Madam Bovary

M

Romanın Başlıca Karakterleri:
       Charles Bovary: Normandiya bölgesindeki küçük bir kasabanın askeri doktoru. Emma Bovary’nin sadık kocası. Olağan, vasat bir insan; iyi niyetli, uysal ve ihtirassız.
       Heloi se Dubue: Birinci Madam Bovary; orta yaşlı çirkin bir dul; dırdırcı, kıskanç bir kadın.
       Emma Bovary: Hikâyenin baş rolünü oynayan kadın; Charles Bovary’nin ikinci karısı. Bir köylünün kızı olmasına rağmen, yerine getirilmesi mümkün olmayan romantik ilhamlar peşinde gitmesinden dolayı hayatından sürekli şikayet eder.
       Berthe Bovary: Charles ve Emma’nın yegâne çocukları.
       Charles Denis Bartholome Bovary: Charles Bovary’nin babası; emekli bir subay. Ele aldığı hiçbir şeyi başarıya ulaştıramaz; sefahata dalar.
       Madam Bovary senior: Charles’ın annesi; evin hâkimi gelinini kıskanır.
       Rouault: Emma’nın babası. Varlıklı, basit, samimi, zinde, rahatına ve ailesine düşkün bir köylü.
       Marquis d’Andervillers: Mahalli bir politikacı ve eski bir aristokrat ailenin mensubu. Bovary’leri yemeğe davet eder ve Emma’ya iyi bir hayatın ne olduğunu gösterir.
       Leon Dupuis: Bir avukat katibi; Emma’nın sevgilisi olur. Güçlü veya derin bir karakteri yoktur; kadın onu cazip bulur, çünkü kadının davranışını yansıtır ve onun hislerini benimser.
       Rudolphe Boulanger: Bir kır centilmeni; Emma’nın bir diğer sevgilisi, bencil ve şehvani. Onun indinde bu ilişki vakit geçirmekten başka bir şey değildir.
       Homais: Mahalli eczacı. Voltaire’nin geleneğinden bir anti-ruhban. Kendisini, aydınlanmanın ve gelişmenin kuvvetlerini şahsında tecessüm ettiren biri olarak görür ise de, gerçekte sathi, mağrur, iddiacı ve kendi çıkarını düşünen biridir.
       Bournislen: Bir köy papazı; çalışkan, tahayyül gücünden mahrum biri.
       Doktor Lariviere: Houfleur’lu tanınmış bir hekim.
       Lheureux: Emma’yı mali yıkıma sürükleyen vicdansız bir esnaf.
       Guilloumn: Bir avukat.
       Hippolyte: Seyis yardımcısı bir çocuk.

Romanın Özeti:
       Yer Normandiya; çağ 19’uncu asrın ikinci çeyreği. Emekli bir subayın oğlu olan Charles Bovary –ki sağlam yapılı, çalışmakta istekli olmayan ve tahayyül gücü zayıftır– adında, kır bölgesinde büyümüş bir çocuk, okula gitmek üzere Rouen’e gelir. Büyük bir yeteneği yoksa da, annesinin zoru ile nihayet bir sağlık görevlisi olmayı başarır. Annesi, onun Tostes adlı küçük bir kasabada mesleğini yürütmesi imkanını sağlar ve hatta evlendirir. Kadın, Charles’den çok daha yaşlı bir duldur; Charles üzerinde hâkimiyet kurar ve kıskançtır.
       Charles, kendisine başka zevkler bulur ve hastalarından biri olan Rouault adında zengin bir çiftçi ile dostluk kurar. Adamın, eğitimini rahibelerin yönettiği bir mektepte tamamlayan, zevk sahibi, nazik tavırlı biri olduğu iddiasında Emma adında güzel bir kızı vardır. Charles’ın karısı kıskançtır, fakat bir kanama sonunda ölmesi, onu resimden çıkarır ve Charles artık, bir müddet bekledikten sonra Emma ile evlenebilecek duruma gelir. Onun indinde, evlilik bir aşk oyunudur ve Charles, sakin, gösterişsiz tavırlarıyla tamamen mutlu biridir.
       Öte yandan, Emma, zevklerini çağın hissi roman ve şiirlerinden almış bir romantiktir. Evlilikte, okuduğu kitaplardaki gibi, derin bir hissi bağlılık bulacağını umar. Fakat balayından sonra, canı sıkılmaya başlar; bu vurdumduymaz, ihtirassız adamla geçirdiği rutin hayatın, rüyalarında yaşattığı evlilik olabileceğine inanmaz. Hele Markis d’Andervillers’in yemek ve balosuna davet edildiği zaman huzursuzluğu artar. Zengin ve lüks hayata şöylece bakışı dahi, Tostes’ten daha da fazla hoşnutsuzluk duyması için yeterlidir. Artık moda dergileri okur, Paris’te yaşamanın hayalini görür ve burjuva evine bir miktar zarafet vermeye çalışır. Nihayet çaresizlik ve can sıkıntısı, hastalık arızî şekilde görülür ve Charles, kadının sıhhati uğruna (o sırada hamiledir) Yonville I’Abbaye adında küçük bir ticaret kasabasına taşınır.
       Yonville, uyuşuk, belirli bir özelliği bulunmayan bir yerdin. Bovary’lere hoş geldiniz diyenler arasında, yeni doktor üzerinde iyi bir izlenim bırakmak ve onun desteğini sağlamak isteyen Monsieur Homais adındaki eczacı ile avukat katibi Leon, Emma’nın romantik hayallerini paylaşmak suretiyle onun üzerinde iyi bir intiba bırakmak isterler. Bovary, her zamanki rutin yaşayışına başlarken Emma, kendisinin Leon’a âşık olduğunu sanır, bu hayallerle yaşar. Bu gerçekleştirilmemiş veya hatta belirtilmemiş bir aşktır. Bu hayata artık tahammül edemeyen Leon, Paris’e gitmek üzere kasabadan ayrılır.
       Bütün hislerini kaybeden Emma şimdi, civarda yerleşen ve çağa ayak uyduran centilmen bir çiftçinin, Rudolphe Boulanger adlı bir bekarın ilgisini çeker. Kadın onun metresi olur. Bu ilişki, Boulanger için hoşça vakit geçirmekten başka bir şey değildir. Fakat Emma uzun zamandır hasretini çektiği gerçek bir aşkın ümidini taşır. Gittikçe pervasızlaşan Emma, her gün biraz daha müsrifleşir ve kocasının haberi olmaksızın kasabadaki dükkan sahibi Monsieur Lheureux’a çok fazla borçlanır.
       Bu arada Homais, Charles’ı bir handa mahalli seyis yardımcısı olan Hipolyte adındaki bir çocuğun düztaban ayaklarının ameliyatla düzeltilmesine ikna eder. Emma da, nihayet, kocasının kendi mesleğinde başarılı olması için eline fırsat geçtiğine inanır ve o da Charles’ı zorlar. Charles’ın, bu konuda gerekli mahareti yoksa da, ameliyatı yapar. Çocuk kangren olur ve bacağı kesmek için bir cerrah çağrılır. Hastanın haykırışları kasabada yansırken, tüm ümidini kaybeden ve mahcubiyetten sokağa çıkamayan Charles evinde oturmaya mecbur kalır. Artık kocasından tiksinen Emma, Rodolphe’la kaçmaya karar verir. Rodolphe ise Emma’dan bıkar ve devamlı bir ilişki kurmak istemez. Kadına bir mektup göndererek, aralarındaki ilişkiyi kopardığını söyler. Emma, nöbet geçirir, sarsılır, çırpınır ve aylarca hasta yatar. Gayet yavaş iyileşen kadın, bir ara kendisini dine verir ve daha önceleri nasıl şevk ve heyecanla kendisini zinaya verdi ise, aynı şekilde dine sarılır. Nihayet iyileşir ve kocası onu Rouen operasına götürür. Orada, Paris’ten çok daha fazla dünya görmüş ve sofistike davranışla dönen Leon’a tesadüf ederler.
       Emma, şimdi Leon’la ilişki kurar ve musiki dersi bahanesiyle haftada bir defa Rouen’e giderek Leon ile buluşur. Bu yolculukları karşılamak için Lheureux’tan borç alır ve kocasını ikna ederek, onun mali işlerini de noter kanalı ile kendisine aktarır. Kadın, bu gücünü, kocasının haberi olmadan hastaların ödeyeceği ücretlerin kendisine verilmesinde ve hatta emlak satmak için kullanır. Nihayet, Leon ile kurduğu ilişki de normal seyrini tamamlar; zira adam, bu ilişkinin, kendi mesleki hayatında yükselmesini engelleyeceğini gördüğü gibi, Emma da, zinanın evlilik kadar bayağılaşabileceğini anlar. Bir gün, Leon’la kavga ettikten sonra, eve döndüğü zaman, yirmi dört saat zarfında 320 frank ödemesi gerektiği ile ilgili olarak mahkeme kararının kendisine iletildiğini görür.
       Emma, şimdi ümitsizlik içinde yarı çılgın bir haldedir. Tefecilere koşar, geri çevrilir. Leon’u, zimmetine para geçirmeye ikna eder ve kendisine gayet soğuk muamele eden Rodolphe’a yalvarır. Yardım etmesi için gittiği bir avukat, onun bu durumundan istifade etmek ister. Sonunda çılgıncasına, Homais’in dükkanına girer; yardımcısını, ecza deposunun anahtarını kendisine vermeye zorlar. Avuç dolusu arsenik yutar ve ölmek için evine gider. Kadının çırpınışları arttıkça, Charles, felce uğrayacak kadar paniğe kapılır ve Honfleur’dan çağrılan tanınmış doktor da iş işten geçtikten sonra gelir.
       Cenazeden sonra Charles, derin bir kedere boğulmuş olmasına rağmen, evin işlerini bir düzene koymaya çalışır. Tedricen, karısının insafsızlığını ve sadakatsizliğini öğrenir. Nihayet, Rodolphe ve Leon’un mektuplarını da bularak, Emma’nın, kendisini sevmemiş olduğunu anlar. Tamamen perişan bir halde, kısa bir müddet sonra o da ölür ve kızı Berthe, büyütülmesi için büyük annesinin yanına gönderilirse de, kadın o yıl ölür ve Berthe ardından, kızı bir fabrikada işçi olarak çalıştırmak zorunda kalan fakir teyzesinin yanına gönderilir. Homais, diğer taraftan, zenginleşir ve bir sürü hileli ve dolambaçlı ve kendi kendisini reklam eden bayağı yollardan geçtikten sonra en büyük ihtirasına kavuşur; kendisine Fransız devletinin şeref madalyası verilir.

Romana Eleştirel Bakış:
       Don Kişot’un şövalyelik çağı için yaptığını Madam Bovary romantik hareket için yapar. Flaubert’in gayesi –bir zamanlar kendisinin de geçerli saydığı– romantizm hareketinin prensip ve hislerini inceleyen ve onları ciddiye alan boş kafalı bir kadının nasıl felakete sürüklendiğini göstermekti. Bunu yaparken, kendi içinde cinleri de çıkarmak istiyordu. Onun, huysuz, çaresizlik içinde, hayaller dünyasındaki şahsiyeti öylesine mükemmeldir ki, Fransız diline yeni bir kelime getirdi: Bovarizm.
       Flaubert, karakterleri hakkında hüküm vermek istemediğini söyledi. Kendisini, beşer aptallıklarının açık kafalı ve serinkanlı bir gözlemcisi olarak gördü. Gerçekte, karakterleri hakkında kuvvetli kanaatlere sahip ve onların kimler olduklarında da bizi şüphe içinde bırakmaz. Besbelli ki, Emma’yı sevmiyor; fakat kendi şahsiyetinde de, bu kadının şahsiyetinden bir parça bulunduğunu idrak ettiğinden, bu hal, kadına olan tutumunu muğlaklaştırıyor. En acı alaylarını, Flaubert’in, Fransız orta sınıfında nefret ettiği her şeyi tecessüm ettiren eczacı Homais’e saklamıştır; çıkarcı, bayağı, gösterişli ve aptal. Öte yandan, ihtiyar köylü Rouault, sempati duyularak ele alınıyor ve uyuşuk ve sönük Charles Bovary de, olduğundan başka bir şekilde görünmek istemediğinden, şefkatimizi, hatta hürmetimizi kazanıyor.
       Flaubert’in başlıca silahı istihza ve kahramanlarına herkesin söylediği sözleri söylemektir. Bunun en iyi bir örneği Emma ve Rodolphe arasındaki aşk diyaloğu arasına sıkıştırdığı, yönetim kurulu başkanının, zirai panayırdaki en iyi beslenmiş domuz ve iyi bir şekilde hazırlanmış gübrelerin sahiplerine mükafat verdiği nutkudur. Romanın diğer bir sayfasında, Emma’nın müphem ve köpüklü hasreti kısa bir cümle ile anlatılıyor: “Kadın, ölmek istedi ve Paris’te yaşamak istedi.” İkinci derecedeki olaylar dahi istihzai maksatlara çevrilir: Justin adındaki çocuk, Emma’nın mezarında ağlarken, zangoç, kendisini patates çalan biri sanır.
       Şuurlu bir realis olduğundan, Flaubert, hikâyesindeki her teferruatı gerçeklerle yoğurmayabilhassa dikkat etti. Gerçekten de, karısının sadakatsizliği ile perişan bir şekilde ölen Normandiyalı bir kasaba doktoru vardır: Yonville kasabası ise gerçekte, Honfleur yakınındaki Ry idi. Yine, ikinci derecedi bazı karakterlerin hakiki kimseler oldukları anlaşıldı ve kitaptakahredici bir tarzda karikatürize edilen Homais’e gelince, Normandiya’daki her eczacının Flaubert’e bu yüzden hakaret ettiği söylenir.
       Flaubert’in realizmi, genellikle, can sıkıcı, alelade objeler üzerinde harcanır; fakat Emma’nın ölümünü anlatan manzarada olduğu gibi, Zola’nın natüralizmine öncülük eden korkunç veya tiksindirici teferruatın anlatıldığı zamanlar da vardır (Fllaubert’in, bu manzarayı anlatmak için kendisini arseniğin tadına bakacak kadar yoğun bir çalışmaya verdiği ve bu yüzden de hasta olduğu söylenir). Diğer teferruat, semboller oldular: Emma, birinci Madam Bovary’nin gelinliğinde taktığı solmuş çiçeği gördüğü zaman, parmağını, çiçeğin tutturulduğu tele takar ve kendisinin öldüğü zaman ne olabileceğini düşünür.
       Flaubert’in ünlü üslubu, bugün dahi daha iyisinin bulunmadığı standartlar getirdi. Onun, sadece yerinde değil, tamamen yerinde kelimeleri, saplantı denecek bir şekilde bulmaya çalışmasını, şüphesiz en iyi anlayanlar Fransız okuyucularıdır. Tercümede dahi, kitabın dikkatli mimarisi derhal belli olur; bu arada, bazı paragraf ve cümledeki ritmik ahenk de delil olarak gösterilebilir. Okuyucu, mesela bir çok bölümlerin sonundaki kısa ve tam değerleriyle ifade edilmemiş cümlelerin tesirlerine dikkat etmelidir. Üzerinde bilhassa hiç durulmadığı intibaını veren bu cümleler, gerçekten, kamçı gibi yakıyorlar.
       Madam Bovary, kısacası, okuyucu, ister psikolojik sezgi gücünden, realist teferruatı tam bir şekilde ele aldığı için, istihzayı mükemmel bir tarzda gösterdiği için veya üslubunu tam bir kontrol altında bulundurduğu için okusun, realizm hareketinin klasik bir romanıdır. Bazı tenkitçiler, hiç de haksız olmayarak, onun kendi asrının en mükemmel romanlarından biri olduğunu söylerler.

Gustave Flaubert’in Yaşam Öyküsündeki Bilinmeyenler:
       Gustave Flaubert’in hayatında pek az sayıda dramatik maceralar görüldü. Bilhassa sarıldığı yegane zevki sanatı ve bunu da kendisini tamamen adayarak yürüttü. Rouen’de, orta sınıf bir aileden 1821’de doğdu. Babası, Madam Bovary’de Dr. Lariveire’nin örnek aldığı tanınmış bir doktordu. Gustave, çocukluğunu ailesinin yaşadığı hastanenin bahçelerinde geçirdi. Emma’nın öldüğünü anlatan manzarayı yazarken, çocukluğunda, hastanenin pencerelerinden otopsilerin yapıldığı yerde gördüklerini hatırladı.
       Flaubert, on sekiz yaşında iken, hukuk tahsili için Paris’e gönderildi; fakat hukuku anlaşılmayacak bir konu olarak bulduğundan vazgeçti. 1844’te, ailesiyle birlikte, Rouen civarında Croisset denen bir aile malikanesine yerleşti. Burada, günlerini, katı bir rutinlik ve hemen hemen manastırımsı bir yalnızlık içinde geçirdi, artık efsaneleşen yazı tarzını geliştir. Bir cümlenin, kendi istediği tarzda ahenkli olması yolundaki çalışmaları bazan ona ıstırap veriyordu; zaman zaman, bir tek sayfayı günlerce, defalarca yazdığı oluyordu. Özelliği nörotik veya nörolojik olan kronik bir hastalık, onu daha da fazla yalnızlığa itiyordu. Nadiren Paris’e gidiyordu ve edebiyatçı arkadaşlarının kendisini ara sıra ziyaret etmeleri dışında, tamamen yalnız bir hayat sürdü. Bu arada, iki defa Fransa dışına çıktı: 1849-1851’de bir arkadaşı ile birlikte Mısır, Suriye, Türkiye ve Yunanistan’ı gezdi. Yine 1858’de, bu eseri için malzeme toplamak üzere eski Kartaca şehrinin bulunduğu Tunus’a gitti.
       Flaubert hiç evlenmedi. Gençliğinde, Hissi Eğitim (L’Education Sentimantale) adlı kitabında Mme. Amoux olarak görünen Mme. Schlesinger adında birine platonik bir aşkla bağlandı. Sonraları, Louise Cilet adında üçüncü sınıf bir şair olan kadınla metres hayatı yaşadı. Maamafih, bu ilişki, onun yazılarını aksattığından, çok defa mektupla haberleştiler. Fakat Louise bundan memnun değildi. Kendisini Flaubert’e öylesine vermişti ki, Flaubert’in peşinde gittiği bir sırada, bir gün, bir garın bekleme salonundan bekçiler tarafından zorla dışarı çıkarıldı. Nihayet, Madam Bovary’i yazdığı sırada, kadını birden bire terk etti. Madam Bovary büyük güçlükler arasında yayınlandı. İlkin, sansürcülerin, radikal görüşleri savunduğundan şüphelendikleri Revue de Paris dergisinde tefrika edildi. Hükümet, bilhassa bu romandan ötürü dergiyi kapatmak istiyordu. Romanın tezi –zina– hükümetin, bu dergiyi kapatması için yeterli idi ve herhangi bir zorlukla karşılaşmak istemeyen yayıncılar da bazı bölümleri atmak istediler. Flaubert, buna razı olmadı ve hükümet de, kamunun ahlak ve dinine hakaret ettiği gerekçesiyle dergi aleyhine dava açtı. Muhakeme –ki beraatle neticelendi– ülke çapında bir hadise yarattı. Roman, bir gün içinde meşhur oldu.
       Flaubert’in daha sonraki yılları acı içinde geçti. Fransa-Prusya Harbi sırasında, Croissein, birkaç ay Alman askerleri tarafından işgal edildi, arkadaşları ölüyor veya kendilerini cemiyete küskün ve yabancı hissediyorlardı; ailesinin mali durumu kötüleşti ve sıhhati de gittikçe bozuluyordu. Hastalık ve melankoliye rağmen, çalışmalarını sürdürdü ve 1880’de felç geçirdi ve öldü.
       Flaubert, mizacı itibariyle bir romantik idi; kendisini, bir realist olmaya zorladı. Kendi romantik neslinin melankolik mizacını, istihza zevkini, burjuvaziyi sevmelerini ve Mısır ve Kartaca gibi egzotik ülkelere duydukları sevgiyi paylaştı.. Öte yandan, kendi mahalli romantikliğini, şuurlu bir objektivite ile yazılarına, kendi şahsiyetini katmamak iç in gösterdiği dikkatle ve alelade hayatı titiz bir realizmle kaydetmesi ile disiplin altına aldı. Romantizm ve realizm arasındaki bu gerginlik, romanlarının tezlerindeki değişikliklerde kendini gösterir. İlk basılan belli başlı eseri Madam Bovary (1857), şuurluca anti-romantikti. Ardından, 1864’te, Salammbo geldi: Eski Kartaca’nın ve onun kanlı medeniyetinin bir manzarası, 1873’de, modern Paris’te geçen ve genellikle Flaubert’in talebelik hayatındaki hatıralarına dayanan Hissi Eğitim geldi. Bir eserinde, Hıristiyanlık çağının ilk yıllarındaki azizlerin ıstırap ve coşkunluklarını (1847) anlatır. Üç Hikâye (1877), her iki mizacı ele aldı: Kitapta, Flaubert’in süslü doğuculuğunu tatmin eden Herodias’ın hikâyesi ile hayatı dar ve manasız bulan ve çaresizlik içindeki hislerini, ancak doldurulmuş bir papağana gösteren Normandiyalı basit bir hizmetçi kadınının hikâyesi de vardır. Bu küçük hikâye, disiplinli üslup ve yapının bir modelidir. Hikâyede, kuru ve objektifliğe rağmen, Flaubert’in daha önceki eserlerinde görülmeyen bir şekilde, hikâyenin kahramanına beslenen şefkat ve anlayış görülür. Flaubert, komedi de yazdı: Namzet (La Candidat, 1874). Fakat bu komedi tutulmadı ve beşeri cemiyeti hicveden geniş kapsamlı bir romanı, Bouvard et Pecuchet (1881), müellifi öldükten sonra yayınlandı. Mamafih, Madam Bovary, Flaubert’in şaheseridir ve belki de realist roman tarzının en belirgin bir örneğidir.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz