Gül ve Bülbül

G

       “Eğer ona kırmızı gül götürecek olursam, benimle dans edeceğine söz verdi…” diye yakınıyordu kendince genç üniversiteli. “Fakat benim bahçemde tek bir kızmızı gül bile açmıyor ki…” Bunları söylerken içi kan ağlıyordu.
       Bülbül, meşe ağacının tepesindeki yuvasında genç öğrencinin bu sözlerini duyduğunda, ağacın yaprakları arasından başını uzatarak, merak ve heyecanla devamını dinlemeye koyuldu.
       “Bahçemde bir tanecik olsun kırmızı gül yok!” derken, delikanlının sesi ağaçların arasında uzayıp gidiyor, âdeta yankılanıyordu. Bunları söylerken güzel gözlerinde yaşlar belirmişti.
       “Ah, şu mutluluk denilen korkunç duygu, ne de garip ayrıntılara bağlıymış meğer! Bilge insanların yazdıkları tüm eserlere yabancı değilim; felsefenin tüm gizemlerini öğrendim; sırlarına vakıf biriyim. Yine de, bilimin sunduğu bilgilere erişmiş olmama rağmen, tek bir kırmızı gül nedeniyle, şaşkınlık ve mutsuzluktan sürünüyorum. Tek bir kırmızı gül hayatımı cehenneme çevirmeye yetti!” Bu sözlerin ardından, gözleri tekrar yaşlarla doldu.
       Bülbül, “İşte, gerçek aşkı tatmış biri!” dedi. “Onu henüz tanımıyor olsam bile, geceler boyu hep onu sayıkladım. Her gece yıldızlara onun destanını okudum. Ve şimdi, karşımda duruyor işte! Saçları kömür karası, dudakları, tutkusunun gülü kadar kırmızı. Ama çektiği acı yüzünü fildişi rengine döndürmüş, kederi de alnına damgasını vurmuş.”
       Öğrenci kendi kendine fısıltıyla konuşmaya devam etti:
       “Yarın akşam Prens’in balosu var; benim sevdiğim de o baloda olacak. Âşığı olduğum güzel kıza tek bir kırmızı gül götürecek olursam, gün ağarıncaya kadar benimle dans edecek. Eğer sevdiğime tek bir kırmızı gül götürürsem, onu kollarımın arasına alabileceğim; omzuma dayanacak ve eli de gece boyunca avucumun içinde duracak. Ne var ki, bahçemde tek bir kırmızı gül bile yok! Bu yüzden baloda ben yalnızlığa mahkûm olacağım. Tek başıma bir köşede oturacağım ve sevdiğim beni görmezlikten gelecek. Beni hiç umursamadığını gördüğümde de, kalbim daha da kırılacak.”
       Bülbül, “İşte gerçek anlamda aşka tutulmuş birisi,” dedi. “Aşkıyla yanıp tutuşuyor! Benim şarkılarımda şakıdıklarımı, o tüm benliğiyle yaşıyor. Benim için sevinç ve mutluluk ifade eden her şey, onun için acı anlamına geliyor. Gerçekten de aşk müthiş bir şey; en muhteşem zümrütlerden daha değerli, bazen candan bile üstün. En güzel inciler ve değerli taşlar karşılığında bile satın alınamaz bir şey aşk. Herhangi bir pazaryerine gidip üzerinde pazarlık yapmanız da mümkün değil, çünkü aşk satışa sunulamaz, ona paha biçilemez. Aşk öylesine değerli bir şeydir ki, ne tüccarlar satabilir, ne de en hassas terazilerde tartılabilir.”
       Genç öğrenci sesli düşünmeye devam etti:
       “Yarın akşam, çalgıcılar yerlerini almış telli sazlarını çalıyor olacaklar. Benim sevdiğim de, harp ile kemanın tatlı nağmeleri arasında dans ediyor olacak. Müziğin ritmine uyup dans ederken, bir tüy kadar hafif olacak. O kadar zarif ve güzel dans edecek ki, ayakları bile yere değmeyecek. Bunu gören sarayın önde gelen yakışıklı gençleri, gösterişli giysisi içerisindeki sevdiğimin çevresinde dört dönecekler. O herkesle dans edecek, ben ise onunla dans edemeyeceğim; çünkü benim kendisine sunabileceğim tek bir kırmızı gülüm bile yok!” Bunları söyledikten sonra, genç öğrenci kendini yere attı ve yüzünü elleriyle kapatıp sesli sesli ağlamaya başladı.
       Delikanlının yanından, kuyruğu havada, hızla geçmekte olan yeşil, minicik bir kertenkele, “Neden ağlıyor ki?” diye sordu.
       Yorgun bir güneş huzmesinin ardından kanatlarını titreterek uçan bir kelebek, “Gerçekten de, niye ağlıyor ki?” diye söze karıştı.
       Bülbül, “O bir kırmızı gün nedeniyle ağlıyor,” diyerek meraklarını giderdi.
       İkisi bir ağızdan, “Bir kırmızı gül yüzünden mi?” diye bağrıştılar. “Ama bu çok komik!” Alay etmeye daha meyilli olan minik kertenkele, kelebekten fazla güldü bu söylenene. Kertenkele, hem yerde yuvarlanıyor, hem de kahkahalar atıyordu. Ancak, genç öğrencinin ıstırabını sadece bülbül anlıyordu. Sessiz sedasız meşe ağacındaki yuvasında oturup, aşkın gizemini düşündü durdu. Sonra, aniden kahverengi kanatlarını açarak uç-maya başladı. Ormanın patikaları üzerinden bir gölge gibi havalandı, dolana dolana uçtuktan sonra geniş bir bahçeye ulaştı.
       Çayırın tam ortasında, nefis bir gülfidanı duruyordu. Fidanı görür görmez, bülbül yeniden havalanıp ona doğru uçtu. Güzel gülfidanının sürgünlerinden birinin üstüne kondu.
       Bülbül, “Bana tek bir tane kırmızı gül verir misin?” diye rica etti. “Ben de sana, bunun karşılığında en güzel, en tatlı şarkılarımı söyleyeyim.”
       Gülfidanı, olumsuz tarzda başını iki yana sallayarak, “Ne yazık ki benim güllerim beyazdır,” yanıtı verdi. “Tıpkı denizin dalgalarındaki köpük ve dağların doruklarındaki kardan bile beyazdır benim güllerim. Yine de size bir öneride bulunayım. Kardeşim şurada, güneş saatinin çevresinde yetişti. Şu anda saatin her tarafını sarmış durumda. Ona bir uğrayın; olur ya, belki de o size aradığınız şeyi verebilir.”
       Böylelikle bülbül, eski güneş saatinin etrafında kök salmış gülfidanının yanına gitti. Ona da aynı ricada bulundu: “Lütfen bana tek bir kırmızı gül verin,” dedi. “Ben de bunun karşılığında sizin için en güzel, en tatlı şarkılarımı okuyayım.”
       Fakat bu fidan da, aynen kardeşi gibi, başını olumsuz tarzda iki yana sallayarak; “Benim güllerim sarıdır,” diye yanıt verdi. “Kehribar bir tahtta oturan denizkızının saçları kadar sarıdır benim güllerim. Ne zaman ki çayır biçme zamanı gelip de, orakçılar kesene kadar tarlalarda açan sarı nergis çiçeklerinden bile sarıdır benim güllerim. Yine de size bir öneride bulunabilirim. Diğer kardeşimize gidiniz. Kendisi öğrencilerin oturduğu evin penceresinin tam altında yetişti. Belki de o size aradığınızı bulmanızda yardımcı olabilir.”
       Bülbül, öğrencilerin penceresinin dibinde yetişen gülfidanının yanına gitmek üzere tekrar havalandı. Vardığında, ona da aynı ricada bulundu. Adeta yalvararak; “Bana tek bir kırmızı bağışlayınız,” dedi. “Bunun karşılığında ben de size, en güzel ve en tatlı şarkılarımı okuyayım.”
       Ne yazık ki, bu gülfidanı da olumsuz bir tavırla başını iki yana doğru sallayarak;
       “Benim güllerim tam aradığınız renkte, kan kırmızısıdır,” dedi. “Tıpkı bir güvercinin ayakları kadar, denizin derinliklerinde salınıp duran mercanlardan da kırmızıdır benim güllerim. Fakat ne var ki, dondurucu kış damarlarımı kuruttu, tomurcuklarım don yedi. Daha da kötüsü, fırtına sürgünlerimi kırdı. Bu nedenle, bu yıl hiç gül veremeyeceğim.”
       Bu sözleri duyan bülbül artık dayanamadı: “Benim istediğim tek bir kırmızı gül… Bir tanecik kırmızı gül! Benim o kırmızı gülü elde edebilmem için yapılabilecek hiçbir şey yok mu? Ne olur söyleyin bana, bunun bir çaresi yok mu?”
       Gülfidanı çekinerek, “Aslında bir yolu var…” dedi. “Ancak, o kadar korkunç bir şey ki, bunu söylemeye dilim varmıyor.”
       Bülbül, “Sizden rica ediyorum,” diye yakardı. “Lütfen neyse bana söyleyiniz. Ben korkmam… Ne olur!”
       Gülfidanı, bu yalvarmalar karşısında sırrını açıklamak zorunda kaldı:
       “Gerçekten kırmızı bir gülü bu kadar çok istiyorsan, o zaman, o kırmızı gülü ay ışığında söylediğin namelerden kendin yaratacak ve rengini kendi yüreğinin kanıyla vereceksin. Bütün gece boyunca, sadece benim için şarkılar söyleyecek ve bu sırada kalbini benim dikenlerimden birine dayayacaksın. Sabaha kadar şarkılarını söylemek zorundasın, ta ki benim dikenim senin yüreğini delene kadar. Ondan sonra, senin yaşam gücün ve kanın, benim damarlarımın içine boşalacak ve sonsuza kadar benim olacak.”
       Bülbül, “Ölüm, tek bir kırmızı gül için çok yüksek bir bedel!” diye seslendi. “Yaşam ise, her şeyden daha üstün, en değerli şeydir oysa. Bir düşünün; yemyeşil ormanlarda yaşayıp, güneşi tüm görkemiyle görebilmek, gökyüzündeki ayı nadide bir inci gibi seyredebilmek ne hoş şeydir. Akdikenlerin iç bayıltıcı kokuları, vadilerdeki mavi çançiçeği, kırda ve çayırda biten funda çiçekleri ne güzel, ne sevimlidir. Ama aşk… Aşk yaşamdan da üstün bir şeydir. Bu nedenle, bir insanın sevgi dolu kalbiyle kıyaslanacak olursa, bir kuşun yüreğinin ne önemi olabilir ki?”
       Bu sözleri söyledikten sonra bülbül, kahverengi kanatlarını açıp uçmaya başladı. Bir gölge gibi bahçenin üzerinde süzüldü durdu, sonra ormanın derinliklerine bırakıverdi kendini.
       Genç öğrenci ise, bülbülün onu bıraktığı şekilde, çimenlerin üzerine uzanmış için için ağlıyordu. Güzel gözlerindeki yaşlar dinmek bilmiyordu.
       Bülbül, genç öğrenciye müjdeli haberi verdi:
       “Gözün aydın… İstediğin oldu!” dedi. “Bak, şimdi mutlu olmalısın! Çok kısa sürede kırmızı gülüne kavuşacaksın. Ben onu ay ışığında, kendi şarkılarımdan senin için yaratacağım. Kendi yüreğimin kanıyla boyayacak, ona hayat vereceğim. Bunun karşılığından senden istediğim tek şey, aşkına tümüyle sadık kalman olacaktır. Çünkü gerçek aşk, felsefeden de bilge, kudretten de müthiş bir şeydir. Alev rengindedir aşkın kanatları, bedeni de kor sıcaklığındadır. Bal kadar tatlıdır aşkın dudakları, soluğu kutsal şarap gibi kokar.”
       Genç öğrenci, yattığı otların üzerinden başını kaldırdı; bülbüle baktı ve dinledi. Ancak onun kendisine neler anlatmaya çalıştığını anlayamıyordu bir türlü. Çünkü o, kuşdilini değil, sadece kitaplarda yazılı olan şeyleri anlayabiliyordu.
       Fakat yaşlı meşe ağacı çok duygulandı. Çünkü o, dallarının arasında kendine yuva yapmış minik bülbülün neler söylemeye çalıştığını anlıyordu. O, minik bülbülü çok, ama çok seviyordu.
       Ağır ağır konuşarak, “Bana son bir şarkı oku,” diye yalvardı. Yaşlı meşenin sesi çok zor duyuluyordu. Fısıltı halinde, “Çünkü sen buradan ayrıldıktan sonra, ben çok yalnız kalacağım,” dedi.
       Böylelikle minik bülbül, can dostu meşe ağacı için şakıyıp, birbirinden güzel şarkılar okudu. Bülbülün sesi, gümüş bir testiden dökülen berrak ve tatlı bir suyun ki kadar tiz ve güzeldi. Bülbülün söylediği şarkılar, suyun saflığı ve temizliği kadar ferahlık verdi meşe ağacının içine.
       Şarkılar sona erdiğinde, genç öğrenci yerinden doğruldu ve çantasından bir defterle bir kurşunkalem çıkardı. “Doğrusu zevk sahibiymiş bu bülbül,” dedi. Ardından, odasına gitmek üzere yavaş yavaş yola koyuldu. Yürürken kendi kendine konuşuyordu:
       “Ayrıca, şeklen de olsa, müthiş bir yeteneği olduğu inkâr edilemez. Ama gerçek anlamda, icra ettiği sanata uygun duygulara da sahip midir acaba? Buna benim yanıtım, korkarım ki ‘hayır’ olacaktır. Büyük olasılıkla, tıpkı o da diğer sanatkârlar gibidir… Sadece gösteriş, işin havası ile fiyakasında! Gerçek anlamda sanatkâr ruhunun gerektirdiği duyarlılıklardan yoksun biri olduğu kesin. Her şeyden önce samimiyet yok. Büyük ihtimal, kendini bir başkası için feda edemez bu gibiler. Onun yaşamının odak noktası salt müziktir; Tanrı bilir başka hiçbir şey düşünemez. Sanatkârların ne kadar bencil olduklarına tüm dünya âlem şahittir. Yine de hakkını vermek gerek; sesinde bazı güzel tınılar da yok değil hani. Ama ne acıklıdır ki, somut birtakım çıkarları olmadan, sanatkârlar bu güzel yeteneklerini icra etmenin anlamı olmadığına inanırlar.”
       Bu sözleri söyledikten sonra, genç öğrenci ormandan ayrıldı ve odasına geri döndü. Tek kişilik küçük yatağına uzandı ve aşk üzerine düşüncelere daldı. Kısa süre sonra da, yün yatağı ve yorganının sıcaklığıyla uykuya dalmış, mışıl mışıl uyuyordu.
       Ay gökyüzünde göründüğünde, bülbül havalanıp gülfidanına doğru uçtu. Minik göğsünü gülfidanının dikenlerinden birisine tereddütsüz dayayıverdi. Ve bütün gece boyunca, bu durumda nağmeler söyledi, şarkılarla kendinden geçti. Pırıl pırıl parıldayan ay, saf bir kristal tanesi gibi gökyüzünde bülbülü dinledi. Gecenin karanlığında sanki daha bir büyüdü.
       Bülbül gece boyunca şakıdı. Şarkılarını okudukça, diken minik göğsünün daha da derinlerine saplanıyordu. Canı, kanı, gittikçe bedeninden çekiliyordu.
       İlk söylediği şarkı, genç erkekle güzel kızın kalplerinde yeni yeşeren aşklarını konu alıyordu. Bu şarkıyı söylerken, gülfidanının en üst sürgününde, yaprak yaprak muhteşem bir gül açtı. Her bir yaprak, bir başka taze yaprağın boy vermesine yol açtı; aynı bir nağmenin bir başka nağmeye yol açması gibi.
       Gül gonca verdiğinde, ilkin nehrin üzerindeki sis bulutları kadar kireç rengindeydi; aynı gün ağarırken görülen beyazlık ya da sabah sessizliğinin alacakaranlığı kadar soluk ve uçuk gümüşî bir renkteydi. Gülfidanının tepe noktasında açan bu gül, parlak bir aynanın veya bulanık ve renklerden yoksun bir nesnenin göle vuran gölgesi nasılsa, işte öyleydi.
       Gülfidanı, bülbülden, kendisini dikenlerin üzerine daha fazla yaslamasını, o minicik yüreğini daha da bastırmasını istedi.
       “Minik yüreğini daha fazla bastırmalısın küçük bülbül!” diye seslendi. “Yoksa yakında gün ağaracak ve senin gülün oluşmadan yeni bir gün doğmuş olacak!”
       Böylelikle minik bülbül, göğsünü dikene daha sıkı yasladı ve bunu yaparken şakıması yükseldi, daha tiz hale geldi. Bülbül, kadın ve erkekler arasında var olan ruhsal dünyada, ihtirasın doğuşunu dile getiriyordu şarkılarında.
       Ve sonunda, gülün yapraklarının üzerine, incelikle bezenmiş birkaç damla kırmızı kan akıttı. Gülün yaprakları, tıpkı damadın dudaklarının ilk kez öptüğünde, taze gelininki gibi pembemsi bir hal aldı. Yine de diken, bülbülün kalbine henüz tam oturmamıştı. Bu nedenle gülün yaprakları halen bembeyazdı, çünkü gül goncasının yüreğini, ancak ve ancak bir bülbülün yüreğinin kanı kırmızılaştırabilirdi.
       Yaşlı meşe ağacı, minik kuşu, kendisini dikene daha fazla bastırması için uyardı:
       “Bedenini daha güçlü yaslamalısın minik bülbül!” dedi. “Daha fazla bastırmalısın, yoksa gül bitmeden gün doğacak!”
       Bunun üzerine bülbül, göğsünü daha da fazla dayadı dikene. Gülfidanının dikeni sonunda kalbine saplanmıştı. Bülbülün tüm bedeni, aniden doğan bir acıyla sarsıldı. Bir anda duyduğu bu büyük acıyı tanımlaması olanaksızdı. Sanki yanıyordu; duyduğu öyle büyük bir acıydı ki.
       Şimdi şarkısı daha bir acılı, daha bir tiz geliyordu kulağa. Şu anda mezarda bile olsa ölmeyecek olan, ebediyen yaşayacak olan aşktan ilham alıyordu şarkısında. Öyle bir aşkın nağmelerini okuyordu ki, bu aşk ancak ölümle açıklanabilirdi.
       Sonuçta öyle güzel, öyle muhteşem bir gül oluştu ki, adeta cennet bahçesinin bir gülüydü; yaprakları sanki morla bezenmiş, yüreği ise yakut rengine bürünmüştü.
       Ne yazık ki, bülbülün sesi gittikçe zayıflıyordu, şakıması pek duyulmaz olmuştu. Küçük kanatları ağır ağır titremeye başladı, gözlerine ölümün ince perdesi indi. Şarkılarının nağmesi giderek soldu ve sonunda durdu. Bülbülün boğazına bir şeyler düğümlenir gibi oldu. Son bir kez coşkulu bir haykırışın ardından, yaşamı ebediyen sona erdi.
       Söylenen bu son şarkıyı gökyüzündeki gümüş renkli ay duydu, ama kısa süre sonra unutup yoluna devam etti.
       Son şarkıyı kırmızı gül de duymuştu. O da bir an için ürperdi, ama sonra yapraklarını serin sabah esintisine doğru açarak, sere serpe kendini sergilemeye koyuldu.
       Şarkının son nağmeleri, yankılanarak uzak dağlardaki karanlık kuytulara kadar ulaştı ve uyuyan herkesi rüyalar âleminden uyandırdı. Denizlerin üzerinde bile yankılandı nağmeler ve akan sular, bu nağmeleri uzak diyarlara taşıdı.
       Gülfidanı, “Görüp seyrediyor musun olanları?” diye sordu heyecanla. “Artık genç öğrencin muradına erdi!”
       Fakat ne yazık ki, bülbül artık yanıt veremiyordu güle; kalbine saplanan dikenle minik bedeni çimenlerin arasına düşmüş, cansız yatıyordu.
       Öğleye doğru, genç öğrenci penceresini aralayarak dışarıya bir göz attı. Gördüğü manzara karşısında dili tutulmuştu. Pek sevinçliydi doğrusu, içinden gülüp oynamak geliyordu. “Bu ne büyük şans, ne büyük bir rastlantı!” diye haykırdı. Bayram eder gibi bir hali vardı. “Şu hale bir bakınız; kırmızı bir gül işte! Bugüne kadar hayatımda böylesine güzel kırmızı bir gül görmedim doğrusu; tam anlamıyla olağanüstü! Şundan eminim ki, bu kırmızı gülün de pek uzun ve de hecelenmesi güç Latince bir ismi vardır mutlaka; bilimin onu tanımlamamış olması imkânsız!”
       Bunları söyledikten sonra, yere doğru uzanıp kırmızı gülü koparıverdi. Ardından şapkasını taktı ve elinde güzeller güzeli kırmızı gül ile birlikte, koşa koşa profesörün evinin yolunu tuttu.
       Profesörün kızı, evlerinin kapısının eşiğinde oturmuş, mavi ipekten bir yumağı sarmakla meşguldü. Ailenin süs köpeği, genç kızın dizinin dibinde oturmuş uyukluyordu.
       Genç öğrenci, “Size kırmızı bir gül getirecek olursam benimle dans edeceğinize söz vermiştiniz,” dedi. “İşte, size dünyanın en güzel kırmızı gülünü sunuyorum ben de. Bu akşamki baloda, bu güzel kırmızı gülü kalbinizin üzerine takacak olursanız eğer, mutlu olacağım. İkimiz dansa kalktığımızda, size sizi ne kadar çok sevdiğimi anlatacaktır bu kırmızı gül!”
       Ne var ki, genç kız dudak bükerek;
       “Korkarım ki, bu geceki baloda giymeyi düşündüğüm giysiye pek uygun değil,” dedi. “Dahası, saray danışmanının yeğeni bana gerçek mücevherler hediye etmiş bulunuyor. Daha bugün göndermiş. Herkesin bildiği bir şeydir bu: Mücevherler, en güzel çiçeklerden daha değerlidirler. Bunu herkes gibi sizin de bilmeniz gerekir.”
       Genç öğrenci sinirli bir tavırla, “Gerçekten siz çok nankör biriymişsiniz!” diyerek, kırmızı gülü sokağa fırlatıverdi. Güzelim kırmızı gül, yakın bir hendeğe düştü ve üzerinden bir atlı arabanın tekerleği geçiverdi.
       Genç kız fena halde kızmıştı. “Bana nankör diyorsunuz ha?” diye bağırdı. “Hem ben size bir şey söyleyeyim mi? Siz son derece kaba birisiniz. Ayrıca siz kim oluyorsunuz da beni eleştiriyorsunuz? Alt tarafı bir öğrenci parçası! Şuna hiç şüphem yok ki, sizin ayağınızda başdanışmanın yeğeninin çizmesinde olduğu gibi gümüş bir toka dahi yoktur!” Bu son sözleri söyledikten sonra, sinirli bir biçimde eve girip kapıyı genç delikanlının yüzüne kapattı.
       Genç üniversiteli öğrenci, sevdiğinin evinden uzaklaşırken, “Aşk ne anlamsız, ne aptalca bir şeymiş!” diye söylenip duruyordu. “Mantığın yarısı kadar bile olsun, hiçbir şeye yararı yok doğrusu. Ne de olsa aşk, herhangi bir şeyi ispatlamıyor. Dahası aşk, hiçbir zaman gerçekleşmesi olanaksız, gerçek dışı şeylerden söz ediyor. Gerçekten de aşk, hiç de mantıklı bir şey değilmiş doğrusu; insanı gerçek olmayan şeylere inanmaya zorluyor. Oysaki yaşadığımız çağda, mantık ve somut olan geçerlidir. Bir düşüncenin işe yarar olması, bu devirde her şeyin başıdır ne de olsa. Bu yüzdendir ki, kendimi tekrar felsefe öğrenimine adamaya ve metafizik üzerine yoğunlaşmaya karar verdim.”
       Bunları söyledikten sonra, genç üniversiteli öğrenci, gerisin geri odasına döndü ve bir süre önce kaldırdığı kalın bir kitabı, tozlu raflardan indirerek okumaya başladı…

       (Yazan: Oscar Wilde-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi