim onu!” Ama bunu yapmak yerine giysilerini çıkardı, denize girdi; yıkanmayı bitirince bütün gün kumlara yatıp güneşlendi, uyudu. Akşam olunca gitti, iyice sarhoş oldu.
       Saat on birde Hıdır, Otel Sevilla’ya gitti. Kız ön kapıya yakın bir yerde, hasır koltuğa oturmuş onu bekliyordu. Hıdır’ın yüzündeki yaralara dikkatli bir şekilde baktı. Hıdır, peçesinin altından onun gülümsediğini gördü.
       “Dövüştünüz mü?” Hıdır başıyla evet işareti yaptı. “O nasıl?” Hıdır omuzlarını silkti. Bu, kızın gülmesine neden oldu. “Hep sarhoştu zaten,” dedi.
       Hıdır onun koluna girdi, birlikte caddeye çıktılar…

Alt Bilgi Notları:
(1) Djellaba: Başlıklı üstlük, başlıklı pelerin.
(2) Bir yosmaya parasını ödemeye niyetli değilsen, onu dövmen gerekir.
(3) Keyif: Uyuşturucu madde, afyon, esrar, kokain vb.
(4) Dirhem: 3.207 gram karşılığı eski ağırlık birimi. Değer olarak 1 dirhem, 2.97 gram gümüş değerindeydi.
(5) Barraca: Oluklu saçtan yapılmış gecekondu, baraka.
(6) Naqous: Vurmalı müzik yapmakta kullanılan yuvarlak madeni nesne; çoğu zaman bir fren kasnağı.
(7) Qahouaji: Kahveci.
(8) Sidi: Efendim 

(Yazan: Paul Bowles-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi