Melek Şükuru’nun Ziyaretçisi (Gergedan Masalları-1)

M

       “Gergedan dedik ya; size bir gergedan masalı anlatayım: Aslında bu masal, okuduğunuz kitaptaki diğer gergedan masallarının bir finali niteliğinde. Efendim… Bir varmış bir yokmuş… Hayatta herhangi bir çaba göstermeden başkalarının üzerinden geçinmeyi kendisine yaşam tarzı olarak seçen bazı insanlar varmış. Tıpkı sülükler, keneler gibi kan emiciymişler. Bu insanlar, Tanrı buyruğu gereği, dünya değiştirdiklerinde öteki âleme de sülük ya da kene olarak gelirlermiş. Tıpkı birilerinin gergedan olarak geldiği gibi!..”

       Üzerinde “Melek Şükuru” diye yazan odanın kapısını iki hafif boy­nuz darbesi ile tıklatıp içeriye girdiğinde, peşinden ıslak bir bulut kü­mesini de beraberinde getirdiğinin farkında bile değilmiş. Önce, bulun­duğu yere uyum sağlamakta zorlandığını gösterircesine etrafına çekin­genlikle, hatta hayret ve korku ile bakmış. Sonra, ufak birkaç adım da­ha atarak masaya doğru yaklaşmış…
       Gözlerinde, birbiri peşi sıra yanaklarından süzülmek üzere sıraya gir­miş damlalar giderek belirginleşiyormuş. Evet, gözleri onu ele veriyor­muş! Bu gözlerde; izinin sürüldüğünü bilen, ama bundan emin olmak pek de içinden gelmeyen, yine de boş yere sert ve kaba olmak istemeyen yaşlı bir gergedanın hayret ve şaşkınlık dolu bir korku ifadesi varmış.
       Uzun bir mesafe kat ederek ve hiçbir ölümlünün bugüne kadar göremediği yerlerden geçerek gelmişmiş. Rahatlaması ve biraz soluk­lanması için, kendisine zaman tanınması gerektiğini düşünüyormuş. Bu yüzden kısa bir süre için de olsa, ilk gördüğü yere kendiliğinden oturuvermiş ve çok geçmeden de, doğal halini alıvermiş.
       Otururken az biraz zorluk çekmiş olmasına karşın, yine de pek ih­tiyar değilmiş. Dünya yılına göre, elli-elli beş yaşlarında görünüyormuş. Bu yaşlar, bir yılın bin yıla eşit tutulduğu ruhlar âlemindeki stan­dartlara göre hiç de önemli bir yaş sayılmazmış.
       Masanın gerisinde oturan melek;
       “Hoş geldin! Ben, Melek Şükuru… Sana nasıl yardım edebilirim?” diye sormuş.
       Sonra, ne cevap vereceğini merakla beklemiş. Onun ağzından çı­kacak ilk sözcükler gerçekten çok, ama çok önemliymiş. Doğrusunu söylemek gerekirse, yaşamının her aşamasında kendisine yön veren davranışlarının tükenip tükenmediğini öğrenmesi, bir bakıma bu ilk sözcüklerin vereceği ipuçlarına bağlıymış.
       Geniş iskeletinin üzerine kaplayan buruşuk derisine mümkün ol­duğu kadar çekidüzen vererek yerinde şöyle bir doğrulmuş ve koca ka­fasını hafifçe yana doğru eğerek;
       “Dünya gergedanlarının sorumlu meleği olarak sizden başka kim­den yardım talep edebilirim ki?” diye cevap vermiş.
       Bu, Melek Şükuru’nun beklediği bir cevap değilmiş. Onun, kala­balıkta annesini kaybetmiş küçük bir çocuğun korku dolu çığlıklar at­ması gibi tepki göstereceğini ve bu tepkinin şiddetine göre de, gürül­tülü ve dengesiz bir ifadeyle konuşacağını sanmışmış, ama yanılmış.
       Oysaki o, söylemeden önce her sözcüğü tartması gerekiyormuş gibi tatlı bir sakinlik ve yumuşaklıkla konuşuyormuş. Cümleleri; doğru kurulmuş, sözcükleri özenle seçilmiş, eksiği ve çelişkisi olmayan cümlelermiş. İyi bir eğitimden geçtiğini ve kendisini mükemmel bir şekilde yetiştirdiğini söylemek mümkünmüş.
       Konuşmasına hâkim olan mizahi üslûp, onun şakacı, ama asla laubali biri olmadığını, aksine bu tarz konuşma ile gerçeklere daha ça­buk varabileceğinin deneyimini geçirmiş olduğunu ortaya koyuyormuş. Bu yüzden de, artık soğumaya başlaması gereken kalbi, hâlâ sıcaklı­ğını koruyormuş. Ara sıra kullanmış olduğu sözcükler her ne kadar mo­dası geçmiş ve eskimiş olsa da meramını anlatmaya yetecek anlam­ları içerdiğini bilmesi onu rahatlatıyormuş.
       Sözlerine devamla;
       “Buraya isteyerek geldim,” demiş. “Siz, bütün Şükuru’ların(**) meleğisiniz… Gergedanlar dünyasının ya da daha doğru bir deyişle, dünyadaki bütün gergedanların hal ve hareketlerinin takipçisisiniz.”
       Söylediklerinin hepsi doğruymuş, ama Melek Şükuru yine de bu sözcüklerin gerisinde saklanmış bulunan gerçekleri her seferinde gün­deme getirmekten o kadar da memnun değilmiş. İnsanların “Güzin Abla”sı gibi nitelendirilerek dert dinlemek pek işine gelmiyormuş. Çünkü doğru yolu ve gerçekleri göstermek konusunda onun kadar cömert davranamıyor ve birçok sırrı da, işte bu yüzden içinde saklamak zo­runda kalıyormuş. O, ruhlar âleminin, seçkin, güvenilir ve saygın bir meleğiymiş…
       Zaten, öteki dünyanın gerçeklerini öyle herkesin bilmesi de gerekmiyormuş. İlkelerin dışına çıkmak, ilahi nizamın denge terazilerinin bo­zulmasına ve birtakım sırların ortalığa dökülmesine neden olabilirmiş. Ne olursa olsun, sırlar sır olarak kalmalı ve fazla kurcalanmamalıymış!
       Oysaki şu anda karşısında duran, heyecan ve merakla yeni gel­diği bu âlem hakkında bilgi edinmek ve neler olduğunu anlamaya ça­lışmak isteyen yaşlı gergedana, her şeyi göze alarak;
       “Bak kardeşim! Ruhlar dünyasının kapısı kilitli değildir… Her zaman açıktır. İsteyen her fani yaratık, kendi özgür iradesini kullanarak bu kapıdan geçip gelebilir. Bazen, kendi istemese dahi, onu bu dün­yaya göndermek için çaba gösterenler bulunabilir. Ancak bunlar, tutu­lan istatistiklere göre sayıları artsa da, diğerlerine göre yine de azdır. Sen buraya kendi isteğinle geldin; ama neden gergedan görünümün­de geldiğini öğrenmek istiyor ve bunu çok merak ediyorsun, öyle değil mi?” diye sormak ve onu rahatlatmak istiyormuş.
       Gerçi, yapacağı açıklamaların onu rahatlatıp rahatlatamayacağını bilemiyormuş, ama bazı soruların yanıtlarını bulmasında ona yardımcı olacağı kesinmiş…
       Yaşlı gergedan, kısa süren bir sessizlikten sonra;
       “Sayın Melek Şükuru… Lütfen bana yardımcı olun,” diyerek ye­niden söze başlamış. “Bir açmazın içerisine düşmüş gibiyim. Şimdiki görüntüm bana ürküntü veriyor, içimden bir ses, sanki eskiden gerge­dan olarak değil de, normal bir insan olarak yaşadığımı söylüyor. Eğer bu hislerim doğruysa ve ben dünyada insan olarak yaşamışsam, peki neden şimdi bu haldeyim?”
       Bu soruları sorarken sesinin titrediğini hissetmek ve hâlâ sallanmak­ta olan gözyaşlarının sıra ile aşağıya doğru süzüldüğünü görmek müm­kün olabiliyormuş. Evet… Koca gergedan, karşısında sessizce ağlıyormuş.
       Melek Şükuru, zaten kararını çoktan vermişmiş. Bir istisna yapa­cak ve ona bazı gerçekleri dolaylı bir yolla da olsa anlatmaya çalışacakmış.
       Yanı başındaki odada, baykuşların meleği oturduğu için, ne olur ne olmaz, duyulmasın diye, sesini mümkün olduğu kadar kısarak;
       “Masaya biraz daha yaklaş ve beni iyi dinle,” demiş. “Milyonlarca yıl önce, yeryüzünün ıssızlığını şenlendirmesi için yarattığı insana şekil veren ve onu kendi görüntüsünden yansıttığı birtakım özelliklerle donanmış kılan yaratanımız, aradan onca zaman geçmesine rağmen, insanların giderek bozulduğunu, hatta var olan diğer yaratıklardan daha zararlı işler yap-tığını görünce kızdı ve bir gün hepimizi toplayarak, ‘Bu insanlardan artık ümidimi kestim. Tıpkı hayvan yaratıklarım gibi güdü­sel tepki gösteriyorlar. Onları, yaşam tarzlarına göre sınıflandırın ve bu güdülere uyumlu hale getirin. Bir de böyle deneyelim bakalım!’ dedi. Güzel bir karardı ve biz meleklerin de işine geldi…”
       Sözün burasında, yaşlı gergedan huzursuz bir şekilde homur­danarak;
       “Nasıl yani?” diye sormuş.
       “Anlaşılması pek o kadar kolay olmayacak, ama yine de kısaca açıklamaya çalışayım. Örneğin; hayatta herhangi bir çaba gösterme­den başkalarının üzerinden geçinmeyi kendisine yaşam tarzı olarak seçen bazı insanlar vardır, değil mi? Kan emicidirler… Tıpkı sülükler veya keneler gibi… İşte bu insanlar dünya değiştirdiklerinde, bu âleme de sülük ya da kene olarak gelirler. Tıpkı senin gergedan olarak gel­diğin gibi, anladın mı?”
       “Kusura bakmayın, hiçbir şey anlamadım,” diye yanıtlamış yaşlı gergedan. “Yani ben, gergedanlara has bir yaşam biçimine, dediğiniz tarzda yakıştırabileceğim hiçbir özellik göremiyorum. Öteki bütün yara­tıklara, örneğin; çakallara, sırtlanlara, akbabalara, yılanlara, dayısı olan ayılara ve hatta bokböceklerine bile birer kulp takabilir, yakıştırma ya­pabilirim, ama gergedanlara asla!”
       Melek Şükuru;
       “Hemen karar verme… İstersen biraz daha düşün,” demiş gülüm­seyerek. “Gerçi, daha yeni dünya değiştirdiğin için hafıza disketinde bazı karışıklıklar ve kaymalar olabilir, ama kendini zorlarsan belki bir şeyler hatırlayabilirsin.”
       Gergedan;
       “Bu mümkün,” diye yanıtlamış. “Silik de olsa, geçmişte ne gibi işlerle uğraştığımı biraz hatırlıyor gibiyim. Hatta bunlardan bir kısmı, üzerimde oldukça kalıcı bir etki yapmış olabilir. Neler olduğunu bir hatırlayabilsem!”
       Yaşlı gergedanın yavaş yavaş hafızası yerine gelmeye başlamış gibiymiş. Çok geçmeyecek, dünyada nasıl bir yaşam biçimini tercih ettiğini kendiliğinden hatırlayacak ve içinde bulunduğu âleme neden bir gergedan olarak geldiğinin sırrını çözecekmiş. Pek tabii, Melek Şü­kuru da ona elinden geldiğince yardımcı olacakmış…
       Onun, hoş ve heyecanlı öykülerini kendi ağzından dinlemenin il­ginç olacağından eminmiş. Ancak, her şey doğal akışı içerisinde ce­reyan etmesi gerektiğinden, hafıza disketi ile oynamayı ve onu yeni­den başa almayı şimdilik düşünmüyormuş. Ne anlatırsa onunla idare edecekmiş.
       Aslında bir sürü yetkilerle donatılmış yetenekli bir melek olmasına rağmen, disketlerle oynamayı pek beceremiyor, bu gibi konularda, sürekli teknik servisten yardım alıyormuş!
       Yaşlı gergedan, gerek uzun yol yorgunluğundan, gerekse hafıza­sını fazla zorlamadan olacak, oturduğu yerde uyuyakalmışmış. Gü­lümser gibi görünse de, zaman zaman yüzünün acı ile gerildiğini gör­mek ya da yüreğinin bir yerinde vefasızlığın izlerini taşıdığını anlamak için, melek olmaya hiç gerek yokmuş! Onun çektiği sıkıntıları, ölümlü dünyada, insan olan herhangi bir insanın bile görmesi, anlaması mümkünmüş!

(*)  Gergedan Masalları, bizim meslekte çalışanlar için hazırlanmış çok özel masallardır.
(**) Şükuru; Güney Afrika’da yaşayan Buşiman yerlilerinin dilinde gergedana verilen addır.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz