Günlerden Bir Gün!..

G

       “Çanakkale içinde Aynalı Çarşı… Ana ben gidiyom düşmana karşı… Pek çoğunuz, Darbekatör Hasan’ın tok sesle söylediği bu türküyü bilmez, bilirsiniz de ne anlam ifade ettiğini bilmezsiniz. Güzel bir türküdür; dinleyenlerde derin iz bırakır, bazılarında yaralar açar, açılmış yaraları kanatır. Zaten türkü de, bu özelliğinden dolayı 38 yıldır okunmaz oldu!..”

       “Babacan”, sabahın erken saatlerinde nöbetçi odasındaki küçük radyoyu açtığında Hasan Mutlucan’ın bu bilinen türküsünü duymuş, önce bir anlam verememiş, ancak ardından okunan bildiriyi işittiğinde, ola­ğanüstü bir iktidar değişikliğinin yapıldığının farkına varmıştı. Zaten çok geçmemiş, il merkezinden telefonlar, telsizler yağmaya başlamıştı.
       Emekliliğini çoktan doldurmuş, eski, ama çok eski bir karakol poli­siydi Babacan! Hiç de küçük sayılamayacak bir ilçenin emniyet amir­liğinde görev yapıyordu. Bütün arkadaşları onu sever sayarlardı. İşte bu yüzden ona “Babacan” adını takmışlardı. İlçede kaç yıldır çalıştığını kendi bile unutmuştu. Etliye sütlüye karışmaz, kimsenin kalbini kırmaz, gönül koymaz, resmi-sivil herkese gerçek bir “baba” gibi davranırdı. Görmüş ge-çirmiş, gençliğinde bir sürü vartalar atlatmıştı. Canlı bir ta­rih ya da ayaklı bir arşiv gibiydi!
       Bir telaş, bir koşuşturma arasında peş peşe emirler geliyor, bütün izinlerin kaldırıldığı, tayin ve nakillerin durdurulduğu bildiriliyor, dışarıda olan herkes görev başına çağrılıyordu. Bütün bunlar onu ilgilendirmiyordu. O, zaten görevinin başındaydı ve hiçbir yere de gitmeye niyetli değildi.
       Arkadaşları, üçer-beşerli gruplar halinde konuşuyorlar, kendi ara­larında bilmem kaç yüzüncü kez durum değerlendirmesi(!) yapıyorlar­dı. Onların bu hallerine yanaklarını titrete titrete gülerek;
       “Boşuna konuşuyorsunuz, geç kaldınız! Değerlendirmeyi yapa­cak olanlar yaptı bile,” diyordu.
       Yıllardır siyasilerin bir türlü beceremeyip yüzlerine gözlerine bu­laştırdıkları, defalarca söz verip de bir türlü sağlayamadıkları huzur ve güvenlik ortamına, sonunda askerler talip olmuşlar ve bu kez iddialı gelmişlerdi.
       Kurunun yanında belki birkaç yaş da yanacaktı, ama bu artık ka­çınılmaz bir sondu ve kim ne derse desin, sorunlardan bunalmış, çare arayan, fakat sesini çıkaramayan çoğunluğa göre, askerler gelişlerinde haklıydılar! Çünkü bu bir darbe değil, devleti, milleti ve vatanı kur­tarma harekâtıydı!
       Çeşitli kitap sayfalarında yazılıp çizilen, üç-beş satırla değinilen acı gerçekler ve memleketin gözle görülen hazin durumu, su götürmez bir şekilde, masum büyük çoğunluğu da etkiliyor, bu da yıllar boyu pu­suda yatmış bekleyen iç ve dış mihrakların, ihanet çetelerinin, bugünkü deyimiyle mafya babalarının ve yüzleri maskeli dost ve müttefik ülke­lerin işine geliyordu…
       Eğer bu harekât olmasaydı, memleket kolay kolay kurtuluşu olma­yan acı bir son ile karşı karşıya kalacaktı. Peki, eleştirilecek, karşı çıkıla­cak yanı hiç mi olmayacaktı? Tabii ki olacaktı, hem de fazlasıyla! Ancak, böyle bir sona kimler sebep olmuşsa, şimdi de ceremesini çekeceklerdi!
       Fazla demokratik ortamda yaşamak, demek ki birilerine iyi gelmiyor­du. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, bu sonucu hazırlayanlar ve memleketi uçurumun kenarına getirenler, demokratik bir ortamda ya­şama bilincine henüz erişememişlerdi… Sokaklar yürümekle aşınmamıştı belki, ama ne çare ki, demokraside çareler tükenmişti.
       Artık bütün kurum ve kuruluşlar, mahalli sıkıyönetim komutanlık­larının emrine girmek ve onlarla koordineli çalışmak durumundaydılar. Babacan, olacakları tahmin edebiliyordu. Ne de olsa, görmüş geçirmiş tecrübeli bir polis memuruydu.
       “Çok geçmeden gelirler,” diyordu. “Bütün bilgileri tek bir merkez­de toplayacaklar, olağan işler bunlar…”
       Bu kez yanılmıştı… Bilgileri gelip almadılar, yazı ile istediler. O gün, kendisinden on beş yaş küçük olan emniyet amiri, etekleri tutuşmuş gibi odanın ortasında dört dönüyor, bir köşede dikilen Babacan’ın söylediklerini can kulağı ile dinliyordu…
       “Amirim… Dernekler, sendikalar, ne bileyim siyasi partiler kanunlarına göre kurulup da, ilçemizde şubeleri bulunanların tüm kayıtlarını istiyorlar!”
       “Nasıl yapsak ki, Babacan?”
       “Hem, dosyalarda adı geçen bütün şahısların listelenmesini de istiyorlar!”
       “Eee…”
       “Doğru mu bu amirim? Bir dernek düşün… İlçede zaten kaç kişi var? Adama ‘Üye ol,’ demişler, o da olmuş… Ne yapsaydı yani? Herkes birbirini tanıyor. Mecbur kalmış olmuş. Bu gibilerin örgütsel faaliyeti falan yok! Çıbanbaşları, sağda da belli, solda da… Öyle değil mi?”
       “Öyle de…”
       “Ayrıca, bu bilgilerin hemen hepsi jandarmada da, kaymakam­lıkta da, bizim 1. Şube’de ve daha başka yerlerde de mevcut…”
       “Yani…”
       “Yani şu, amirim! Bizden aldıkları kayıtların üstüne, diğer yer­lerden de aynı doğrultularda bilgiler gelince, bir bilgiyi diğerinin teyidi anlamında kabul edecekler. Oysaki aynı bilgiler! Birçok kimsenin gereksiz yere canı yanacak!”
       “Anlıyorum…”
       “Dosyalar gider, bilgiler derlenir… Adamlar toplanır, sorgular yapılır, davalar açılır, cezalar verilir! Savcısı da fazla mesai yapar, hâkimi de… Kurunun yanında yaşı da yanar, ıslağı da… İşte böyle amirim! Ne diyorsanız, onu yapalım!”
       “Verelim Babacan, verelim! Bizden ne istiyorlarsa verelim!”
       Babacan, amirinin odasından çıkarken, bir yandan işe nereden başlayacağını düşünüyor, bir yandan da;
       “Ah, Darbekatör(!) Hasan ah! Durup durup bir türkü okuyor­sun… Bak ben dahil, binlerce kişinin başına maddi, manevi ne işler açıyorsun? Hani, sesinin güzelliğine bir diyeceğimiz yok, ama okuma be kardeşim… Okuma! Özellikle, ayın on ikinci günleri okuma! Çok canın çekiyorsa; banyoya gir, ne bilim, hamama git… Ne yaparsan yap, ama bir daha radyolarda falan sakın okuma,” diye söyleniyordu.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz