Aşkın Değil Sanatın Şehri-PARİS

A

     Paris’i tek bir cümleyle tanımlamanız istense nasıl bir tanım yapardınız? Pek çok kişinin ‘aşkın şehri’ dediğini duyar gibi oluyorum. Ben herkesin aksine o’nu aşkın değil sanatın şehri olarak tanımlıyorum. Nedense en güzel aşklar hep Paris’te yaşanır. Dünyanın en uzun ve en ihtişamlı yapılarından Eyfel Kulesi ise filmlerde kullanılan aşk arka planı öğesidir. Herkes Paris’in sanatın ve sanatçıların, özellikle de ressamların şehri olduğunu da bilir. Ancak aşkla sanat arasındaki bağlantı henüz kurulmuş gibi gözükmüyor. Oysa Paris’te yaşanan aşkların ya da onun aşkların şehri olmasının temelinde şehrin estetik unsurları yatıyor.
     Paris’le ilk tanışmamda onun aşk şehri olmadığına karar vermiştim. İlk seyahatimden sonra sanatın ve estetiğin şehri olmuştu benim için. Havası, suyu, insanları o kadar estetik ve sanatla iç içe ki. Otobüse binerken, metroda beklerken, restoranda yemek yerken, herşeyin bir sanat eseri olduğu fikrini kafanızdan çıkaramıyorsunuz. Eğer Paris’i gerçek anlamda yaşamak istiyorsanız, şehri yürüyerek gezin. Birbirine paralel olan sokaklarda kaybolmanız mümkün değil. Şehirdeki her sokağın sizi farklı bir duygu yoğunluğuna sürükleyeceğine emin olabilirsiniz. Paris’i ilk ziyaretimde şehri karış karış yürüyerek gezmenin ne kadar iyi bir fikir olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Gün sonunda ayaklarımdaki yorgunluğu ise, şehrin bana verdiği hazdan hiç hissetmediğimi hatırlıyorum.
     Paris’in merkezindeki Mercury otelinden çıkış ile başlayan yolculuğum Eyfel Kulesi’ni ziyaret, görkemli Notre Dame de Sion Katedrali, önünde onlarca fotoğraf çektirip bir türlü o günlerde tab ettirme fırsatını bulamadığım Louvre Müzesi, Seine Nehri kenarında yürüyüş ve aklınıza gelebilecek birkaç tarihî yerin ziyareti ile geçti. Aklımdan çıkaramadığım tek yer ise, gerçekten sokaklarında yürürken kendinizi bir masalın içinde hissedeceğiniz Montmartre oldu. Ben Montmartre’a gece gitme fırsatını da buldum ve en iyisini de yaptığımı düşünüyorum. Buz gibi bir Kasım akşamında, iliklerime kadar işleyen bir soğukta, teleferiğe benzeyen bir araçla gittim bu etkileyici semte. Zaten başka da şansınız yok. Eğer bu tür araçlardan korkuyorsanız, her şeye rağmen bu heyecanı bir kez olsun tatmanız gerek. Teleferikten indikten sonra, Ressamlar Tepesi’nde kısa bir tur atın. Sonra şehrin tam tepesindeki ünlü katedralin loş ışıklarla aydınlatılmış görüntüsü eşliğinde, pırıl pırıl parlayan Paris’i seyredin.
     Montmartre’daki küçük kafelerin hepsi aile sıcaklığında. İçerideki herkes birbirini tanıyor, gözünüzün içine bakarak şarkılar söyleniyor.
     Tüm şehri ayaklarınızın altına alan bir manzara, ressamlar sokağı ve sözlerini tam olarak anlamamama rağmen inanılmaz güzel Fransız şarkılarının söylendiği o küçük restoranı (Chez Eugene) hayatım boyunca unutacağımı sanmıyorum.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz