Yumuşak Bir Yolculuk!..

       “Ömrünüzde hiç bugi bugi’ye bindiniz mi? Peki, hiç tanka bindiniz mi? Ben bindim ve herkese tavsiye ediyorum. Bir kere, böbrek taşı için birebir geldiğini söyleyebilirim; on beş dakikada tamam… Taş maş kalmıyor, insan alttan üstten ne varsa hepsini boşaltıyor!..”

       İnsanoğlu, dünyaya gözlerini açması ve iki ayağının üzerine dikil­mesiyle birlikte, sanki onlar kendisi için yeterli olmayacakmış gibi, da­ha başka taşıt araçlarına yönelmeye başlar.
       Önce üç tekerlekle başlayan bu yöneliş, daha sonra iki tekerleğe düşer, ama çok geçmeden de dört tekerleğe çıkar. Dört tekerlekten son­rası ise, uzmanlık gerektirdiği için, çoğunluğumuzu ilgilendirmez.
       İyi, güzel de, bütün bunları neden anlatıyorsun, diye sorabilirsiniz.
       O kadar aceleci olmayın canım! Hazır sizi yakalamışken, fazladan bir-iki söz etmenin ne sakıncası olabilir, değil mi?
       Bugüne kadar, yukarıda saydığım ve bizzat kullandığım tüm te­kerlekli taşıtlardan iyice sıkıldığımı anladığım bir gün, “tank”a bindim de… Size onun öyküsünü aktarmak istiyorum. Hem bundan kıssadan hisse çıkaracağınızdan da adım gibi eminim.
       Şimdi işe fesatlık karıştırıp; ‘Tank senin neyine, hadi oradan,” demeyin. Ya da “Zırhlı personel taşıyıcısına binmişsindir, bize tank diye yutturmak istiyorsun,” diyebilirsiniz.
       Biraz insaflı olun! Koskoca bir adamın, bindiği aracın cinsini unut­ması, onun erken bunadığını göstermez mi? Size, tam teşekküllü dev­let hastanesinden aldığım raporumu gösterebilirim!
       Ben, tanka bindim, tanka! Hani şu, önünde “Pinokyo’nun burnu” gi­bi uzun şeyi olana, işte ona bindim.
       Neden mi bindim? Hayda, şimdi sırası mı böyle hassas sorular sormanın?
       Size örneğin;
       “Babam eskiden beni, 30 Ağustos törenlerine götürürdü. Çocuk­luk işte! Yine bu törenlerin birinde, önümüzden sırayla geçmekte olan dizi dizi tanklardan birine doğru beni uzatarak, ‘Oğlum, şuna da birkaç tur attırıverin,’ diye teklif etmesi ve bu teklifin de kabul görmesi üzeri­ne bindim…” desem, yutturamam değil mi?
       Peki, “Bir gün akşam eve dönerken, otobüsü kaçırmıştım. Bu yüz­den otostop çekmek zorunda kaldım. Köşe başında karşıma çıkan tan­kın sürücüsü, iyi biri çıktı da beni aldı…” desem, yemezsiniz değil mi?
       Öyleyse, siz de zorlamayın be kardeşim! Bindiysem bindim, ida­re ediverin işte!
       Ancak bu binişin pek kolay olmadığını da peşin peşin itiraf etmek zorundayım. Nasıl mı? Bakın anlatayım;
       Bineceğim tankın yanına gitmek üzere yola çıktığımda, sürücüsü­nün tankın yanında beni beklediğini fark ettim. Adam, –kim olduğunu bilmediğim için öyle dedim– pek tanınacak bir halde değildi. Tıpkı tankı gibi, her tarafı çamurlarla kaplıydı. Yüzü gözü yağ ve is içindeydi. Bel­ki de kendisini böyle kamufle etmek istemişti, ama ben yine de pek ihtimal veremedim.
       Ben, çamurlu, berbat ve bozuk yollardan geçmeye çalışırken, o sırıtarak bana bakıyordu. Yanına vardığımda, benden önce yukarıya çıkarak üst kapağı açtı ve içeri girmem için işaret etti.
       “Ayakta durursanız ve sağlam tutunursanız, daha rahat edersi­niz” dedi.
       Sonra elinde tuttuğu minder gibi kalın lastik bir şeyi bana uzatıp;
       “Şunu da alın, lâzım olur,” diyerek tavsiyede bulundu.
       Ben, oldum olası ve de tabiatım gereği çok meraklı biri olduğum için;
       “Bunu nereme yerleştirmem gerekiyor?” diye sordum.
       “Karın bölgenize,” diye sertçe yanıtladı. “Herhalde, en nazik yeri­nizin başka tarafınız olduğunu söylemeyeceksiniz değil mi?”
       “Bu adamla işimiz var,” diye düşündüm. Neyse ki, çok fazla ileri gitmeden yerine oturmuş ve tankı çalıştırma hazırlıklarına başlamıştı. Tankın içinde, birkaç kişi daha olmalıydı, ama ben bulunduğum yer­den onları göremiyordum.
       Kendimi, omuz hizasına kadar yükselen demir bir çerçeve içerisindeymişim gibi hissediyordum. Sadece ayaklarım hareket edebili­yordu. Zaten, duyduğum heyecan nedeniyle vücuduma hükmetmem olanak dışıydı.
       Birdenbire müthiş bir gürültüyle hareket ettik. Tank, ileri doğru öy­le bir hamle yaptı ki, dengemi kaybederek arkamdaki düz bir levhaya çarptım. Toparlanıncaya kadar lastik minderim ya da koruyucu(!) mal­zemem, elimden uçup gitti.
       Gerçi, ayaklarımın arasında, kucağıma gelmek için hâlâ zıplayıp duruyordu, ama onu alabilecek durumda değildim. Çünkü minderin akıbetine uğramamak için, bütün kuvvetimi harcamam gerekiyordu.
       Benden yüz bulamayan zavallı minder, hoplaya zıplaya uzaklaşıp gitti. Arkasından acıyarak bakakaldım!
       Yapacak başkaca bir şeyim olmadığı için, bulunduğum yerde sıkıca tutunarak, bundan sonra başıma gelecekleri düşünmeye başladım. Ha­yatımın en heyecanlı dakikalarını geçireceğimden kuşku duymuyordum.
       Tank, normal bir araç gibi değil de, eski çağlarda yaşamış yaralı bir canavar gibi hareket ediyordu. Durup dururken burnunun üzerine dikiliyor, sonra ikinci bir hamleyle kıç üstüne oturuyor; zaman zaman, bir sarhoş gibi yalpa vuruyor, arada bir de hareketli bir kırkayak gibi hızla koşuyordu.
       Bazen birkaç metre birden havaya fırlayıp bir an için boşlukta ası­lı kalıyor, daha sonra acemi bir tramplencinin suya karın üstü atla­ması gibi, korkunç bir darbeyle yere düşüyordu.
       Onlarca ton gelen bu çelik yapı, durmaksızın hopluyor, kayıyor, hiç gereği yokken(!) kendi ekseni etrafında dönüyor, yine de bu şart­larda, en az otuz-kırk kilometre hız yapıyordu.
       Bir ara adama durması için bağırmayı düşündüm, fakat gürültü o derece kuvvetliydi ki, beni duyması olanaksız olduğundan vazgeçtim.
       Tankın yeniden zevkli atlayışlar yapmaya başladığı bir sırada, ayağımın bir yere sıkıştığını fark ettim. Onu, sıkıştığı yerden çıkarta­bilmek için, çılgın bir uğraşa giriştim. Sonunda ayağımı kurtardım. Çok korkmuştum… Ters bir hareketle kırılabilir, ben de eve tek ayakla dön­mek zorunda kalabilirdim.
       Ne kadar sağlam durmaya çalışsam da, bir serbest güreş müsa­bakasından çıkmış gibiydim. Sağa sola vurmaktan kalçalarım morar­mış, sıkı sıkı tutunmaktan da adalelerim kasılmıştı. Ağrımayan yerim neredeyse yoktu. Üstelik alt üst olan midemin bulantısı da giderek be­ni zorlamaya başlamıştı…
       Hani derler ya, insanın böyle anlarda gözünün önünden bütün yaşamı bir bir geçermiş diye… Sakın inanmayın, bence çok yanlış! Örneğin, benim o anda, bırakın nostaljik sahneleri, kendi canımı düşünmekten başka yaptığım bir şey yoktu ki…
       Sonunda yolculuğum bitti ve ben kendimi dışarıya zor attım. Dı­şarı çıkmama yardımcı olan o adam(!), bir taksi şoförünün soğukkanlı­lığı ile ön cebinden çıkardığı bir sigarayı yakarken hem gülüyor, hem de;
       “Böyle yolculuklara pek alışık olmadığınızı düşündüğüm için yu­muşak ve dikkatli kullandım, rahatsız olmadınız umarım?” diye soru­yordu.
       Şimdi siz söyleyin bakalım. Benim yerimde olsanız, bu soruya ne yanıt verirdiniz?
       Evet! Ben de aynen öyle yaptım ve hiçbir şey söylemeden, yal­pa vura vura yürüdüm gittim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir