Kaçakçı Kerim!..

       “Eğer bu yörelerde görev yapıyorsanız, bölge insanını iyi etüt edip tanımanız gerekmektedir. Eğer seçiminizi doğru yönde yapmışsanız korkmayın, içlerinde öyle insanlar vardır ki, size sonsuz bir güven duygusu vereceklerdir. Gerek geçmiş yaşam öyküleri, gerekse sizinle birlikte yaşadıkları anlar, ömür boyu unutamayacağınız anılar olacaktır. Ha gayret; çekinmeyin… Hepsi dağ eşkıyası değil bunların!..”

       Onu ilk kez, ailece yapmış olduğumuz özel bir gezi sırasında gör­müştüm. Pasajın dar koridorlarında yürürken, sanki bakışlarına takılı kalmıştım.
       Oturmakta olduğu yöreye has ufak hasır iskemlesinde, elinde so­nuna kadar yanmış sigarası, yakınında durduğu mermer havuzun kü­çük fıskiyesine bakıyordu. Dalgın bakışları, dökme pirinçten yapılmış bir borudan çıktıktan sonra yarım metre kadar havaya yükselen, daha sonra da yön değiştirerek ufak şırıltılar halinde tekrar aşağıya düşen suyun ritmik hareketini izliyor gibiydi.
       Aklından neler geçirdiğini tahmin etmek ise, hiç de kolay değildi. Dumandan sararmış iki parmağı arasında tuttuğu sigarası sonuna kadar yanmış, tükenmişti. Ancak o, ateşin elini yaktığının belki de farkı­na bile varmıyordu.
       Kara kalın kaşları ve kalın bıyıkları vardı. Saçları yanlardan hafif kırlaşmış olmasına rağmen, dökülmemişti. Güneşten kavrulmuş yü­zünde, sağ yanağının üstünde, bir şark çıbanı izi belli oluyordu. Kırk-kırk beş yaşlarında görünüyor, arada bir, ileriye doğru uzattığı sağ ba­cağının baldırını eliyle ovalıyordu.
       Ayağında siyah bir şalvar, sırtında üst düğmelerinden ikisi açık be­yaz bir gömlek vardı. Gömleğinin üzerine giydiği açık gri renkte bir yelek, bütün giyimini tamamlıyordu.
       Seslenmem üzerine, bacağını tuta tuta ayağa kalktı ve hafifçe to­pallayarak yanımıza geldi. Selamımızı aldıktan sonra;
       “Ehlen, ehlen ve sehlen! Hoş gelmişseniz… Buyrun otirin,” de­di.
       Güzel ve fazla sıcak olmayan bir pazar günüydü. Günlük işlerden sıkılmış, bu tatil gününde, hanımı ve ufaklığı alarak ünlü kaçakçılar çarşısını gezmeye gitmiştik. Güneydoğu Anadolu bölgesinin hemen hemen her il ve ilçesinde bulunan bu çarşılarda neler neler yoktu? Vit­rinlerde, tezgâhlarda, çuvallarda… Bildiğiniz, bilemediğiniz zulalarda, arayıp da bulamadığınız, çarşı-pazardan normal yollarla temin ede­mediğiniz her çeşit malzemeyi buralarda bulmanız ve satın almanız mümkündü.
       Şimdilerde, her tarafta kolaylıkla bulunabilen ve serbestçe satılan bu malzemeler; sigara, tütün, çay, kahve, elektronik eşya, iskambil kâ­ğıdı, oyuncak, parfüm, her türlü yemek, çay ve kahve takımları, yedek parça, cam eşyalar, küçük-büyük biblolar, her çeşit mutfak eşyası, o zamanlar çeşitli yollardan yurda sokuluyor, kaçak olduğunun bilinme­sine rağmen, bol miktarda alıcı bulabiliyordu.
       Hemen;
       “Siye ne söyliyem… Çay içiy misen?” diye içtenlikle sordu.
       Urfa’nın, çok sevdiğimiz o mahalli şivesiyle konuşması, sıcak ve cana yakın davranışları, ne olmuşsa olmuş, onu kendimize çekivermişti. Öyle kısa yoldan, “Ne olacak canım, alt tarafı bir kaçakçı!” denilemeyecek bir adamdı. Yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmaz, si­nirlendiği zaman bile, bir tatlı sinirlenirdi.
       “Kusura kalman babo!.. Çakkal çocuklar, gürültü idiyler! Gevvat bunlar… Gevvat!”
       Onunla ilk tanışmamızdan sonra, birçok kez görüşmemiz, alışveri­şimiz ve kısa sohbetlerimiz oldu. Her seferinde, ne yaparsa yapar, ha­yatından bir bölümünü hikâye eder, samimiyetle dinlendiğini görünce de, daha bir zevklenirdi…
       “Babeyin peşine düşip kaçağa çıktığimde, on üç yaşındaydim gurban!”
       Sırtında elli kiloyu bulan kaçak malzeme çantası olduğu halde, ba­basının peşinde acaba kaç memleket dolaşmış, kimbilir kaç sınır geç­mişti? Onun, mayın tarlasında kaldığı korkunç günü görmüştü. O anı hiç unutamıyor, babasının ölmeden önceki son sözleri hâlâ kulakla­rında çınlıyordu;
       “Aneye iyi bakiysen!”
       Boğazında düğümlenen hıçkırıklarla oradan koşarak uzaklaşmış­tı. Neden sonra, kendisinin de bacağından yaralandığını fark etmişti. Ba­cağındaki sızı ve zaman zaman depreşen topallığı, işte o günü hatır­latan acı bir hatıraydı.
       Dükkânı oldukça küçük olmasına rağmen, hemen her çeşit malı bulundurur, kendisinde olmasa bile;
       “Hemen geliyem. Siz otirin, otirin,” diye çıkar gider ve birkaç da­kika içinde istenilen mal ile birlikte geri dönerdi. Hemen nereden ve kimden bulur, akıl sır ermezdi!
       Müşterisi de çoktu; devlet memurları, ordu mensupları, hâkim ve savcılar, öğretmenler, doktorlar… Her kesimden insanlar gelir, alaca­ğını alır, o anda yoksa bile siparişini verir giderdi.
       “Başım gözüm üstüne babo,” diyerek onları uğurlaması bir hoş olurdu.
       Biz de ona iyice alışmıştık. Ziyaretimize gelen arkadaşlarımızı, akrabalarımızı alır, mutlaka onun yanına getirirdik. Gerek Ankara’daki merkezden, gerekse bu gibi kaçak eşyalardan mahrum olan iç kesim­lerden gelen siparişleri de onun dükkânından karşılardık.
       Sipariş vermek için haber ulaştırmaya çalışanlar, şimdilerde köy bakkallarında bile satılan Marlboro’dan bir-iki karton edinebilmek için, kırk kez telefon ederlerdi. Hele hele, o günlerin modası olan kırmızı renkli İtalyan Tefal tencere takımı, hanımların vazgeçilmez sipariş kalemiydi!
       Zaman zaman ortadan kaybolur, yokluğu sırasında dükkânına ya­kınlarından genç biri bakardı. Bu gibi durumlarda, onun kaçak getirmek üzere bir yerlere gittiğini anlardık. Çay-kahve gibi sıradan mallar için değil, özel müşteri siparişleri nedeniyle gittiğini ve bilinmedik yerlerde, bilinmedik şahıslarla, bilinmedik rakamlarla iş bağladığını bilirdik.
       Şimdiye kadar ne silah, ne de uyuşturucu işine bulaşmıştı. Bu gibi pis işleri yapanları asla kendilerinden kabul etmez, getirisi götürüsü ne olursa olsun, onaylamazdı.
       “Dogri söylirsen, pis iştir vallah!” der geçerdi…
       Son görüştüğümüzde, üzerine bir durgunluk çökmüştü. Bazı bilin­medik hususların, onun canını sıktığını fark etmiştim. Önceleri tered­düt etmesine rağmen, aramızdaki güven ve samimiyete dayanarak sor­duğumda;
       “He ya babo, düşünirem! Hâkim begdir, şu mavi gözli olani… Sıkıştirir durir ne zamandir,” cevabını aldım.
       Mavi gözlü hâkim de, iyi sıkıştırmıştı hani! İngiliz porseleninden 84 parça yemek takımı! Ortalıkta kıyamet kadar yemek takımı var­ken, hem İngiliz olacak, hem de “JB-Johnson Brothers” markasını taşı­yacak… El insaf! Bu kadarı da fazlaydı doğrusu!
       “İş yine biye düştü,” demiş ve ortadan yok olmuştu. Artık herkes, merakla onun dönüşünü bekliyordu. Bir ay sonra, dükkânına tekrar uğradığımızda, bir grup kaçakçıyla birlikte sınırı geçtikten sonra jan­darmanın pususuna düştüğünü ve hâlen cezaevinde mahkeme gününü beklediğini öğrenmiş, üzülmüştük!
       Mahkeme gününü ve saatini öğrenip geri döndük. Gerçi, babamı­zın oğlu değildi, ama hiçbir kötülüğünü de görmemiştik ki! Bir insanın zor günlerinde yanında bulunabilmek, gerçek arkadaşlığın, gerçek dost­luğun bir göstergesi sayılmaz mıydı?
       Kısa süren ve tek celsede biten mahkemesi sırasında, birkaç ya­kın akrabasının dışında, yabancı izleyici olarak bir tek ben vardım. Hâ­kim salona girdiğinde, bakışlarım birden onun gözlerine takıldı. Bu hâ­kim, o hâkimdi! Hani şu, mavi gözlü olanı!
       “Adın?”
       “Kerim… Abdülkerim…”
       “Soyadın?”
       “Şahan…”
       “Ne iş yaparsın?”
       Kerim önce biraz durakladı ve sonra başını öne eğerek yavaşça cevap verdi:
       “Kaçak işi…”
       “… falan tarihte, filan yerde, beraberinde İngiliz malı 84 parça por­selen eşya ile yakalandığın jandarma tutanaklarında mevcut… 84 par­ça, orijinal ambalajında Johnson Brothers marka yemek takımı…”
       Bu sırada, hâkimin yüzünün kıpkırmızı kesildiğini, herhalde bir ben, bir de Kerim fark etmişti…
       “Doğru mu?”
       “Dogridir…”
       “Bu malzemeyi nereden temin ettin?”
       “……..”
       “Kaçakçılığın suç olduğunu bilmiyor musun?”
       “……..”
       “Suçunu kabul ediyor musun?”
       Kerim, başı önünde öylece kalakalmıştı. Duygularım karmakarı­şık olmuştu. Oturduğum yerden neredeyse ayağa kalkarak;
       “Söyle be Kerim, anlat be Kerim!” diye bağıracaktım. “Bu kahro­lası tabakları, senin için ta Kıbrıs’lardan getirdim… Aradım, taradım, istediğin markayı buldum da getirdim. Yollarda ne zahmetler çektim, kimlere, nerelerde, kaç kez rüşvet dağıttım, sırf senin istediğin olsun diye! Şimdi bana ne yüzle bunları soruyorsun? Tamam, kaçak mal satmak suçtur. Ama kaçak mal almak da suçtur! Bilmiyor musun? Hepiniz, yerlisi yabancısı hepiniz, bütün bu şehrin çalışanları, en az on kez dükkânıma gelmediniz mi? Benden mal alıp siparişler vermediniz mi? Şimdi bana ne yüzle soruyorsunuz? Tek suçlu ben miyim? Beni ve benim gibileri birer kaçakçı yapan, beşinci sınıf vatandaş muame­lesi gördüren sizler değil misiniz?”
       Kerim, kısa bir duraklamadan sonra, başını kaldırıp sadece;
       “Edirem!” dedi.
       “Yaz kızım; Kaçakçılığın Men ve Takibine dair 132 sayılı Kanunun, bilmem kaçıncı maddesine istinaden… Kaçakçılık suçunu işlediği beyanlarıyla da sabit olan sanık Abdülkerim Şahan’ın… Türk Ceza Kanunu’nun, bilmem kaçıncı maddesi gereğince cezalandırılmasına…”
       Mavi gözlü hâkim, davayı karara bağlamış ve cezasını işte böyle kes­mişti. Duruşma salonundan çıkarken, bakışlarım Kerim ile karşılaştı.
       Sanki onun;
       “Ne dirsen haklisen, dogri söylirsen gurban! Emme, ayib olirdi… Biye yakişmazdi,” dediğini duyar gibi oldum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir