Alo… Komşi!..

A

       “Bir zamanlar, komşularımızdan birinin yaramazlıkları haddi hesabı aşmıştı. Bizim zaten hiçbir dönemde uslu komşumuz olmamıştı; anlayacağınız hepsi YARAMAZ’dı!.. Otlağa çıkmış birer gergedan misali, ülkenin her tarafına yayılmış iş görmeye çalışıyorlardı. Ne yapalım, devlet politikası gereği idare ediyorduk… Değişen bir şey yok, halen de ediyoruz!..”

       Saat üçe geliyor ve yıldızlı, güzel bir gecede yolculuğumuz başlı­yor. Cefakâr ve vefakâr Land Rover’imizin içinde iki kişiyiz.
       Aslında, güneşin batışıyla doğuşu arasındaki zaman içerisinde ıs­sız bir araziden, her türlü pusuya müsait sayısız kritik noktadan geç­mek hiç de tehlikesiz bir yolculuk sayılmaz. Her an saldırı riski bulun­duğundan pek akıllıca bir hareket de değil! Ne yaparsınız ki, bazı gö­revlerin yürütülmesi sırasında delice işler de yapmak gerekiyor.
       Uzun bir yolu geçecek ve komşu il hududuna yakın bir yerden gö­revi devir alacağız. Aracın penceresini, hem biraz serin hava almak, hem de gökyüzünü bir havai fişek demeti gibi kaplayan yıldızlara bak­mak amacıyla sonuna kadar açıyorum. Bir süre sonra güneşin, sabah vaktinin son yıldızlarını söndürmek suretiyle parlak bir şekilde doğaca­ğını ve ufuk üzerinden yükseleceğini biliyorum.
       Sabahın dördünde, gökyüzünün etek kısımları ağarıyor ve ortalık neredeyse, içinden geçtiğimiz çıplak ve kuru arazinin detaylarını seçe­bilecek kadar aydınlanıyor. Çevremiz, ufka kadar uzanan ve sanki üzer­lerine kirli beyaz ya da kurşuni renkte bir Arap şalı örtülmüş gibi duran alçak tepelerle dolu.
       Zaman zaman, etrafındaki canlıların yaşam savaşı verdikleri kü­çük su birikintileri dikkatimizi çekiyor. Ötede beride, aralarında pek o kadar uzaklık bulunmayan köyler ya da mezralar görülüyor. Kimi yerde ise, nereden geldikleri belli olmayan, nereye gidecekleri bilinemeyen göçerlerin deve kılından yapılmış büyük çadırları göze çarpıyor.
       Güneşin ilk ışıkları yayılmaya başladığında, biz de hedefimize va­rıyor ve uygun bir yerde pusuya yatıyoruz. Daha saat altı bile olma­dan, her zamanki gibi boğucu, sıcak ve bol ışıklı bir günün başlaya­cağı anlaşılıyor.
       Hiç uykum yok… Şoför arkadaşıma, isterse biraz kestirebileceğini söylüyorum, ama o kabul etmiyor. Yol biraz hareketlenmiş. Önümüz­den, özel araçlar, askeri araçlar, otobüsler ve kamyonlar geçip gidiyor. Bir de, birbiri peşi sıra giden TIR’lar! Diğerleri neyse ama bu TIR’lar, üzerinde önemle durulması gereken araçlar.
       Konu TIR kamyonları olunca, onlar hakkında anlatılacak TIR do­lusu anı aklıma geliveriyor. Ancak, “Saddam’ın Sırça Sarayı”na malze­me götürürken geçen hafta şehrin içinde, tam önümüzde devrilen ve yirmi dört saatte talan edilen TIR kamyonu olayı haricinde çoğunlukla insanı rahatsız eden can sıkıcı şeyler.
       Gerçekten, şimdi durup dururken çok daha gerilere giderek, za­manın Gümrük ve Tekel Bakanı Tuncay Mataracı’nın veya Maliye Ba­kanı Ziya Müezzinoğlu’nun kardeşi A. Hikmet Müezzinoğlu’nun ve di­ğer saygıdeğer kişilerin TIR’larından bahsetmenin ne lüzumu var değil mi? Gazeteler her şeyi yazdılar, araştırmacı yazarlar yazılarında yeteri kadar yer verdiler, sonuçta adli makamlar da bir karara vardılar zaten. Hani, aklına getirdikçe insanın TIR’latacağı geliyor…
       Bilinmelidir ki, TIR’lar hiç de öyle küçümsenecek araçlar değildir. Biraz kurcalayacak olsak, memleketimizin yıllardır içerisinde bunaldığı, gerek manen ve gerekse maddeten büyük kayıplara uğratıldığı dönem­lerde meydana gelen hemen hemen bütün olayların arkasında, mutlaka bir kaçakçılık suçunun işlendiği ve kaçakçılık aracı olarak da genellikle TIR kamyonlarının kullanıldığı sonucuna varırız. Tabii, adam bisikletiyle, mobiletiyle götürecek değil ya, yuttu mu deveyi hamuduyla yutuyor!
       Yine bilinmelidir ki, TIR’lar çok marifetli ve güçlü araçlardır. Kırk-elli tonluk normal ticari yüklerinin yanı sıra muhtelif kaçak eşya, tekel maddesi, uyuşturucunun her çeşidi, silah ve her türlü mühimmat, her milletten mülteci-sığınmacı insan vs. taşırlar.
       Muhtelif ideolojileri tesis etmeye yönelik çabalarda, silahlı ayaklan­ma yolunu seçen örgütlerin dış finans kaynakları, bu örgütlere oldukça yüklü miktarlarda silah ve mühimmat yardımı yaparlar ve bu yardımları değişik araçlarla ulaştırırlar ki, burada TIR kamyonlarının önemi daha iyi anlaşılır.
       Bazı TIR’lar arada bir kazara(!) ele geçirilirler. Bu ele geçirmeler­de ya ispiyon ve ödül müessesesi çalışır ya da emniyet güçlerinin dik­katli bir şekilde yaptıkları takipler büyük rol oynar!
       Her nedense, gümrük kapılarında yakalanan TIR sayısı çok azdır ve gümrükçüler bu işi hep diğer kuruluşlara havale ederler. Forma­liteler eksiksiz, evrakların tamam mı? Cebinde de çay paran(!) var mı? Geç kardeşim! Dedik ya, onlar sorun yaratmayan, iyi niyetli insanlar­dır!
       Bazen de, örneğin; dost ve müttefik bir ülke olduğunu(!) her daim kanıtlayan Fransa gibi bir ülkeden, hayali Kürdistan Cumhuriyeti’nin başşehri olarak resmen lanse edilen bir şehrin belediye başkanlığına hibe edilip gönderilen onlarca otobüs hakkında sayısız ihbarlar ve sağ­lam duyumlar alınmasına rağmen, her ne hikmetse bu otobüslerin sağına soluna bakmayı kimse aklına getirmez ve onların koruma araçları eşli­ğinde, yapay bir tantana görüntüsü veren bir sürü çapulcuyla birlikte, önünden geçip gidişini seyrederler…
       Ve yine bilinmelidir ki, TIR’lar aynı zamanda iyi birer film çekim aracıdırlar! Münasip yerlerine yerleştirdikleri kameralarla, döner ob­jektifli fotoğraf makineleriyle, direksiyon sallamanın dışında bu sanatı kendisine hobi ve meslek edinmiş şoförler vasıtasıyla, gittikleri ülkele­re ait çok güzel belgesellerin ve manzara resimlerinin çekilmesine ara­cı olurlar…
       Güzergâhları üzerinde ne kadar resmi ve sivil tesis, fabrika vs. varsa, inşaat safhasından itibaren bu belgesellere konu edilir. Tabii, yol kenarlarında konuşlandırılmış askeri birlikler de bu çalışmalardan nasiplerini alırlar.
       “Military Security Zone – Askeri Güvenlik Sahası”… Bu gibi veya buna benzer levhalar, aslında yasak bir bölgeyi, içine girilmesi tehlikeli bir sahayı gösterir. Gösterir de, tel örgünün dışında her şey yine dene­timden uzak, yine serbesttir! Trafik vızır vızır işler… Geliştirilmiş gece veya gündüz kameraları çalıştırılır; filmler, fotoğraflar çekilir! Bu işte bir terslik vardır, vardır amma, çözüm kimdedir, nasıldır bilinmez!
       Aynı tarzda bir örnek daha verecek olursak; bizim hiçbir yetkili kuruluşumuz sayısını bilemez, ama bizi dikkatlice izleyen ve gözleyen bir komşu devlete sorduğumuzda, örneğin yol üzerlerindeki un fabri­kalarının kaç tane olduğunu bir çırpıda söyleyiverir!
       Her neyse, bizim Kapıkule ile Habur sınır kapılarımız arasındaki karayolu güzergâhı, dünyanın en yoğun TIR akışının sağlandığı ve belirli yerlerinde küçük büyük dinlenme tesislerinin yer aldığı bir böl­gedir.
       Kapıkule’den ya da İpsala’dan giriş yapan ve TIR taşımacılığında ağırlıklarını duyuran Romanya, Macaristan, Bulgaristan ve ara sıra da Yunanistan gibi ülkelerin kamyonlarından bazıları, duruma göre de­ğişik emniyet birimleri tarafından takip altına alınır.
       Diğerlerini bilemem, ama bizim açımızdan hoş ve değişik bir uğ­raştır bu… Hiç olmazsa, büroda oturup Güneydoğu Anadolu’da bağım­sız bir devlet kurulmasını amaçlayan dokuz ayrı kuruluşun teşkilât ya­pılarını ve örgüt şemalarını ezberlemekten daha zevkli bir çalışmadır!
       TIR’lar da, diğer kamyonlar gibi, genellikle alışkın oldukları birkaç yerde mola verirler. Hani yol üzerlerinde hep görürüz… Bir yol boyun­ca yirmi tane benzinlik vardır, ama bunlardan en fazla iki tanesi ağzına kadar kamyonla doludur. Benzin istasyonunun sahipleri, böyle bir ge­lişme karşısında hemen kocaman bir levha asarlar: “Kamyoncunun Yeri” diye! Bu gibi istasyonlardaki pompa görevlileri, otomobille ya­naştığınızda size dönüp bakmazlar bile.
       İşte böyle bir akaryakıt istasyonunun yakınındayız. Arkadaşımı araçta bırakarak, istasyona doğru yürüdüm. Sonra, sabah çorbası iç­mek amacıyla restoran kısmına geçip bir masaya oturdum. Çok geç­meden, sıcak domates çorbasının buğularına dalıp çıkıyordum ki, beklediğimiz TIR kamyonlarından birisini, istasyonun geniş alanı içerisinde park etmek için manevra yaparken gördüm.
       Tarif uyuyor, plaka tutuyordu! Bize bildirilen üç araçtı, ama diğer­lerinin de çok geçmeden burada olacağını tahmin etmek mümkündü. Artık bizim araca dönemezdim. Oturduğum masadan kıpırdamadan bir keyif sigarası yaktım ve beklemeye başladım.
       Az sonra şoför kapıda göründü. Elinde birtakım paketler vardı ve bir el çantası ile birlikte, kirli bir de yelek taşıyordu.
       Gerçi pek kalabalık bir istasyon değildi ve oturanların pek çoğu sadece bir şeyler yemek ve içmek için oturmuşlardı, ama onun telaşlı hareketlerle sağa sola bakındıktan sonra, yer bulma kaygısı olmak­sızın gelip yanımdaki masaya oturması, benim ilgimi çekmiş ve bana çok uygun bir pozisyon yaratmıştı. Artık onunla gerektiği şekilde ilgile­nebilirdim.
       Bu ilgim, onun arada bir dönüp kamyonunu park ettiği tarafa doğ­ru bakması ve sık sık saatini kontrol etmesiyle daha da arttı. Sanki di­ğer iki arkadaşını bekleyip beklememek arasında gidip gelen bir hal sergiliyor gibiydi.
       Orta yaşlarda, genç sayılamayacak hatlara sahip bir adamdı. Vü­cut ve yüz yapısından, onun katıksız bir Bulgar vatandaşı olduğunu söylemek mümkündü.
       Tam yemek siparişini vermesini beklerken, tekrar saatine baktığı­nı –ki, o sırada saat yediyi gösteriyordu– ve daha sonra yerinden kalkarak el çantasından çıkardığı küçük bir aletle restoranın oldukça geniş sayılabilecek tuvalet kısmına doğru yöneldiğini gördüm. Adam, ya ellerini yıkayacak ya da “Artık kes beni!” dercesine uzamış bulu­nan üç-beş günlük sakalını tıraş edecek diye düşündüm.
       Aslında fazla meraklı olmanın ve gereksiz işler yapmanın hiç de hoş bir davranış biçimi olmadığını bilmeme rağmen, o anda içimdeki şeytanın beni dürttüğünü ve kulağıma;
       “Hâlâ ne duruyorsun? Sana görevini sonuna kadar götürmeni öğ­retmediler mi? Onu nasıl yalnız bırakırsın?” diye fısıldadığını duyar gibi oldum.
       Hemen hemen aynı anda içeriye girdik. Bir taraftan, durup durur­ken ortaya çıkıveren küçük tuvalet ihtiyacımı gideriyor, bir taraftan da Bulgar şoförün ne yaptığını yan gözle kontrol ediyordum. Şimdi bana;
       “Sana ne be kardeşim, hiç mi tıraş olan bir adam görmedin?” di­ye sorabilirsiniz! Ne söyleseniz haklısınız!
       Adam, elindeki aletin fişini elektrik prizine sokmuş ve bir-iki “dit… dit…” sesinden sonra, onunla konuşmaya başlamıştı. Evet… Evet, ko­nuşmaya başlamıştı!
       İçimden;
       “Vah zavallı adam, hasta galiba… Bak, şimdi de kendi kendine ko­nuşuyor,” diye geçiriyordum ki, bu sırada adamın kullandığı sözcük­lerin ve konuşma tarzının pek de öyle olmadığını fark ettim.
       Sonra, ister istemez –hani, meraktan!– kulak kabarttım;
       “Hristu… Kopraşti?”(*)
       “…………”
       “Nema… Nema!”(**)
       “…………”
       Hay Allah… Neler oluyordu? Baktım, şeyim de bitmişti, ama bir süre daha pisuardan akan suyun sesiyle idare edebilecek durumday­dım…
       Konuşma devam ediyordu:
       “Nema… Niznam!”(***)
       “…………”
       Son derecede ilginç bir olayın tanığı oluyordum. Gerçi, elim de öylesine kalakalmıştı, ama kulaklarım hiçbir sesi kaçırmıyordu. Galiba, kedi olalı bir fare tutacaktım… Şeytanımın boynuzlarından öptüm…
       “Kırçma… Kırçma!”(****)
       “…………”
       Saatime baktım, tam üç dakika yirmi saniyedir aynı yerde dikilip duruyordum. Bu bir rekordu ve adamın tıraş filan olacağı da yoktu. Da­ha fazla bekleyemezdim. Ondan önce dışarıya çıkmam gerekiyordu.
       Biraz önce boşalttığım masaya yeniden oturmuştum ki, adamın arkamdan çıkıp geldiğini gördüm. Oldukça rahatlamış görünüyordu.
       Aslında benim ilgimi, Bulgar şoförün konuşma sırasında söyledik­lerinden çok, elektrik prizine sokulduktan sonra devreye giren şu en­teresan alet çekmişti. Bugüne kadar hiç böyle bir şey görmemiş ve duymamıştım. Ne radyoydu, ne de telsizdi; ama hem alıcı, hem de ve­rici bir özelliğe sahipti ve bütün bunları elektrik hatları üzerinden ya­pıyordu. Görünümü de çok basitti. Bir açma-kapama, birer de çağrı yapma, yani sinyal gön-derme ve konuşma düğmeleri vardı, o kadar!
       Biraz yan oturmuş olmama rağmen, bütün dikkatimle onu izliyor­dum. Bulgar şoförün gözü, yemeğini yediği sırada da dışarıdaydı. Di­ğer kamyonları beklediği açıkça anlaşılıyordu. Gerçekten çok geçme­miş, beklediği arkadaşları da gelmişti. Bu gelenler aynı zamanda, bize plakaları verilen diğer iki TIR’dı!
       Adam, kamyonların benzinliğe girdiğini gördükten sonra, eşyaları­nı olduğu gibi masada bırakıp onların yanına gitti.
       Dünya üzerinde şeytanının en fazla dürttüğü insanlardan biri ol­mam hasebiyle, derhal bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyordum. Çünkü şeytanım, sürekli olarak oramı buramı dürtükleyip duruyor ve ikide bir kulağıma doğru eğilip;
       “En azından merakını tatmin için şu aleti bir kere de sen denesen ne çıkar sanki?” diye fısıldıyordu.
       Gerekçeleri de sağlamdı hani… Şoförün ruhu bile duymaz, duysa bi­le şikâyet edecek bir şeyi olmazdı ki! Hem, kimi kime şikâyet ede­cekti? Burası, ona göre yabancı bir memleketti. Sonra, binlerce kişi­nin kaçak elektrik kullandığı, milyonlarca kişinin de hiç elektrik kullan­madığı bu memlekette, devletin elektrik hatlarını izinsiz ve ücretsiz kullanmaktan ne yaparlardı adamı? Ha, ne yaparlardı?
       Şeytanımı yine kıramamış ve birkaç saniye içerisinde aletin fişini en yakın prize sokup çalıştırmıştım! Kulağıma gelen bir sürü cızırtı­dan sonra, ilkin bir-iki cümle duyabildim, ama anlayamadım! Hattın öteki ucundaki bir başka Bulgar, herhalde benimle konuşmaya çaba­lıyordu.
       Elimden geldiğince hafif bir sesle;
       “Bulgartski… Nema!”(*****)
       “………?”
       “Türkski… Türkski!”(******)
       Bu sefer karşı taraftan kısık, ama anlaşılır bir ses geldi:
       “Alo… Komşi…”(*******)
       Cihazın “off” düğmesine bastıktan üç saniye sonra, ben dahil her şey yine eski yerindeydi.
       İçimden;
       “Demek aynı karayolu üzerinde hareket halinde olan Bulgar kamyon­ları, belirli saatlerde mola verdikleri sırada, birbirleriyle bu cihazlar va­sıtasıyla haberleşiyorlar,” diye geçiriyordum ki, adamlar geri gelip ma­salarına oturmuşlardı. Tabii ki hiçbir şeyin farkında değillerdi.
       Kullandıkları gerçekten ilginç aletlerdi. Sonradan bir uzman teknis­yenden öğrendiğime göre, bu cihazlar, ses dalgalarını aynı istikamette uzayan elektrik şebekesindeki mevcut akımın üzerine yüklüyorlar, karşı taraftaki alıcı da bu işlemin tersini yaparak onları tekrar ses dalgaları ha­line dönüştürüyordu. Ne pratik değil mi?
       Yalnız bu işlemin tek bir sakıncası vardı ki, o da, elektrik hatlarının dallanıp budaklanarak sağa sola dağılması halinde, ses netliğini aynı oranda kaybediyor ve parazit yapıyordu.
       Sonunda, birkaç dakika arayla istasyonu terk ettik ve onları bölge sorumluluk sahamızın sonuna kadar izledik. Hiçbir yerde durmadılar ve biz de herhangi bir sakıncalı davranışlarını tespit edemedik.
       Bu arada, sadece, önümüzde telsiz irtibatı kurduğumuz bir jandarma birliğinin normal yol kontrol araması sırasında, her üç kamyonda bulu­nan aletlere el konuldu ve böylelikle devlet elektriğinin izinsiz ve kaçak kullanılması da önlenmiş oldu… O kadar!
       Sonra biz yolumuza, onlar da yoluna gitti. Daha doğrusu, gittiğini tahmin etmek istiyorum. Çünkü zavallı şoförün, benim yaptığım müda­hale nedeniyle en kısa zamanda birilerine hesap vermek zorunda kalacağı veya Belen Adası’nda mecburi ikamete ya da sıcak Ortadoğu ülkeleri yerine Sibirya’nın buz tutmuş yollarında zoraki direksiyon salla­maya davet edileceği ihtimali ağır basıyordu.
       Ya, komşi… Sen aletini öyle ortalık yere bırakırsan, mutlaka kur­calamak isteyecek benim gibi meraklı biri çıkar değil mi?
       Her neyse, nereden nereye… Aradan seneler geçti, devir çok de­ğişti. Yerdeki karıncanın ağzındaki küçük lokmayı görebilen uydu ka­meralarına karşılık, şimdi herkesin, hatta ilkokul öğrencilerinin bile elinde birer cep telefonu var. Hani bazen ciddi ciddi dua ediyorum, akıllı bir müteşebbis çıksa da şu cihazlardan getirerek bizi teknolojik kıyametten kurtarsa…
       Ne güzel olurdu; ücret yok, fatura yok, fatura ödemek için banka kuyruklarında çile doldurmak yok! Buldunuz mu prizi, tak fişi bitir işi… Aynen öyle!

(*)             Hristov, ne yapıyorsun? (Konuşmalar Bulgarca cereyan ediyor)
(**)           Yok… Yok!
(***)         Yok, bilmiyorum!
(****)       Meyhane… Meyhane!
(*****)     Bulgarca… Yok!
(******)   Türkçe… Türkçe!
(*******) Alo… Komşu! (Bulgarlar, her nedense biz Türklere hep böyle hitap ederler?)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz